ulusal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulusal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2022 Pazartesi

Cumhuriyetçi ulusal ittifak neden yok?

 ANKARA   KALESİ -  316



         Prof. Dr. A N I L   ÇEÇEN

       Türkiye  Cumhuriyeti geleceğe dönük arayışlar sürecinde yeni bir aşamaya geçerken ,partiler arası siyaset yarışında bu kez ittifaklar arası yarışların gündeme geldiği bir dönemden geçilmektedir . 

Normal demokrasilerde her görüşte siyasal partiler kurulmakta ve bunlar siyasal iktidara gelebilmek amacıyla ,her yolu deneyerek ülkelerinde iktidar sahibi kurumlar haline gelmeye çaba göstermektedirler .

 Normal demokrasilerde doğal karşılanmakta olan bu durumda , demokrasi  ötesi rejimler ve siyasal yapılanmalar ortaya çıkabilmekte  ve partilerin ülkeyi yönetemez bir duruma gelebildikleri görülebilmektedir .

 İktidarların genel seçimler aracılığı ile belirlendiği demokratik rejimlerden hızla uzaklaşmakta olan Türkiye’de , neredeyse otokrasi olarak adlandırılabilen  anti demokratik yapılanmalar gündeme gelebilmektedir . 

Bir siyasal parti bu ülkeyi çeyrek yüzyıla yakın bir zaman dilimi içinde yönettikten sonra hala seçim kazanarak iktidarda kalıyorsa, yani seçimler aracılığı ile geldiği gibi aynı yoldan gidemiyorsa ,o ülkedeki rejimin normal bir demokrasi gibi  olarak adlandırılması son derece güç bir durumdur .

Normal bir demokraside siyasal partiler seçimlerle iktidara geldikleri gibi gene normal  iktidar sürelerini tamamlayarak gitmeleri gerekirken , çeyrek yüzyıla doğru uzanan  uzun bir zaman dilimi içinde  gidemedikleri durumlar da, her  siyasal rejim de otokrasilerden diktatörlüklere doğru bir geçiş olgusu yaşanabilmektedir . 

Günümüzde Türkiye önümüzdeki genel seçimleri de kazanabilecek bir iktidar partisinin çeyrek yüzyılını iktidar döneminde tamamladığı bir ülke olarak siyasal tarihe geçmektedir . 

Çeyrek asırlık bir iktidarın her geçen yıl daha da güçlendiği bir süreç içinde muhalefet partilerinin yeterince muhalefet yapamaması ve bu yüzden de iktidara gelememesi gibi garip bir durum öne çıkabilmektedir . 

Yetersizlik çizgisini bir türlü aşamayan muhalefet siyasal çıkmazlarda bocalarken , siyasal iktidara gelen parti iç konjonktürel  durumların geride kaldığı  yeni bir aşamada ,bütünüyle dış konjonktürün akıntısına kapılarak iç konjonktüre karşı kendi  iktidar tekelini koruyabilmektedir . 

Bu durumda iktidarların seçimle değişemediği rejimler zamanla antidemokratik rejimlere ve diktatörlüklere dönüşebilmektedir . 

ABD’nin Türkiye’de kurdurduğu yüksek eğitim kurumlarından Bilkent Üniversitesinde geçen haftalar içinde yapılan bir siyasal toplantıda , bugünkü siyasal yelpazenin içinde yer alan altı parti bir araya gelerek , Bilkent Protokolu olarak adlandırılan siyasal anlaşma metnini , Türk kamuoyuna açıklamışlardır . 

Türkiye yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini tamamlarken ,içine sürüklenmiş olduğu  iktidar ve muhalefet arasındaki tahtaravalli oyununun bozulması yüzünden , antidemokratik bir otokrasiye dönüşme  tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır . 

Yeni seçimlerin gene bugünkü iktidar tarafından kazanılması gibi bir durumun ortaya çıkması olumsuz bir sahne  yaratırsa , çağdaş demokrasilerin vazgeçilmez kuralları içerisinde yer alan  denge ve kontrol mekanizmalarının bütünüyle bozulması ve tek adam yönetiminin ülkenin her alanında tek söz sahibi olması gibi bir diktatörlük oluşumuna giden yeni bir siyasal yöneliş ile, kaçınılmaz bir biçimde Türk devletinin karşı karşıya kalabileceği  olumsuz durumlar şimdiden görülebilmektedir .

 İktidar değişikliği olmadığı için normal demokrasilerde olması gereken denetim ve hesap verme gibi işlemlerin yapılamadığı  bir çıkmaz ile Türk siyasal rejimi uğraşmak zorunda kalmaktadır . 

Dünyanın çeşitli bölgelerinde ve dönemlerinde görülen bu gibi siyasal çıkmazların ,ne gibi vahim durumlara yol açtığı ve sonunda tek adam diktatörlüğüne giden yolu öne çıkardığı bir çok örnekle kanıtlanmış bir durumdur . 

Yeni bir yüzyılın başladığı dönemin ilk yılında işbaşına gelen siyasal iktidarın aradan geçen çeyrek asır içinde tüm seçimleri kazanarak iktidarda kalmaya devam etmesi yüzünden ve Türkiye’de demokrasinin normal kuralları işlerliğini yitirdiğinden ,muhalefetin denetim ve kontrol işlevlerinin  yerine getirilmesi sürekli olarak engellenmiştir .

Demokrasilerin olmazsa olmaz kurallarından olan muhalefet görevinin yapılamaz bir duruma gelmesiyle ,Türkiye demokrasi klasmanında en alt kademelere düşmüştür . 

Avrupa tipi bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyetinin, bu kıtanın yanı başındaki komşusu konumunda demokrasiden uzaklaşır bir konuma gelmesi normal olmayan bir gelişme olarak gündeme gelmiştir . 

Yeni yüzyılın başlarında Türkiye umut dolu yönelişlerle geleceğe doğru adımlar atarken, çağdaş uygarlık düzeninin onurlu bir üyesi olabilme doğrultusunda yeni  girişimlere ve projelere doğru hazırlanırken ,üst üste ve peş peşe sürekli olarak aynı partinin iktidarını ortaya çıkaran genel seçim sonuçları ile mücadele etmek ve zaman zaman da boğuşmak zorunda kalmıştır . 

İktidar partisi sürekli seçim kazanarak yoluna devam ederken, birinci ve ikinci on yıl birbirini izleyerek geçmiş ve bugün üçüncü on yılın ortalarına  doğru gelinmiştir . 

Yeni aşamada Türkiye’deki siyasal rejimin  demokrasiden otokrasiye doğru yönelmesinin önlenmesi ve  batı tipi demokrasilerde görülen bütün hak ve özgürlüklerin eşit koşullarda gerçekleştirilebilmesi için ,serbest genel seçimler yolu ile  iktidarların yer değiştirmesine dikkat edilmesi zorunluluk kazanmaktadır . 

Seçimle gelen iktidar bir ya da iki dönem sonra muhalefete geçerken , muhalefet partileri de ,eski iktidar partisi gibi genel seçimleri kazanarak iktidara gelebilmesi gerekmektedir . 

Ancak o zaman demokrasi tahtaravallisi çalışabilmekte ,bir parti iktidara gelirken iktidardaki parti muhalefete düşerek yasama organında denetim ve kontrol işlevini  yerine getirebilmektedir . 

Türkiye’de son dönemde bozulmuş olan bu denge ve kontrol amaçlı mekanizmaların eskisi gibi sırayla çalışabilmesi için her rejimde olduğu gibi Türkiye’de de siyasal reform çalışmalarının yapılması gerekmektedir . 

 Gerçek demokratik yönetim için iktidar ve muhalefet arasındaki hassas ilişkilerin dengeli bir biçimde sürdürülmesi  gerekmektedir. 

Ayrıca birlikte seçimler aracılığı ile iktidara geliş ve gidişlerin normal bir biçimde sistemin koşullarına uygun gelecek bir biçimde ayarlamalarının yapılması gerekmektedir .

 Çeyrek yüzyıla  yakın bir süre iktidarda kalan hegemonik siyasal partinin normal koşullarda demokrasi sınırları içinde bir denge içine  alınabilmesinin mümkün olması gerekmektedir . Bu doğrultuda siyasal rejimin aksayan yanlarının giderilmesi ve diğer batı demokrasilerine benzer bir kontrol ve denetim mekanizmalarının devreye sokulmalarının asgari koşullarda sağlanmaları gerekmektedir . 

Uzun süreli iktidar ile güçlenen iktidar partisinin sınırlanması ve iktidara gelemeyen muhalefet partilerinin güçlendirilerek iktidara hazırlanmalarının düşünüldüğü bugünkü aşamada ,altı siyasal partinin bir araya gelerek  “Güçlendirilmiş Parlamenter sistem “ başlığı altında demokrasiyi konsalide edecek bir takviye çalışmasının tamamlanmasının gerekli olması nedeniyle , yeni çalışmaların bu yöne doğru çevrildiği bir aşamada ,artık daha güçlü bir demokrasiden söz ederek  hareket edilmesine gerek vardır . 

Demokrasilerin ve siyasal rejimlerin her türlü olumsuz koşula rağmen sürdürülebilmesi için , demokrasilerin  konsalidasyonuna şiddetle gereksinme bulunmaktadır .

Yeni düzenlemeler ile konsolide edilmiş olan parlamenter demokrasilerin geleceğe doğru yönlendirilmeleri süre açısından  zorunlu olabilmektedir . 

Olağanüstü durumlar hariç, normal olarak her ülkenin özel koşulları doğrultusunda kendine özgü siyasal rejimlere sahip oldukları kabül edilmektedir .  

Normal durumda demokrasiler ya da otokrasiler birbirlerinin alternatifleri olarak siyaset sahnesinde boy gösterirken , her ülke sahip olduğu siyasal rejimin birikimlerinden yararlanarak , kendisi için yararlı olacak sistemler üzerinde dururken , olumsuz durum ve koşullara sahip olan devletlerin  yozlaşmış siyasal rejimlerinin ülke gerçekleri doğrultusunda düzeltilebilmesi mümkündür .

 Bir çok ülkede siyasal rejimler normal koşullarda varlıklarını sürdürürken ,diğer  işlevlerini de gerçekleştirebilmektedirler . 

Ne var ki , Türkiye gibi  kritik bir jeopolitik ortamda bulunan ülkelerde  bazan ortaya çıkan olağanüstü durumlar ,demokratik rejimlerin normal koşullarda işlemesini önleyebilir ya da başka koşulları gündeme getirerek eskisinden çok farklı bir rejim ile halk kitlelerinin karşı karşıya gelmesine neden olabilir . 

Türkiye Cumhuriyeti bugün benzeri bir kaotik durumu ,soğuk savaş koşulları ile küreselleşme akımının getirdiği yeni yapılanmaların aynı dönemde varlıklarını sürdürmesi ,ciddi bir siyasal kargaşa ortamı yaratarak ülkede ciddi bir siyasal rejim krizinin gelişmesine yol açmıştır .

Uzun süre  çeşitli tartışmalar ve yapay gündem yaratma çabaları ile halk kitlelerinin gözünden kaçırılan bu kargaşa ortamı artık tartışma gerektirmez bir biçimde kamuoyu önünde  açıklığa kavuşmuştur  . 

Yirminci yüzyıldan kalan bir anayasanın gerçek siyasal koşullara uyum sağlayamadığı biçiminde bir eleştiri dış güçler tarafından da desteklenince ,ülkede yaratılan yeni ortamda  yeni bir anayasaya giden yol açılmıştır . 

Ilımlı İslam adı ile iktidara gelen siyasal partinin çeyrek asıra yakın bir süre içinde Türkiye’yi demokratik rejimden uzaklaştırması üzerine ,normal fonksiyonlarını yerine getiremeyen muhalefet partileri bir araya gelerek böylesine bir kaos ortamından kurtulabilmenin arayışı içine girmişlerdir . 

Daha önceki dönemde yeni bir anayasa çıkartarak bu olumsuz gidişin önüne geçmek isteyen önde gelen büyük partiler , yeni bir anayasayı tam olarak çıkaramadıkları için ülkenin siyasal düzen sorununu çözüme kavuşturamamışlardır . 

Tam olarak bütünüyle yeni bir anayasa ortaya konamadığı için  ,kısmı bir değişiklik ile yetinilmiş ve bu nedenle Türkiye hem eski hem de yeni anayasayı birlikte düzenleyen bir ucube anayasa sistemi ile karşı karşıya gelmiştir .

 Anayasa değişikliği ile yetinilmesi gibi bir yeni durum da hem eski anayasanın hem de yeni anayasa değişikliğinin temel ilkeleri T.C. Anayasası içinde yer alarak  , ortaya bir anayasa çorbası çıkartılmıştır . 

Eski anayasada var olan  parlamenter demokrasi rejiminin üzerine bir de son yıllardaki gelişmeler ile kapıya dayatılmış olan başkanlık sistemi doğrultusundaki  tartışmalar aracılığı ile , sonradan farklı  bir biçimde  isimlendirilen cumhurbaşkanlığı sistemi görünümünde  ve tek adam diktatörlüğüne giden otoriter rejim ile ilgili düzenlemeler  ,sanki bir olağanüstü hal durumu yaratılıyormuş gibi yeni bir anayasa değişikliği olarak kabül edilmiştir . 

Geçen asırdan var olan bir  parlamenter sistemin üzerine tamamen bambaşka yeni bir siyasal sistemin monte edilmesi , Türkiye’deki geleneksel  anayasacılığı bir montaj mesleğine dönüştürerek  ortaya ucube bir  hukuk olgusunun çıkmasına giden yolu açmıştır . 

Bu durumda anayasacılar eski ve yeni sistemlerin ciddi bir kargaşa ortamı yaratması yüzünden , Türkiye’nin anayasasız bir ülke konumuna geldiğini öne sürerek , bu durumda bütün kamu kurumları ile birlikte yargı organlarının da son derece dikkatli hareket etmeleri gerektiğini sürekli bir biçimde vurgulayarak, siyasetin ortaya çıkardığı hukuk dışı ortamın bir an önce sona erdirilmesini talep etmişlerdir . 

Eski ve yeni anayasaların anayasa  metni içinde yarım yamalak yer almaları yüzünden  Türkiye uzun bir süredir anayasasız bir ortama sürüklenmiştir . 

Ülkenin Amerika destekli üniversitelerinden birisinde toplanarak içine düşülen  hukuksuzluk ortamından  kurtulabilme çizgisinde yol ve yöntem aramaya başlayan altı siyasal parti ,yaptıkları toplantılar ve çalışmalar sonucunda  ortaya “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem “ adı altında bir eskiye dönüş raporu koymuşlardır .

Küresel emperyalizmin ve uluslararası Siyonizm’in  Büyük Orta Doğu projeleri yüzünden Türkiye’ye dayatılmış olan ucube hukuk sisteminden yeni bir anayasa değişikliği ile Türkiye kurtulamayınca , bu sefer  doğrudan siyasal sistemi ele alan ve genel anlamda  ülkenin her köşesinde yeni bir yapılanmayı hedefleyen bir sistem “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem “adıyla gündeme getirilerek Türk devletinin bu kaos ortamından bir an önce kurtulabilmesinin çareleri aranmaya başlamış ve altı partinin imzaladığı bir siyasal rapor ile çözümler demeti önerilmiştir . 

Uzman hukukçular tarafından hazırlanmış olan parlamenter sistemi geri getirme raporu Türk kamuoyuna sunulurken ,Türkiye’nin düşünce ve siyasal ortamlarında birbirini izleyen görüş ve öneriler aracılığı ile  ciddi bir hareketlenme meydana getirilmiştir . 

İki anayasanın bir arada varlığının yarattığı olumsuz durum ülkeyi her geçen gün daha fazla gerginliğe götürürken  ve  konunun bu kez sistem açısından ele alınması , Türk siyasetini yeni bir döneme doğru yönlendirirken ,çeyrek asırlık iktidar partisi hemen seçim ya da baskın seçim gibi hızlı  adımlar atarak  muhalefet partilerinin ortak hazırlamış olduğu parlamenter demokrasinin yeniden güçlendirilmesi ile ilgili çıkışın önünü kesebilmenin arayışı içine girmiştir . 

Bütünüyle yepyeni bir sistem getirecek bir anayasa atılımının bu aşamada gerçekleştirilememesinin sonucunda konuya sistem açısından yaklaşılması bir yönü ile olumlu diğer açılardan ise olumsuz durumlar yaratabilecektir .

 Ülkede var olan devlet sorunu yeni bir anayasa ile kesin bir çözüme bağlanmadan konuya sistem açısından yaklaşılması , devlet sorununa kalıcı ve kesin bir çözüm getiremeyeceği için dünyanın merkezi alanında herkes kendi devletini kurmak için mücadele ederken , Türk ulusu Türkiye Cumhuriyeti devletini  kaybedebilecektir .

Türkiye’nin önde gelen muhalefet partilerinin hazırlamış olduğu Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem raporu  incelendiği zaman öne çıkan bazı başlıklar dikkat çekmektedir . 

İktidarda bulunan Ilımlı İslam partisi ile Milliyetçi parti arasında imzalanmış olan Cumhur ittifakı adıyla anılan bir siyasal ortaklığa karşı, ana muhalefet partisinin öncülüğünde merkez sağ ,kapitalist ve İslamcı geleneklere sahip bulunan diğer partilerin bir araya gelerek oluşturdukları parlamenter sistem cephesinde  oluşturulan birlikteliğe Millet İttifakı adı verilerek , Türk Milletinin düşürüldüğü çıkmazdan bir an önce kurtulabilmesi hedeflenirken ,iktidar ve muhalefet ittifakları eskiden olduğu gibi yine karşı karşıya geliyorlar ama tek bir anayasa ya da ortak bir siyasal rejim oluşturulabilmesi için geniş kapsamlı bir ulusal birlik ortamı oluşturulması gibi bir üst düzey politikadan uzak kalarak, gene eskisi gibi çekişme ve tartışma ortamlarını sürdürmeye devam ediyorlardı .

 Laik cumhuriyetin İslamcı iktidarı  kendi doğal yapısına aykırı olan Cumhur adını tercih ederken , Cumhuriyetin kurucu partisi isminin uzantısı olarak bu kavrama sahip , ümmet kökeninden gelen  millet kavramını benimseyerek kendi doğasında var olan laiklik ilkesine aykırı bir tutum içine giriyordu .Üst üste binmiş iki anayasa ile yaratılan kargaşa ortamında siyasal düzen de karışıklığa uğruyor ve sistemde top yekün bir yapılanma gereksinmesi  iyice içinden çıkılamaz durumlara doğru sürüklenirken , temel kavramların da bu karışıklıktan nasibini almasıyla cumhur ve millet kavramlarının kamp değişikliğine uğradığı görülüyordu . 

Siyasetin sağ ve sol çizgilerde kamplaşmasının belirtisi olarak kullanılan cumhur ve millet kavramlarının içine düştüğü bu kamp değiştirme konumu ,ülkedeki karışıklık ortamının ne derece yüksek bir çizgiye ulaştığını ortaya koyuyordu .

Ümmetçiler Cumhur kavramına , Cumhuriyetçiler de Millet kavramına sahip çıkarken siyasetin diğer ana kavramları da farklı  siyasal oluşumlar çizgisinde gündeme getiriliyordu . Yüzden fazla siyasal partinin aktif olduğu bir ülke olan Türkiye’de, diğer temel kavramlar üzerinden yeni ittifakların  gündeme getirilmesiyle  siyasal alandaki kamplaşma oluşumları devam edip gidiyordu . 

Türk siyaset sahnesinin önde gelen temsilcilerinden birisi olan  bölücü parti ,kendisinin dışlandığı bu aşamada dokuz adet sosyalist partiyi bir araya getirerek ,başını çektiği bir  demokrasi platformunu Türkiye’nin bölünmesi doğrultusunda gündeme getireceğini kamuoyuna duyuruyordu . 

Böylece Türkiye’de geçmişten gelen bölücülük akımına sosyalist potansiyelin de destek vermesi ve böylece Meclis’te bölücülerle sosyalistler arasında ulusalcı olmayan bir siyasal ittifakın  gelecekte kalıcı olabileceği yeni bir ittifak devreye sokuluyordu . 

Bir anlamda üçüncü ittifak olarak da görülebilecek bölücülerle sosyalistlerin birlikteliği ,bölücülerin tercih ettiği bir kavram olarak Demokrasi İttifakı olarak adlandırılıyor ve daha sonra da kamuoyuna takdim ediliyordu . 

Fazlasıyla siyasal partinin bulunduğu ve içinde bulunulan dönemde yeni partilerin kurulmasıyla birlikte   Türkiye’deki siyasal sistem bir partiler enflasyonu oluşumu ile karşı karşıya kalıyordu . 

Sadece sosyalist ideolojiyi benimseyen dokuz ayrı partinin kısa zaman içinde kurulması bile , Türk siyasal sisteminin nasıl bir dağılma ve parçalanma çıkmazı içinde olduğunu  ortaya koyuyordu . 

Bölücüler ve sosyalistler Millet ve Cumhur ittifakları doğrultusunda ikili bir kamplaşmayı aşabilmek  üzere ve Demokrasi adıyla  üçüncü bir ittifak oluşturarak bu kamplaşmayı önlemeye çalışmaları gerçek anlamda bir demokratik oluşum olarak devreye giriyordu . 

Ne var ki , laikliğe mesafeli  Ilımlı İslamcı yapılanma ile ümmetçiliğe yakın duran bir cumhuriyetçi yaklaşımın ayrı ayrı ittifaklar ile devreye girmeleri aşamasında ,gerçek anlamda bir laikliğe saygılı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkellerine uygun düşen bir Cumhuriyetçi ve Ulusalcı ittifak ,gelinen son aşamada göze çarpmamıştır .

 Yeni bir anayasa hazırlanırken ve bu doğrultuda Türk siyasal sistemi gözden geçirilirken Laik-cumhuriyetçilik ile  ulus devletçilik dışlanmakta ve böylece  dünyanın tam ortasında yüz yıl Türk ulusuna hizmet etmiş olan çağdaş cumhuriyetçilik ile ulusal devletçilik  devre dışı bırakılarak ,Türkiye Cumhuriyeti gelecekte belirsiz bir kargaşa ortamına doğru sürüklenmeye  terk edilmektedir . 

Devletin ve ülkenin içine sürüklendiği siyasal bunalımdan uzaklaşabilmesi için  devletin kuruluş ayarlarına geri dönülmesi ,ve ulusal bir senteze dayanan  devlet modelinin korunması zorunlu bir duruma gelmiştir .  

Bilkent Protokolu adında olduğu gibi  Amerika’yı  ve Amerikan politikalarını  öncelikle dikkate alan bir yaklaşım içerisinde kaleme alınmış görünmektedir .

Ne var ki , Avrupa ülkeleri ve Avrupa Birliği üst örgütlenmesinin Amerika’nın desteklediği dinci, alt kimlikçi ve İsrail’ci  yaklaşımlara karşı mesafeli  durduğu  bu  aşamada ,Türkiye’nin  son yıllarda iç sorunlardan daha çok dış sorunlara doğru yöneldiği bugünün koşullarında  Türkiye’deki Ilımlı İslamcı iktidarın yola devam etmek üzere , Atlantikçi -Siyonist cephenin dış desteklerine güvenerek dış politika oluşumlarına öncelik verdiği anlaşılmaktadır .

 Bu çerçevede laiklik ilkesine karşı çıkan bir İslamcı yaklaşım öne geçerken  hem halifelik rejimine geri dönüş hem de İslam dünyasının merkezi konumuna doğru sürüklenirken  ,yeniden Ankara’nın yerine İstanbul’un payitaht yapılması ve Arapça’nın  Kuran dili olarak resmi dil haline getirilmesi  tartışma alanına getirilmektedir . 

ABD’nin dünya hegemonyası planı çerçevesinde Türkiye İslam dünyasının merkezine kaydırılırken , Balkanlar’da kapı komşusu olan Hrıstıyan Avrupa Birliğinden koparılarak uzak tutulmaya çalışılmaktadır .

 Eski TBMM başkanı  avukat  laiklik kalksın derken ,aslında Türkiye  İslam dünyasının merkezi olsun diyordu . 

Türkiye’nin kapı komşusu Avrupa laiklik konusunda ısrar ederken , ABD  ;İngiltere  ve İsrail’in etkisi ile  , ayrıca Evanjelistlerin desteği ile küresel  bir yönde hegemonya  düzeni kurmak amacıyla , Türkiye üzerinden tüm İslam ülkelerini ve de bu ülkeler üzerinden de  tüm dünya kıtalarının kontrolünü , 

İstanbul merkezli olarak kendi elinin altında korumak istiyordu .Böylece Türkiye ve içinde bulunduğu merkezi coğrafya küresel hegemonya yarışında öne geçerken , Türkiye Cumhuriyeti de ciddi bir biçimde kararsızlık ortamına doğru sürükleniyordu .

 Avrupa ülkeleri laiklik diye ısrar ederken , ABD ve İsrail ikilisi de din devletlerini desteklemek üzere karşı politikaları sonuna kadar zorluyorlardı .Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin laik kampta kalıp kalmaması , hilafete dönüş senaryosu ile birlikte başlatılacak din devleti döneminin nasıl gelişeceğini açıkça ortaya koyacaktır .

 Merkezi coğrafyada hegemonya projeleri çarpıştığı sürece  çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin din devleti mi yoksa laik bir ulus devlet mi olarak ,yoluna devam edip etmeyeceği sorusuna kesin bir yanıt vermek için daha bir süre olayların gelişimi beklenecektir . 

Türkiye’nin uzatmalı siyasal  iktidarı iç dinamiğe göre devleti yönetemez bir duruma gelirken ve bu nedenle  önce yeni anayasa daha sonra da yeni siyasal sistem arayışları öne çıkarken ,bu konularda çözüm üretebilmek için öncelikle çözüme kavuşturulması gereken bir sorun vardır . 

Türkiye hangi sistem içinde yer alacak sorusuna verilecek yanıtın netleşmesi gerekmektedir . Dünyanın tam merkezinde yer alan Türk devletlerinin alacağı biçim ve yöneleceği hedefler konusunda bir kesinleşme olgusu tamamlanmadıkça ,Türkiye’nin geleceği ile ilgili yeni bir adım atılabilmesi mümkün olamayacak gibi görülmektedir . 

Laik ve dinci dünyalar arasında bir kesin seçim yapılamadan  Türkiye’nin gelecekteki yeri belirlenemeyecekmiş gibi bir durum devlete ve ülkeye karşı  belirsizlik ortamı yaratmaktadır . Hilafet konusunun yeniden gündeme getirilmesiyle başlayabilecek yeni dönemde, yeni anayasa ve siyasal sistem ya din esaslarına göre belirlenecek ya da laik dünyanın  bilimsel esaslarına göre yepyeni  bir sistem siyasal alana getirilecektir . 

Bugünün dünya haritasına bakıldığı zaman Hrıstıyan bir batı bölgesine karşılık , Asya’nın büyük devletlerinin kendilerine göre  Asya dinleri ile yaşamlarını sürdürdükleri  ama Genişletilmiş Kuzey Afrika ,Büyük Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerinin Müslüman ülkelerle dolu bulunduğu ,bu nedenle de dünyanın tam ortasında  Çin’e, Rusya’ya ve Hindistan’a karşı bir güç merkezi olarak bulunan İslam ülkelerinin bir İslam Federasyonu çatısı altında toplanmaları ve İstanbul merkezli bir imparatorluk olarak Arapça’nın resmi dil olarak kullanılacağı yeni bir devlet düzeni arayışı devam etmektedir . 

Bin yıllık Türk devleti mi yoksa , bin iki yüz yıllık İslam devleti  mi açmazının tam ortasında yer alan Türkiye’nin gelecekteki yolunu belirlemek üzere önce bir karar vermesi gerekmektedir . 

Geleceğin anayasası ve siyasal sistemi ancak bu sorunun yanıtının Türk ulusu tarafından kesin olarak verilmesiyle belirlenebilecektir . 

Ulusal bir kurtuluş savaşı verilerek çağdaş bir cumhuriyete kavuşan Türk ulusunun yeniden bir karar vermeye zorlanması sürecinde, merkezi coğrafyada çağdaş bir sentez olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin parçalanmasına ve yok olmasına Türk ulusu  izin vermeyecek  ve adımlarını bilerek atacaktır.

Böylesine büyük bir dönemecin tam ortasında yer alan Türk devleti  , emperyalist devlet projelerinin çarpışması yüzünden  önemli  bir çıkmazın içine sürüklenmiştir . Dünyanın gelecekte kaç kutuplu olacağı ve hangi kutbun merkezi alana egemen olacağı ve bu doğrultuda nasıl bir yeni dünya düzeni olacağı kesinleşmeden Türkiye’nin alacağı tutum ve izleyeceği yol tam olarak kesin bir çizgide belirlenemeyecektir .

 Halifelik düzenine İslam dünyası kaydırılırken , Türkiye’nin de bu doğrultuda kaydırılarak laik cumhuriyetten  yeni bir İslam devletine doğru yönlendirilmesi  ,Türkiye’yi Atatürk’ün yolundan ayıracağı gibi , çağdaş cumhuriyet rejimi ile modern ulus devlet yapılanmasından da uzaklaştıracaktır . 

Önümüzdeki dönemde Türkiye beş yüz milyonluk Türk dünyasında mı yoksa iki milyarlık İslam dünyasında mı yerini alacaktır sorusunun yanıtı ,Türkiye’nin yerini belirleyecektir .

Doğu ve Batı dünyaları arasında yeni bir sentez devleti olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin kökleri hem bir ulus devlet hem de bir çağdaş cumhuriyet olarak , var olan Türk devletinin temelleri içinde kaynaştırılmıştır . 

Böylesine bir kaynaşmayı gerçekleştiren Kuvayı Milliye Türkiye’si böylesine bir başarının sonucu olarak da dünyanın ortasında tam bağımsız devlet olarak var olabilmiştir .

 Bu nedenle ,yeni anayasa ve siyasal sistem arayışları sırasında  cumhur, millet ve demokrasi ittifaklarının yanı sıra Atatürk ilkeleri çizgisinde bir  “ Cumhuriyetçi Ulusal  İttifak” a da gereksinme vardır . 

Laik olmayan bir cumhur ittifakı ile ulusalcı olmayan bir Millet İttifakı Türkiye’nin temelinde var olan  Atatürkçülük harcını eksik bırakmaktadır . 

T.C. Anayasasının giriş kısmında yer alan Atatürk ilkeleri devletin siyasal modelini ortaya koyduğu gibi ,ayrıca dayanak noktası olarak ele alınan temel kuralları da açıkça belirlemektedir . 

Anayasada yer alan cumhuriyetin temel ilkelerinden uzaklaşan bir tutum ile yeni anayasa ve siyasal sistem belirlenirse, ortaya ya bir üçüncü dünya ülkesi ya da İslam dini üzerinden bir din devletine dönüşme gibi tümüyle bir başkalaşma macerası ve emperyalist senaryolar Türk devletinin geleceğini etkilemektedir.

 Böylesine bir yok edici senaryoya karşı  Türkiye , Atatürk’ten gelen alternatif plan ve projelerini bugünün koşullarında bir an önce devreye sokarak ,emperyalist güçlere bu alanda kullanacakları bir siyasal boşluk bırakmamak durumundadır .

 Ülkedeki ve bölgedeki siyasal boşluklar Türkiye’nin siyasal çıkarları doğrultusunda yeni planlar ile doldurulursa o zaman emperyalistlerin harekat alanları ,sınırlanarak kontrol edilebilecektir .

Devleti kuran Atatürk’ün partisinin öncülüğünde devlet modelini değiştirmeye yönelen  ve bu alanda yeni adımlar atan partili olmayan bugünkü yönetim batı merkezlerinin baskıları ile hareket ederken, iktidar partisini indirmek üzere diğer muhalefet partileri ile işbirliği yaparak ortaya bir Millet İttifakı raporu koymuşlardır .

 Millet ittifakının görüş ve önerileri doğrultusunda hazırlanmış olan bu  rapor, Avrupa destekli olarak görünmekte ve  burada laikliğe sahip çıkılırken ,Atatürk, Cumhuriyet , Tam bağımsızlık ,bölgesel barış  ve ulus devlet gibi kavramlar görmezden gelinerek  raporun hazırlandığı  belli olmuştur . 

Partilerin üçünün İslamcı tabandan gelmesi , bir tanesinin de eski bir iktidar partisi  olarak batı emperyalizminin kapitalist politikalarına yakın durması yüzünden , devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin temelinde var olan Atatürk ilkeleri ve cumhuriyet rejimi çizgisinde Millet İttifakının ortaya bütünleşmiş bir siyasal sistem koyamadığı anlaşılmaktadır . 

Türkiye’nin en büyük siyasal krizini aşmak için yola çıktığını söyleyen bu ittifakın üyelerinin tarihi bir adım attıkları ve bu çizgide yeni bir sistem önerdikleri açıklanmaktadır . 

Burada bir geriye dönüşün değil ama tümüyle bir yeni bir sistemin getirilmeye çalışıldığı belirtilmektedir . 

Cumhurbaşkanlığı sistemi çalışmadığı için  ülkenin bölünme noktasına geldiği anlatılırken ,eski ve yeni devlet yapıları çatışırken , her şeyin tek adamın omuzlarına yüklenmesi yüzünden devletin çalışamaz  bir duruma getirildiği söylenmektedir . 

Kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması ,devlet bürokrasisi , yargı organları ve  yüksek öğretimdeki tüm kadroların iktidar partisinin kontrolü altında yönlendirilmesi sonuucunda, ülkede devletin tarafsızlığına zarar verdiği bir parti devleti oluşumu gündeme gelmiştir . 

Meclisin yetkileri elinden alınırken ,Anayasa mahkemesi kararlarının uygulanmadığı bir tek adam rejimi içinde endişeler ile birlikte kutuplaşmanın  ülkede  hızla arttığı bir ortama sürüklenilmiştir .Böylesine olumsuz bir durumda geçmişe dönülmeyeceği için yeni bir sistemin kurulması zorunluluk kazanmıştır . 

Neden güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçildiğinin anlatıldığı raporda, yeniden hukuk devletine, anayasal düzene  ve  ciddi bir devlet yapılanmasına ülkenin sahip olabilmesi için gereken adımların acilen atılması gerektiği  dile getirilmiştir .

 Devlet yönetiminde keyfiliğe son verilerek yeniden liyakat sistemine geçilmesi gerektiği açıkça raporda gündeme getirilirken ,ortak akıl ve ulusal uzlaşma ile yola çıkarak bütün sorunlara çözüm getirecek bir yeni yaklaşımın acil bir biçimde devreye konulması gerektiği dile getirilmektedir. 

Geçmişe dönme olmayacağı söylenerek her yönü ile yeni bir sistem önerilirken I921 anayasası çıkış noktası olarak ele alınmakta ve cumhuriyet öncesi bir dönemin belgesi olarak benimsenirken ,din devleti ve yerel yönetimlerin önceliği dikkate alınarak  Atatürk’ün kurmuş olduğu devletin  merkezi, ulusal, cumhuriyetçi ve laik esasları geri planda bırakılmaktadır .

 Diğer anayasalar darbe ürünü olarak gösterilirken  Sovyetler Birliği oluşumunun etkisi altında hazırlanmış olan 1921 anayasası yeniden devreye sokularak ve dinci ,eyaletçi , alt kimlikçi siyasal yapılanmalara öncelik verilerek ,yüz yıl sonra Türk devletinin kuruluştan gelen yapılanmasının  dışlandığı göze çarpmaktadır .

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adı altında örgütlenmeye çalışılan yeni sistemin keyfi ve kural tanımaz yönlerinin hukuk devletini ortadan kaldırdığı ileri sürülerek ,adil ve tarafsız bir bakış açısı ile özgürlükçü demokratik hukuk devletine ulaşılabileceği  iddia edilmektedir 

Devlet içinde etkili olacak denge ve denetim mekanizmalarının  yeniden kurulmasıyla birlikte  ana amaçlar olan huzur ve toplumsal barış düzenlerine, daha kolay bir biçimde ulaşılabileceği  ileriye sürülmektedir . 

Milli irade üzerinde kuruluş döneminden gelen vesayet sisteminin kaldırılacağı  ve ülkenin daha özgür ve bağımsız bir düzene kavuşturulacağı ,daha şeffaf ve hesap verilebilir biçimde oluşturulacak  yeni hukuk devleti sayesinde mümkün olabileceği anlatılmaktadır . 

İktidarın cumhur ittifakına karşılık öne sürülen millet ve demokrasi ittifakları alternatif siyasal uzlaşmalar olarak gündeme getirilirken , Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş modeli olan ulus devlet ile çağdaş cumhuriyet rejimlerine ulusal bir sentez içinde sahip çıkacak  ,cumhuriyetçi bir ulusal ittifakın gündeme getirilmediği görülmektedir . 

Devletin kuruluş modeline ve anayasanın giriş bölümünde dile getirilen cumhuriyetin temel ilkelerine sahip çıkmadan , Atatürk Cumhuriyetinin sonsuza kadar var olabileceği bir yeni siyasal sistemin kurulabilmesi bugünün koşullarında pek mümkün görünmemektedir . 

Cumhur, Millet ve Demokrasi İttifakları ile birlikte  Türk devletinin bir de Cumhuriyetçi Ulusal İttifaka gereksinmesi bulunmaktadır . 

Yüzden fazla partinin halen aktif bir biçimde var olduğu partiler yelpazesi içinde yer alan ve adında  Türkiye ,bağımsızlık , ulusalcılık ,cumhuriyetçilik ,özgürlükçülük  ve de memleketçilik  gibi milli bir çizginin bulunduğu mevcut partilerin bir araya gelerek , Türkiye cumhuriyeti devletinin kuruluş modeline sahip çıkan yeni bir cumhuriyetçi ulusal ittifaka bugün her zamandan daha çok gereksinme vardır . 

Kurucu önderin Türk ulusuna bırakmış olduğu siyasi miras olarak ,Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilelebet payidar kalabilmesini sağlayacak yepyeni bir yapılanmaya yönelik çalışmalar ve protokollar  bir an önce tamamlanarak  ,egemen güçler tarafından Türkiye’nin  ekonomik çökertilme senaryoları ile iç ve dış çatışma ve savaş senaryolarına doğru sürüklenmesine ,Türk ulusu kesinlikle izin vermemek durumundadır . 

Devlet ile milletin yeniden barıştırılmalarını hedefleyen yeni siyasal düzenin bir an önce kurulması gerekirken , ülkeye yönelik her türlü dış müdahale ve emperyalist senaryolara karşı milletin bütün fertlerinin bir araya  gelerek  ve sırt sırta dayanışma içine girerek , yeniden bir Kuvayı milliye mücadelesi yapılmalıdır .

 Bu amaçla Cumhuriyetçi Ulusal İttifakın kuruluşu ilk adım olacaktır Var olan diğer ittifakların ihmal ettiği ve dikkate almakta yetersiz kaldığı bir aşamada , Türk devletinin  laik cumhuriyetçi ve ulus devletçi yapılanmasının milli bir sentez olarak benimsenmesi halen içinde bulunulan siyasal çıkmazın aşılabilmesi açısından zorunlu görünmektedir . 

Parlamenter sistemin güçlendirilmesi önemlidir ama tek başına bu çıkmazdan kurtulabilmek için  yetersiz kalmaktadır .Bu nedenle , tıpkı Kuvayı milliye günlerinde olduğu gibi Türk ulusunun yeni bir şahlanışa geçebilmesi için  Cumhuriyetçi Ulusal İttifakın , öncelikli olarak Türk ulusunun önüne  milli bir alternatif olarak konulması gerekmektedir .  

Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN

 

28 Ağustos 2014 Perşembe

MİLLETİN YAŞADIĞI SÜREÇLER; Cemal ÇALIŞKAN

MİLLETİN YAŞADIĞI SÜREÇLER
                            Cemal ÇALIŞKAN
“Her gelen sağ iktidar, askeri harcamaları ne kadar azatlıklarını söylemişlerdi. Böylece PKK ve yandaşlarını güçlendirdiler.” Atalarımız her şeyde bir hayır vardır demişler. Rabbimiz, sizin hayır gördüklerinizde şer, şer gördüklerinizde de hayır vardır. Buyurmuş. Her beş ve on yılda bir ülke süreçler yaşamıştır. Her sürecin arkasından bir başkası takip ederek gelmiştir. 19. Yüz yılda Kiliselerin baskısına, Batının başkaldırıp dini ve din adamlarının dışlandığı tarihte diyebiliriz. Bunun sebebi kilise ve mensuplarının Tecrübe edilen bilginin sonuçlarının insan hayatının hizmetine sunulmasına, dolayısıyla aklın yüceltilmesine karşı çıkmışlardır. Bilimle uğraşanlarda bu yüzden kutsal varlıkları dışlamışlar, Tanrı inancının sonunun geldiğini söylemeye başlamışlardır.
            Bu tarihten itibaren dinden uzaklaşan insanlık, ırk ve milletçilikle bütünleşmeyi denemiştir. Sanayileşmeyle birlikte üretim fazlasını satabilmek ve yeni Pazarlar elde etmek için başka yollar denenmiştir. Denenen bu yollar dünyaya ölüm ve gözyaşı olarak geri dönmüştür. İşte Türkiye Cumhuriyeti, bu ölümlerin ve gözyaşlarının akabinde, yediden yetmişe verdiği mücadeleyle bir takım iç düşmanlara rağmen istiklal savaşını vererek kurulmuştur. Kurulduktan sonra da ayrı bir süreç yaşanmıştır. Bu süreç toplumu disipline edebilme süreciydi. Çünkü Ülkedeki insanlar Osmanlı bakiyesi olduğundan az da olsa, her türden ajan insanlar yaşıyordu. Bu insanlar tümüyle hayırlı olsaydı, Osmanlı yaşadığı hayırsızlıkları yaşamazdı.
            1960 askeri ihtilalı de yaşanacak bir süreçti. Çünkü o günkü iktidar bugünkü gibi arkamda halk desteği var diyerek, Devleti ve halkı istediği yöne sevk etmek yetkisini kendisinde görmeye başlamıştı. Bütün ipler Amerikan’ın elinde olup iç ve dış güvenliğimiz Notaya havale edilmişti. İstihbaratı sağlayanların parasını Amerika veriyordu. Bu süreçle birlikte Osmanlıdaki gibi yaşlı paşalar emekli edilerek ordu gençleştirildi. Çünkü Balkanlarda Bazı Osmanlı paşaları 80 yaşında olmalarına rağmen hale genç kızlarla izdivaç yapanlar oluyordu.
            12 Eylül süreci yaşanması gereken bir süreçti. İhtilalden önceki dönemi bilmekteyiz. Polisler güvenliği sağlayamıyorlardı. Korkularından kendileri dışarıya çıkınca üniformalarını çıkarıyorlardı. Bir olaya rast gelmemek için Allah’a adeta yalvarıyorlardı. Şehitlik ve gazilik gibi şerefler, devlet kademelerinde unutturulmuş, siyasiler eliyle polis polisle düşman edilmişti. 12 Eylül sonrası emniyetteki bu zayıflığın giderilmesi için tedbirler alınmıştır. Fakat 28 Şubat süreciyle eliyle bu gücü zayıflatmışlardır.
            28 Şubat sürecinin yaptığı olumlu işlerden en önemlisi eğitimin 8 yıl olması ve din istismarının engellenmesi olmuştu. Fakat bu günkü iktidar bu dengeyi fazlasıyla bozdu.  Aynı Menderes kafasıyla verilen oy oranına güvenerek devletin ve milletin her yönüyle oynamaya devam etmektedir. Her dönemin yaptığı olumlu icraatlar vardır. Ama sonraki gelenler iktidarlar bunlar tarafından yok edilmiştir.
            PKK olayı Türk devleti ve halkı için müspet bir şanstır. Çünkü uzun yıllar savaşsız yaşayan bir ordu, Osmanlı ordusu gibi savaş olduğunda dökülür. Başta Amerika ve büyük devletler askerlerinin muharipliğini kaybetmemesi için özellikle Müslümanların kanını dökmek, yeni silahlarını denemek için muharip ordusunu oluşmasını sağlamak, İslam Dünyasında yeni savaş alanları yaratmışlardır.    
            Devlet, PKK ile mücadele esnasında ordunun zayıflıklarını tespit etmeli ve bu eksiklikleri gidererek ordunun operasyon gücünü artırmalıydı. Fakat 30 yıldır siyasilerin esip gürlemesine karşılık halkın muhakeme gücünün zayıflığı da bunu sorgulayamamış, esip gürleyenleri desteklemeye devam etmiştir. Başarısız askerlerden de hesap sorulmamıştır. Asker ve siyasiler iki maymunu oynamışlardır. Yine de Askerler Osmanlı Ordusu gibi işlevsizlik ve tecrübesizlikten dolayı, bir savaş durumunda bozguna uğrama talihsizliği yaşamayacaklardır.  PKK olmasaydı Anadolu halkı vurdumduymaz olacak, din ve vatan sözlüleri karşısında heyecanlanmayacaktı.
            Günümüzdeki Ergenekon davası, Balyoz davası, askeri ajanlık gibi davalar doğuda PKK ile savaşan askerlerimizin maneviyatı üzerinde şok etkisi yapmıştır. Bu nedenle askerlerimiz hükümetin baskısıyla algı üstünlüğünü bölücülere kaptırmıştır. Fakat bunların ülkenin hayırsına olduğuna inanıyorum.
            Kürtler zayıf anımızı kollamaya devam edeceklerdir. Deniz askerlerindeki ajanlık davaları da hayırlı olmuştur. Çünkü gittikleri ülkelerden istedikleri kadar kaçak içki, sığara ve nice gayrı meşru işleri devletin haberi olmadan yapma durumunda olabilirler. Hiç olmazsa bu olaydan sonra askerler istedikleri kaçak malları ülkeye sokma veya gayri meşru kadınlarla ilişkiye girmenin mahzurlu olduğunu anlayacaklardır.
            İktidar tarafından paralel yapı olarak suçlanan casusluk isnat edilenler içinde iyi olmuştur. Bu günden sonra onun bunun adamı olmak yerine devletin ve milletin adamları olurlar. Demek ki yaşadıklarımız ve duyduklarımız, ülkenin güvende değildir. Bu yapılanlar devletin keşmekeşliğini göstermiş oldu. Fethullah hocanın çalışmaları da ülke için bir şanstır. Çünkü solculular, Müslümanlar bir arada yaşayamaz algısı kırıldıysa, buda az bir kazanım değildir.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

NİTELİKLİ DEVLET ADAMI, Ali Kemal GÜL

NİTELİKLİ DEVLET ADAMI
Ali Kemal GÜL
Türk-İslam Kültürü ve geleneğinde Devlet adamı deyince, sessiz kitleye mensup Türk Vatandaşı olarak neyi anlıyoruz? Devlet adamı hangi niteliklere haiz olmalıdır? Bu önemli konuyu irdeleyebildiğimiz kadarıyla özetlemeye çalışalım:
Devlet adamı yaşamak için değil, yaşatmak için vardır. Devlet adamı özel hayat bilmez, kamu hayatı için üretme Onun izlediği hayat çizgisini oluşturur. Devlet adamı eğer yanacaksa, yakmamak için yanar. Devlet adamını fanatikler değil, hakka veya adalete saygı duyanlar destekler; hak ve adaletin gerçekleşmesi Onun birincil önceliğidir. Devlet adamı bütünün yanındadır; ötekileştirmez, ayrıştırmaz, bütünleştirir. Devlet adamı insanlar arasındaki var olan/olabilecek ihtilafların ortadan kaldırılmasına çalışır, uzlaşmaya öncelik tanır. Devlet adamı alçak gönüllüdür, sever ve sevdirmeye çalışır. Devlet adamı öfkeden uzaktır çünkü öfke ile kalkanın zararla oturacağını bilir. Devlet adamı cahil cesaretinden uzak kalmaya çalışır, tedbire ve bilinçli şuura öncelik tanır.
Devlet adamı, millettin kutsallarına saygı duyar; itibar için değil, makam için değil, millete hizmet etmek için, milletin maceralara sürüklenmemesi için, huzur içinde yaşanması için ödün vermeden çalışır.
Devlet adamı, millet olarak, ‘‘acıda ortak sevinçte ayrı’’ olmanın ne kadar tehlikeli olduğunu görür, ülkeyi karışıklığa/bölünmeye sürükleyeceğinin rahatsızlığını duyarak tavizsiz müdahale eder.
 Devlet adamı vicdana hitap ederek konuşur; sükûnet önceliğidir, konusunda kendini geliştirecek uğraşılar, projeler üzerinde kafa yorar, üretmek Onun misyonudur, istikrar önceliğidir, çok yüzlü değil saygın kişiliğe sahiptir.
 Devlet adamı hiçbir karşılık beklemeden veya mazeret üretmeden kendini milletine hizmette bulur, yanlışları anında düzeltmeye çalışır.
 Devlet adamı, din ile politikayı ayırır; dini siyasete alet etmenin, siyaset için dini kullanmanın İslam tarihini nasıl bir kan ve dehşet tarihi haline getirdiğini unutmaz; yüce dinimizi manevi makamında bırakmaz dünya işlerine bulaştırmaya kalkarsanız tefrikanın kaçınılmaz olduğunu görür ve bilir.
 Devlet adamı, bu bilinç ve anlayışla, İslam tarihinde yaşanan ilgili vakaları unutmaz, unutturmaz; kılıçlara geçirilen Kur’an sahifelerini unutmaz; Kerbela’yı unutmaz; bütün Emevi sülalesini ortadan kaldırdığı için ‘’Seffah’(burada’’ kan dökücü’’)’sıfatıyla anılan Abbasi halifesini unutmaz; haricileri unutmaz; Hasan Sabah’ın haşhaşilerini unutmaz; İslam dünyasını kana bulayan Şii-Sünni çatışmalarını unutmaz.
 Devlet adamı özellikle bir ahlak ve fazilet abidesi olan tevhit ve vahdet dini İslami, mezhep kılıfı altında sunarak, mezhepçilik yaparak, Müslüman halkı birbirine karşı kışkırtıp toplumu çözmeye/ ayrıştırmaya yönelik toplum mühendisliği yapanları anında tasfiye eder.
 Devlet adamı, yüce bir kavram olan Dini beşeri ideolojilerle yarıştırmaz; Allah ile kul arasına girmez; Allah ile insanları aldatmaz; yüzlerce yıllık İslam tarihinden ibret alır yeni fırkalar oluşturmaz.
 Bu noktayı açarak vurgulayalım: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde, fikir ve inanç özgürlüğü temelinde din ve devlet işlerini birbirinden ayıran ‘’laik sistem’in, devletin çatısını oluşturan anayasanın değişmez maddeleri arasına alınarak neden benimsendiğini ve ödünsüz uygulamaya sokulduğunu, yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz tecrübelerle çok iyi anlıyoruz.
Devlet adamı liyakate ve sadakate öncelik tanır, efendimcileri sevmez, gereğinde ‘’hayır’’ diyebilenleri sever, hesap vermeye her zaman hazırdır. Devlet adamı her zaman milletiyle beraberdir, zikzak yapmaz, emin adımlarla ilerler, günlük değil uzun vadeli düşünür ve görür. Devlet adamının belleğinde yandaş değil vatandaş vardır, vatan vardır ve vatana hizmetiyle ebedileşebileceğini bilir.
Devlet adamının kullandığı dil, amaç olanı araçlandıran,  ideal olanı itibarsızlaştıran bir dil değildir; bu dil Alparslan’ın, Osman Gazi’nin, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN dilidir; bu dil gücünü 1299 ruhundan alır; bu dil 1919 ruhunun dilidir.
Devlet adamı, orta ve uzun vadede millet olarak hedefimizin Türk-İslam Devletleri ile İslam Âlemi ile kültürel, sosyal, iktisadi ve ekonomik alanlarda bütünleşmemizin tarihi bir borç ve zorunluluk olduğu gerçeği ortada iken, bütün etnik toplulukları içeren bir siyasi ve kültürel Tarihin ortak adı olan ‘’Türk Milleti’’ kavramını ırka indirgemek, Türküm sözünü bir etnisiteden ibaret sayıp mahküm etmek en büyük bölücülük olduğunu bilir ve bu tür söylem ve eylemleri mahküm edecek tedbirlere öncelik verir. Çünkü bu tür söylem ve eylemler Türk Dünyasına karşı bizi itibarsızlaştırdığı gibi, Türk Kimliğini inkâr ediyorsan, sen kimsin? Derler… Ve hangi inşa edilmiş bir projenin parçası olduğunu görür.
 Devlet adamı, Bilge Kağan’ın tespitiyle ‘’Ey Türk Milleti! Sen, aç olunca tokluk nedir bilmezsin, fakat tok olunca da açlık nedir düşünmezsin! Böyle olduğun için, seni yüceltmiş olan kağanın sözünü tutmadın. Onun sözünü almadan yerden yere vardın. O yerlerde tükendin.
Geri kalanlarınla, daha da zayıflayarak öle yite yürüyordun…’’sözlerinde olduğu gibi Türk Milletinin bugün de Bilge Kağan’ın veya ondan 1300 yıl sonra Türk adı ile bir devlet kurmuş olan Atatürk’ün sözlerinin büyük ölçüde unutmuş olduğunu, bu yüzden hedefini kaybetmiş gibi göründüğü tespitinin verdiği rahatsızlıkla, bu kör ve çarpık zihniyete karşı savaşır.
 Devlet adamı, Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, ‘’Türkçülüğün siyasi bir parti olmadığını; ilmi, felsefi, bedii bir okul olduğunu, başka bir tabirle, kültürel bir uğraşı ve yenilik yolu olduğunu; bu sebepledir ki, Türkçülük, şimdiye kadar bir siyasi parti şeklinde mücadele meydanına atılmadığını, bundan sonra da şüphesiz atılmayacağını’’ bilir ve bu kavramları özümseyerek, kendini Türk Milleti’nin hizmetine vererek Tarihte onurlu yerini alır.
 Devlet adamı, milli güvenliğimizin teminatı stratejik sınırlarımız olan Misak-i Milli sınırlarının, dünyada Türkün yaşadığı her toprak parçasından geçtiğinin şuuruyla davranır, Türkün, ulusal ve uluslararası yasal haklarını ve güvenliğini teminat altına alacak politikaları ve eylemleri tavizsiz yürütür.
Ve devlet adamı odur ki,  kucaklayıcıdır, her türlü ayrımcılıktan uzaktır; şefkatlidir, insanı yaşat ki devlet yaşasın düsturuyla hareket eder; adil ve hakkaniyetlidir, milletin her bireyine vekâlet eder, dolaysıyla her gruba, her inanca, her siyasi düşünceye aynı mesafededir. Ve kadınımız hakkında ‘’başörtülü bacı’’, ‘’çapulcu’’ifadeleri ile yüksek perdeden ayrımcı söylemlerin aksine, başörtülü bacıya da, çapulcuya da aynı gözle bakan Yunus Emre ruhuna ihtiyacın olduğunu görür. 
***
Birey olarak, toplum olarak unutmamamız gereken bir tespitle yazımızı sonlayalım: Tarih boyunca kardeşlik, sevgi ve saygıya dayalı olarak sürdürülecek bir hayat karşısındaki en büyük engel, ilahi hikmet gereği, var oluşunu muhtelif ırk, din ve dil, kültür ve farklı düşüncelere mensubiyetle gerçekleştiren insanların, bu durumu bir zenginlik olarak görmek yerine, çatışma, güvensizlik ve ayrımcılık zeminine dönüştürme girişim ve eğilimleri olagelmiştir. Bugün de yaşadığımız her türlü olumsuzluğun ardında söz konusu çatışma, güvensizlik ve ayrımcılık girişim ve eğilimlerinin olduğu muhakkaktır. Bunda ise gönül iklimindeki duyarsızlaşma ve yozlaşmanın büyük bir payı vardır.
Mazlum toplumların sığınağı, asilerin ve zalimlerin korkulu rüyası olan, engin, soylu ve insani vecibelerle mücehhez Şanlı Tarihimizde olduğu gibi temennimiz odur ki, huzur ve barışı önce kendi iç dünyamızda yakalamak, adım adım onu çevremize ve dış dünyamıza taşımak, şiddet ve terörün, her türlü ayrımcılığın ve haksızlığın yok olmaya yüz tuttuğu ve insanlığın birbirine sevgi ve kardeşlik elini uzattığı, gücün ve hırsın değil; ahlakın ve yüksek insani değerlerin egemen olduğu, bütün insanların hoşnut olduğu bir dünya inşa etmektir. Gönül ikliminin zenginleştirildiği bir hayat sürmektir.
***
10 Ağustos da gerçekleştirilecek, devlet adamı vasıflarına haiz Cumhur Başkanı seçiminde Türk Milleti’nin en isabetli kararını vereceği dilek ve temennisiyle... Saygılar.
A.Kemal GÜL

16.07.2014

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Rifat Serdaroglu: İĞNELİ FIÇI

[UNITED-TURKS] Rifat Serdaroglu: İğneli Fıçı
Rifat Serdaroglu: 
İĞNELİ FIÇI
Devletin başına geçecek kişide iki şart mutlaka aranmalıdır.
Bu şartlardan ikisinin de tam, yani yüzde yüz olması gerekir.
Bunlardan birinin az da olsa eksik olması, o kişinin tüm iddiasını bitirir, milletin başına da onarılamaz dertler açılır.
Bu şartlardaki eksikliklerini bile-bile milletini aldatmaya devam eden kişi kelimenin tam anlamıyla, "MİLLİ İRADE HIRSIZIDIR"
Bu iki şart şudur;Gerçek Demokrat olmak ve Namuslu olmak…
Gerçek Demokrat bir kişi; İnsan Hak ve özgürlüklerine saygılı, Hukuk Devleti-Lâik Cumhuriyet- Sosyal Devlet-Çağdaşlık-Bilim-Gelişmişlik-Hakça Paylaşım ilkelerini beyninde ve gönlünde taşıyandır.
Namuslu bir kişi; Boğazından tek haram lokma geçmemiş, kendisinin ailesinin,2.Ve 3.Derece yakınlarının servetinin hesabını hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak şekilde verebilen, kul Hakkı yememiş, insanlara bilerek hakaret etmemiş, ülkesini satmamış, ihalelere fesat karıştırmamış, kalpazanlık gibi yüz kızartıcı suçlar işlememiş, kendisine verilen devlet yetkisini kötüye kullanmamış, nüfuz kullanmamış biridir.
Devletin tepesine oturtacağınız kişi, "Ben Demokratım" dediği halde,Anayasamızın 174.Maddesine aykırı olarak cemaat ve tarikatları devletin en hassas makamlarına yerleştiriyorsa, Anayasa ve Demokrasinin temel şartı olan "Kuvvetler Ayrılığı İlkesine" karşı çıkıyorsa, Yargıyı baskı altında tutuyorsa, yandaşlarını kayırıyorsa, o kişi Demokrat değildir.
Devletin tepesine oturtacağınız kişi; "Ben Namuslu bir Müslüman’ım" dediği halde,"Evinde sakladığı 1 Milyar Avro gibi bir parayı "Sıfırlaması" için oğluyla yaptığı konuşma tapelerinin" gerçek olup olmadığını belirlemek için Uluslararası bir uzman kuruluşa inceleme yaptırtmıyorsa, o kişi namuslu biri olamaz.
Ciddi iddialara karşın, eline belge alıp "Bakın benim yurtdışındaki bankalarda param yok, işte belgesi" diyemiyorsa namuslu değildir.
O kişi, devlet ihalelerini çeşitli ayak oyunlarıyla kendi itlerine aktarıyor ve onlardan aldığı haram paralarla medya grupları satın alıyor ve bunları da tetikçi olarak kullanıyorsa, Genelevde çalışan bir kadının namusu, o kişinin namusundan milyon kere daha değerlidir.
O kişi, ülkesini bütünlüğünü koruyacağı yerde, 54 bin insanımızın hayatını bitiren, uyuşturucu kaçakçısı bir örgütle işbirliğine giriyor ve eşkıyadan emir alıyorsa o kişinin, değil devletin başına geçmek, yaşamaya dahi hakkı yoktur…
Görelim bakalım Türk Milleti kendi sonunu getirecek, kendisini soymaya devam edecek bir"Sahte Demokrat –Gerçek Hırsızı mı" seçecek, yoksa Türkiye’nin uğradığı tahribatın onarılması için, "Geçici bir dönem" için namuslu birini mi seçecek?
10 Ağustos’ta ilk işareti göreceğiz.
Yalnız kimse şunu unutmamalıdır;Her millet, kendi kaderini kendi çizer.
Kendi düşenin sonradan ağlamaya, suçu başkalarının üzerine atmaya hiç hakkı olamaz…
İzin verirseniz yazıyı Yüksek Seçim Kuruluna bir soru yönelterek bitirelim:YSK’ya müracaatım, 3013642663349 kargo takip numarası ile 02 Temmuz 2014 tarihi saat 11.44 te YSK görevlisi Sayın Müslim Yurtseven’e teslim edildi.
Elbet bir cevap alacağız!
Sorum şu; Sayın YSK Üyeleri, sizlerden biriniz Cumhurbaşkanlığına aday olsanız, istifa etmek zorunda kalacaktınız?
Niye?
Seçim sonucunu etkileyebilecek bir göreviniz olduğu için, değil mi?
Hem aday olup, hem de YSK üyesi olarak devam edebil misiniz?
Edemezsiniz.
Peki, maaşını kamudan alan, tek sözüyle devletin tüm olanaklarını harekete geçirebilen, sınırsız ve hesabı sorulamayan ÖRTÜLÜ ÖDENEK kullanan Başbakan, nasıl olur da bir Kamu Görevlisi olarak istifa etmez?
Bu hangi mantığa, hangi hukuk kuralına, hangi vicdana uyar?
Bu feryada, bu eşitlik-adalet-dürüstlük istemine suskun kalamazsınız.
Bu ülkede sizler, Başbakan’ın baskısı ile hukuksuzluğa geçit verirseniz, ülkede illegalite başlar ve sonu büyük bir kargaşaya gider.
Lütfen sadece ve sadece Türkiye’yi-Adaleti-Hukuku düşünün ve bizlere"Çok şükür ki Ankara’da Yargıçlar var" dedirtiniz.
Tüm bunlara rağmen, "Milli İrade Karşıtı ve Hırsızlar İmparatoru" olan zat,bu aziz devletin tepesine geçerse, kendini bu vatanın sahibi olarak gören herkes, o kişiye, hak etmediği o makamı"İĞNELİ FIÇI" haline getirecektir.
Eğer bir ülkenin tepesindeki kişi yasalara uymuyor, dürüst ve namuslu davranmıyorsa, vatandaşlar niçin yasalara uysunlar ki?
Kim hangi gerekçeyle vatandaşa "Yasalara uy" diyebilecek?
Kim, ha kim söyleyebilecek?
Sağlık ve başarı dileklerimle 07.07 2014Rifat Serdaroğlu

19 Mart 2014 Çarşamba

“Dış komploya inanmıyorum” Bülent ESİNOGLU

“Dış komploya inanmıyorum”

Bülent ESİNOGLU
Türkiye’nin sorunları Gül’e çok ağır geldi.
Bir de, karizması Erdoğan’dan geride kalınca, işler hepten sarpa sardı.
Ülkenin içinde büyük alt-üst oluşlar yaşanırken sessiz kaldı.
Hükümetin birkaç kez, kalması ya da gitmesi gibi olaylar cereyan etti.
Yani ülke verilmesi gereken kararlar aşamasından geldi, geçti.
Türkiye’nin yangın yerine döndüğü günler oldu. Ortalarda görünmedi.
Sütre gerisine yerleşenlerden zaten liderlik beklenmez de…
Her neyse…
Uluslararası tekeller kendi verdikleri kararları uygulatabilecekleri liderlerle çalışırlar.
Daha temiz Türkçe ile söylesek; kullanacakları kuklaları ülkelerin kilit noktalarında bulundururlar.
Bu tür liderler, uluslararası finans kuruluşlarının kararlarını, milli devletin kararları haline dönüştüren organlardır.
Yaşadığımız tarihi dönem itibariyle, uluslararası tekellerin Berlusconi, Tony Blair, Sarkozi, Yelsin, T. Özal, Tansu Çiller gibi kişileri üretmesi, ülkelerin başına taşıması, tesadüfi bir olgu değildir.
Yaşadığımız bu tarihi dönemde, bunun aksi zaten mümkün değildi. Tekeller milli devletlerin kararlarına ayak uydurmaya kalksa, kendi büyüme olanaklarını zaten kaybederlerdi.
Uluslararası tekellerin belirlediği liderlerden, Amerika ve Avrupa’nın; NATO, AB gibi merkezleri aleyhinde söz veya yorum duyamazsınız.
 Son gelişmeleri kast ederek, Gül diyor ki; “bu olayların içinde dış güçlerin olduğuna inanmıyorum, dış komploya inanmıyorum”.
Konuşmasının içinde, bir de şu ifadeyi söylemeye gerek duyuyor. “AB bizim için en büyük çıpadır.”
Siz sevgili okurlarım, bu iki cümleyi, yukarıda izah etmeye çalıştığım tekeller dünyasının mantığı içinde düşünürseniz, inanıyorum ki benim vardığım sonuca siz de varırsınız.
Gül şunu demek istiyor; ABD veya dış güçler diye bizim iç işlerimize karışan bir unsur yoktur.
“AB bizim için en büyük çıpadır” sözü ise; AB’nin vereceği talimatlara uyarız anlamındadır.
Gül batıya selam göndererek diyor ki; aradığınız yeni adam benim.
Batı ve Batı tekellerinin aradığı yeni adam; Gül müdür bilmiyorum ama…
Batı, Türk halkı ne istiyor ona bakmaz, sadece kendi tekellerinin, yeni projelerinin uygulanacağı bir ortam var mı, “bu ortamı verdiğim talimatlarla sürdürebilir miyim”, ona bakar.
Tekellerin ana merkezi Amerika ve Avrupa’da işler kesat.
Evdeki hesaplarının artık Çarşıya uymadığı, Ukrayna ve Suriye’de kanıtlandı.
Bence Gül yanlış yere salam gönderiyor!

HIRSIZLIK İDEOLOJİSİ; Prof. Dr. Nurullah AYDIN



HIRSIZLIK İDEOLOJİSİ
Nurullah AYDIN
19 Mart 2014-ANKARA
Doğada denge vardır. Hayvanlar aleminde; güçlü olan, güçlü olmayanı yer.
İnsanlar aleminde de, hırsızlık ideolojisine sahip olanlar; olmayanı sömürür, yer.
Tarih boyunca; dürüst diye halkın güvendiği birçok yönetici hırsız damgasını yemiştir.
İnsanlar büyük bedel ödeyerek hukuk düzeni oluşturarak; hırsızlık ideolojisini etkisizleştirmek için yasalarla kurallar getirmiştir. Ancak uygulama; halkın alt tabakalarında ki hırsızlık yapanları etkisizleştirmeye yönelik olmaktadır.
Yönetici sınıfının hırsızlık eylemlerinde; hukuk kuralları işlemez.
İş dünyasının hırsızlık eylemlerinde; bahşiş, bağış hediye önplandadır.
Gelişmemiş toplumlarda demokrasi; hırsızlık ideolojisinin örtülü rejimidir.
Birçok ülkede;
Hırsızlık ideolojisi örgütü mensupları; halkı dolandıranlar, hazineyi boşaltanlar,  faizi artırıp milyarlarca para çalıp çırpanlar, bankaları boşaltan haramzadeler, arazileri gaspedenler, bürokratlarla ve siyasilerle işbirliği içinde olurlar.
Onların kullandıkları kirli adamlar; kullananlarca hesap vermekten kurtulurlar.
Hırsızlık ideolojisi mensupları; asalaktırlar. Toplumun, doğanın kaynaklarını yiyen, doymak bilmeyen, semiren, semirdikçe sömürenlerdir.
Hırsızların Özellikleri;
Onlar; pişkindirler.
Onlar; ikiyüzlüdürler.
Onlar; yalan söylerler.
Onlar; talanı iyi bilirler.
Onlar; hileyi iyi bilirler.
Onlar; tuzağı iyi bilirler.
Onlar; çok iyi hatiptirler,
Onlar; birbirlerini iyi tanırlar.
Onlar; dolandırmayı iyi bilirler.
Onlar; inançlı olarak tanıtılırlar.
Onlar, sürekli haktan bahsederler.
Onlar; fakirlerin dostu olarak tanıtılırlar.
Onlar; namuslu olmaktan, dürüst olmaktan bahsederler.
Onların temel stratejileri;  insanların anlamasını, bilmesini, öğrenmesini önlemek, halkı uyutmak, uyuşturmak üzerine kuruludur.
Hırsız olup da içeride yatan üst düzeyden kimsenin yattığı görülmez.
Her ülke cezaevlerinde, halk kesiminden fakir-yoksul kişiler-altdüzey memurlar yatar.
Hırsız siyasetçi, hırsız iş adamı, hırsız bürokrat, hırsız profesör, hırsız gazeteci, hırsız general, hırsız belediye başkanı, hırsız milletvekili cezaevlerinde yoktur.
Hırsızlık ideolojisi; kılcal damarlar gibidir. Toplumun etkili ve yetkili her yerinde vardırlar.
Onlarda; dostluk yoktur. Çıkar çatışmasında düşman olurlar, çıkarlar birleşince dost olurlar.
Tarih boyunca; hırsızlar ideolojisine karşı Din, sosyalizm, faşizm, başarılı olamamıştır.
Hırsızlık ideolojisine karşı başarı için;
- Şeffaflık, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, kanun önünde herkesin eşitliği ilkesinin uygulandığı, işleyen bir demokrasi olması gerekir.
- Din ve ideoloji dogmalarından arınmış bilinçli insan gerekir.
- Din, dil, ırk, cins, renk ayrımından uzak insan odaklı düşünce inanç ahlak, anlayış gerekir.
Günün Sözü: İnsanı söyledikleri ile değil, yaptıkları ile değerlendir.

12 Mart 2014 Çarşamba

Batı fedaileri sevmez!... Bülent ESİNOĞLU

Batı fedaileri sevmez!
Bülent ESİNOĞLU
Önce size, etnisiteler tarihçisi N.Gumilyef’in fedailer tanımını hatırlatmak isterim.
Gumilyef, fedailere termodinamik bir tanım getirmiştir.
Ülkeler, ya da etnisitelerin varlıklarını sürdürmesinin hikmeti sebebi; “sahip oldukları iç enerjidir” der.
Bu iç enerjiyi, o etnisitenin fedaileri temsil eder. Bunları anlamak zordur. Ülke tehlikeye girdiği zaman ortaya çıkarlar. Sulh zamanında bunları göremezsiniz, duyamazsınız.
Fedaileri olmayan, ya da iç enerjisi olmayan etnisiteler, başka büyük etnisitelerin bakiyesine dönüşmeye mahkûmdur der, Gumilyef.
Özetle, bir ülkenin fedaileri, o ülkeyi savunmazsa, o ülke veya etnisite yok olur.
Ülkemiz, Büyük Orta Doğu Projesi ile birlikte, büyük bir iç ve dış saldırının etkisine girdi.
Ülkeyi yönetenler, ülkeyi bölmek, orduyu tasfiye etmek, ülkeyi Batının adi bir sömürgesi konumuna getirmekle görevlendirilmişlerdi.
İçerden ve dışardan, yurt severlere, yani fedailere karşı oluşturulan tertipler yürütülüyordu.
Nasıl ki, Osmanlıyı Batı paylaşmak için yola çıktığında, İttihat ve Terakki ile karşılaşmışsa, Türkiye Cumhuriyetini yıkmak ve parçalamak için Batı yeniden yola çıktığında, karşılarında yeni bir fedai gurubu buldular.
Elbette bu fedailerin bir önderi ve arkasında inanmış kitleri olacaktı.
Fedailer, ülkeleri için karşılık beklemeksizin ölen kişilerdir. Cesurdurlar, baskılara hapislere aldırış etmez, kazanacağına inanmış varlıklardır.
Henüz daha bitmemiş olan bu mücadelenin önderi, ülkenin sigortası, bağımsızlığın ve halk sevgisinin fedaisi Doğu Perinçek’tir.
Fedailer, yani ülkenin iç enerjisi onun etrafında birikti.
Fedailer, aynı zamanda, ülkelerinin namus birikimini temsil ederler.
Bu namus birikimi, ülkeyi bölmek isteyenleri böldü.
Tertipleri bozdu.
Tertipleri yapanların dış bağlantılarını deşifre etti.
Mücadelenin bundan sonrasını söylemeye gerek yok.
Mustafa Kemal’in bıraktığı yerden devam edilecektir.
Önce Milli Hükümetin kurulması şartları oluşturulacak.
Konulan her taş milli hükümet inşasının taşı olacak.
Eskiden bir avuç olan fedailer, kum kadar çoğalacak.
Ülkesini seven herkes, bu inşaata bir tuğla koyacak.

MACAR KIZI, ***Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 1990

MACAR KIZI
MUSTAFA KEMAL'IN SUNDUGU OZGUR ORTAM OLMASA BUGUNUN POLITIKACILARI DA OLMAYACAKTI....
MACAR KIZI
*Kahramanlarımızın ilki, Paris-İstanbul arasında trenle mekik dokuyan genç bir Türk işadamı...
Macaristan'da genç bir bayanla tanışır.
Evlenme teklif eder ve evlenirler.
İzmirli işadamı, olayı ailesine açamaz.
Macaristan'da bir kızı olur.
Kızına Nermin adini verir.

Nermin büyümekte, Mustafa Kemal'in yaptıklarını, gazetelerden heyecanla
izlemektedir.
Baba İzmir'de ölür.
Aile, geçim sıkıntısına düşer.
14 yasındaki Nermin, Macaristan'da paralı olan öğrenimini sürdüremez olur.
Mustafa Kemal'in ülkesinde eğitim parasızdır.
Nermin, baba yurduna gitmeye karar verir.
Annesinin haberi olmadan Türk Büyükelçiliği'ne başvurur. Ona bir pasaportla birlikte, eline durumunu açıklayan bir de Türkçe mektup verirler. Başı sıkıştığında, derdini anlatamadığında o mektubu gösterecektir. Olayı öğrenen annesi de ona destek verir. Üçüncü mevki bir tren kompartımanının tahta sıraları üzerinde, günlerce sürecek bir yolculuk başlar. Tren, Türkiye topraklarına girer. Gümrük memurları, elinde Türk pasaportu olan ama Türkçe bilmeyen bu çocuğun durumunu çok ilginç bulur, giriş izni de hemen verilir.

Öykü uzun...
Küçük Nermin, İstanbul'da bir yandan Almanca dersleri verirken öte yandan Türkçe öğrenir. Mustafa Kemal'in parasız kıldığı eğitim olanaklarından yararlanır. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir. Gazetecilik yapar. Türkçenin arkasından İngilizce ve Fransızca da öğrenmiştir.

Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne asistan olur. Çağdaş siyaset biliminin Türkiye'ye girmesine öncülük edenler arasında yer alır. Gün olur, Türkçesinin bozuk olduğunu öne sürerek öğretim üyeliğinden atılmasını isteyenler çıkar.
Tükenmez bir enerji ve heyecanla, gençlere bir şeyler verme isteğini yitirmez. Uluslararası toplantılarda Türkiye'yi, Türk kadınını, Mustafa Kemal'i savunur, savunur, savunur...
Bir oğlu olmuş, adını da Mustafa Kemal koymuştur...
Prof. Nermin Abadan-Unat, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki son dersini bundan dört yıl önce verirken aralarında benim de bulunduğum bir grup eski öğrencisi de sınıftaydı.
Kimisi profesör, kimisi doçent, kimisi çiçeği burnunda araştırma görevlisi. Deniz Baykal da sonradan yetişmişti.
Son dersin sonunda, nefes bile almaya korkarak dinlediğimiz yukarıdaki yaşam öyküsünü anlattı bize...
Ve sözlerini şöyle noktaladı:
- Ben yurdumu kendi irademle seçtim. Mustafa Kemal olmasaydı, belki ben de olmazdım.
Niçin Kemalist olduğumu, öyle sanıyorum ki artık anlamışsınızdır...
Çok etkilendiğim bu öyküyü yazdığımda, sonunu söyle bağlamıştım:
'Bu sözleri, parası olanlara Bilkent'i, olmayanlara Süleymancı yurtlarını gösterenlere adıyoruz...
 
Bakıyorum da aradan gecen zamanda, ne Nermin Hoca'nın öyküsü güncelliğini yitirmiş,
ne de benim altına düştüğüm not...
Tıpkı giderek daha güncel, daha gerçek, daha anlamlı olan Mustafa Kemal'in kendisi gibi! .."
Bazen küçük bir hayat hikâyesi, binlerce kitaptan çok daha fazla şey anlatır.
**Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 1990