zekeriya tümer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zekeriya tümer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2017 Cumartesi

"RUMLARIN (Kıbrıs Grekleri) İNSAN HAKLARI ÇİRKİNLİĞİ" Prof. Dr. Ata ATUN

RUMLARIN İNSAN HAKLARI ÇİRKİNLİĞİ
 Prof. Dr. Ata ATUN
Rumlar, “Kıbrıs adasında egemen olan benim. Ben ne dersem o olur ve de olmalıdır. Kıbrıslı Türklerin hiçbir hakkı yoktur” havasında 1960 yılından beridir.
Bunun son örneğini de, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı çerçevesinde KKTC’de bu yıl 19'cusu organize edilen Uluslararası Çocuk Festivali'ne katılmak için Larnaka Havalimanı'na gelen Sırbistan çocuk gösteri grubunun, KKTC'ye geçmelerine izin vermemekle ve buna ilaveten de hepsini topluca özel bir uçağa doldurup geri göndermekle ortaya koydular.
Aramızda, kendilerini “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” diye tanıtan kişilerin Rum yönetiminin bu davranışını niye çıkıp protesto etmediler hiç anlayamadım doğrusu. Bu Sırp çocuklar “Türkçe konuşan Kıbrıslıların Çocuk festivaline katılmak için gelmişlerdi. Rumca konuşan Kıbrıslıların bu çocuklara izin vermemelerini protesto ederiz” diye gazeteler boy boy ilan verip, başka zaman yaptıkları gibi sokaklara inip protesto etmeleri gerekirdi ama ağızlarından ne bir ses çıktı, ne de bir protesto pankartı taşıyıp Rum Yönetimi aleyhine gösteri yaptılar. Bu mezhebi belirsiz güruhun bugüne değin Rumları protesto ettiğini ben hiç görmedim. Varsa yoksa hep Türkiye’yi be Türkleri protesto etmeyi biliyorlar, ama iş Rumların Türklerin aleyhine yaptıklarına gelince, Rumları protesto etmek nedense akıllarına ve işlerine hiç gelmiyor. Ne de olsa bunlar “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” ve “Rumca konuşan Kıbrıslıları” kınamak veya da protesto etmek kitaplarında yazmaz. Zaten bunlar bir gün ölünce de “Angolem Cumhuriyeti” toprakları içinde yer alan “Kıbrısça konuşan Kıbrıslılar Mezarlığı”na gömüleceklerdir herhalde!
İnsan hakları konusunda şampiyon olduğunu iddia eden ama bir siyasi hitap toplantısına katılan masum Türklerin üzerine köpeklerle saldırmayı “İnsan haklarını ihlal olarak saymayan” Avrupa Birliği’nin uyduruk üyesi Kıbrıs Rum Yönetimi de aynı yoldan yürüyor. Rumlara göre Kıbrıslı Türklerin hiçbir “insanlara layık hakları” yok ve olmamalıdır da. Bunun en güzel örneğini de KKTC’de düzenlenen Uluslararası Çocuk Festivali'ne katılmak için adanın Türk tarafındaki Ercan Havaalanına değil de Rum tarafındaki Larnaka Havaalanına gelmesini fırsat bilerek, ezelden beridir kafalarında ve içlerinde taşıdıkları Türk düşmanlığından kaynaklanan bağnaz düşüncelerle Sırp çocukların bu bayrama katılmalarını önleyerek ortaya koydular. 
Rum basınında, AB için yüz karası olan bu olaya detaylı olarak yer verilmemesi, Rum Yönetiminin kınanmaması ve protesto edilmemesi ise insan hakları açısından bir başka yüz karası uygulama. Kıbrıslı Türkleri ve Türkiye’yi hayali veya da uyduruk olaylarla suçlamak için ön sayfalarında manşetler atan Rum basını, bu olayı içerilere taşıyarak laf ola vermeyi tercih etti. 
Rum polisinin, KKTC’deki etkinliklere katılmak için Sırbistan’dan Güney Kıbrıs’taki Larnaka Havalimanına gelen 12 yaş altı cıvıl cıvıl 13 öğrenciden oluşan grubunu adeta terörist grubuymuş gibi göz altına alması, havaalanında saatlerce bekletmesi, KKTC’ye geçişlerini engellemesi ve sonra da “deport” yani sınır dışı etmesi kabul edilebilir bir davranış değildir ve içlerindeki Türk düşmanlığını, KKTC hazımsızlığını ortaya koymaktadır.
Rumların her zaman yaptıkları, kendilerini haklı göstermeye yönelik yalan ve çarpıtılmış açıklamalarını, Sırp yetkililerin yaptıkları açıklamalar net bir şekilde yalanlamakta. 
Sırp Büyükelçiliği görevlisi Dejan Bivolarevic, Rum yetkililerin, Sırp çocuk kafilesinin geçiş yapmasına izin vermediği yönünde resmi açıklama yaparken Sırp halk dansları grubu direktörü Dejan Tosic de hep beraber sınır dışı edildiklerini belirtti Sırp basınına.
Bize yakışan, bu Sırp çocukları ne pahasına olursa olsun Ercan Havaalanından KKTC’ye getirtmek ve onlara bu coşkuyu yaşatmak olmalıdır….

Hadi Cumhurbaşkanı Akıncı, bu görev sana düşüyor.

22 Haziran 2016 Çarşamba

BİR KIYAMET TABLOSU - Ahmet Kılıçaslan AYTAR

BİR KIYAMET TABLOSU
 Ahmet Kılıçaslan AYTAR
Uluslararası  dengeler ABD, Rusya ve Çin'in gerek ekonomik, gerekse siyasi alanda hem bölgelerinde hem de küresel bazda artan güçleri beraberinde yeni askeri ve ekonomik birliktelikler ortaya çıkarıyor.
*
Sovyetler Birliğini çevrelemek üzere bir askeri ittifak organizasyonu olarak kurulan Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO),
ABD'nin askeri stratejisini makul savunma sistemi, güne özgün nitelikleri, esnekliği ve etkili partnerliğe uygun olarak kabul etmesi ve Stratejik Konsepti'ni bu düzlemde belirlemesiyle,
ABD'nin küresel askeri organı haline gelmeye çabalıyor...
*
Rusya yaşam standartlarının oluşturulmasında ekonomisi ve geleceğini, lider ve bütün Avrasya'nın çekim merkezi olma yeteneğine bağlamıştır.
NATO'nun Füze Savunma sistemleriyle sınırları dibine yaklaşmasını ulusal güvenliğine tehdit kabul ediyor.
Rusya, ABD'nin tek kutuplu dünya düzenine karşı çıkmada uzak çevreyi kapsar yeni askeri doktrinini işletiyor.
Atlantik-Avrupa gerilim yükseliyor.
*
NATO kapsamında olmayan Çin'in küresel güç olmak hedefine karşı ABD, bu hedefe de odaklanmıştır.
Bu durum iki ülkenin üçüncü ülkelerle işbirlikleri geliştirmesine,askeri ağırlık ve etkinliklerini artırmasına neden oluyor.
Asya-Pasifik' te gerilim yükseliyor.
*
Yükseliyor ama gelişen teknolojik gelişimler nedeniyle askeri stratejiler de değişiyor.
Bugün askeri stratejide Akıllı Savunma Sistemi denilen ve manevra savaşlarına ağırlık verilen bir yöntem uygulanıyor.
Amaç; çatışma ile düşmanın gücünden sakınmak fakat düşmanın hızlı ve saldırgan biçimde zayıflıklarını ortaya çıkararak en fazla zarar verecek yerinden vurmak, fiziki ve moral olarak etkisizleştirmek ve yıkmaktır.
Tıpkı İsrail'in Filistin'de HAMAS'a uyguladığı gibi hedef düşmanın tüm güçlerini yok etmek değil, aksine etkili ve koordineli bir şekilde savaşmalarına engel olunmasıdır.
*
Ne ki, sistemin yüksek teknolojiye dayanması, alt sistemlerinin çokluğu ve karmaşıklığı, bakımı ve işletilmesinde rafine personel ihtiyacı çok pahalıya mâlolmasına neden oluyor.
Bu yüzden NATO'nun mali krizdeki üyelerinin savunma bütçelerinde kaynaklarını birleştirmesi, paylaşması, ulusal değil uluslararası çapta projelerde ortaklaşması gerekiyor...
*
NATO İttifakı üyeleri, toplamda 35 trilyon dolarlık bir GSYİH'ya sahiptir.
Ama üye ülkeler mali kriz, yetersiz rekabet, beraberinde tasarruf önlemleriyle ulusal savunma yatırımlarını azaltıyor.
Bu durum NATO'nun caydırma kapasitesini riske atacak düzeyde etkiliyor.
NATO savunması için yıllık olarak 700 milyar doları ABD'den olmak üzere sadece 1 trilyon  dolar harcanıyor.
*
Halbuki, sadece Rusya'ya karşı oluşturulacak yıllık 2,7 milyar dolarlık ek maliyetlerle varılabilecek  bir caydırıcılık gerekiyor.
Bu yüzden ABD, türlü felâket senaryolarıyla NATO üyesi ülkelerin bu düzeneğe katkısını teşvik ediyor.
Eh! Ek maliyetler dostunda düşmanın da maliyetlerini yükseltiyor, kapitalist ahlâkla birlikte insanlık çürüyor...
*
Her defasında ABD niyetini gizlemek için ilk saldırının Rusya'dan geleceği ilkesinden hareket ediyor.
İşte NATO, 06-17 Haziran 2016'da, Rusya ile bir askeri çatışma tehlikesini arttıracak şekilde,
Doğu Avrupa'da Polonya Silahlı Kuvvetleri'nin ev sahipliğinde stratejik, operatif ve taktik seviyede geniş çaplı bir askeri yığılmayı organize etmiştir.
*
Türkiye ile birlikte 24 ülkenin katıldığı operasyon, Rand Corporation'ın hazırladığı;
"Rusların saldırgan bir eylem olarak yorumladığı bir yanlış anlamanın ardından, Rus askerlerinin Baltık Devletleri'ne ve Polonya'ya girmesi;
NATO'nun bu duruma Doğu Avrupa'ya asker yığarak karşılık vermesi" senaryosuna dayandırılmıştır.
*
Operasyonda NATO'nun "savunmacı", Rusya'nın  "saldırgan ülke" olarak resmedilmesi dikkat çekiyor.
NATO,işbu "Anakonda Operasyonunda"  Rusya'nın karşısına onlarca ülkeyi dikiyor.
Rusya'nın nasıl kıskaca alınacağı, nasıl en fazla zarar verecek yerinden vurulacağını, nasıl fiziki ve moral olarak etkisizleştirilerek yıkılacağının pratiği yapılıyor...
*
Senaryoya göre Rusya, 36 ilâ 60 saat içerisinde üç Baltık ülkesi; Estonya,Letonya ve Litvanya'yı  işgal etmiştir!
Halbuki, Rusya'nın 2004'te kendi onayıyla NATO'ya üye olan üç eski Sovyet Cumhuriyeti üzerinde hiçbir askeri ya da ekonomik çıkarı bulunmuyor.
*
Operasyonda NATO'nun kara kuvvetlerini tümü üç Baltık ülkesi tarafından sağlanan 7 piyade taburu, 2 motorize piyade taburu ve 2 mekanize tabur oluşturuyor.
Uzmanlar söz konusu 11 Baltık taburunun - üç tugaya karşılık geliyor- kötü silahlandırılmış durumda olduğunu, 4 taburdan oluşan bir Rus mekanize tugayına bile karşı koyamayacağını  bildiriyor.
*
Saldırıdan 24 saat sonra, ABD'ye ait 2 hava indirme, 2 taarruz helikopter taburu ve 1 mekanize tugayın Baltık güçlerine eklenmesi öngörülmüştür.
Ayrıca 2 İngiliz hava indirme, Polonya'ya ait 2 tank taburu ve ABD'ye ait bir başka hava indirme tugayı harekete geçirilmiş,
Sonuçta NATO kara kuvvetleri toplamda dört ila beş tugaya dönüşmüştür.
*
Rusya ise 4 tank taburu, 5 mekanize piyade, 4 motorize piyade, 8 hava indirme ve 3 deniz piyadesi taburu, 3 ağır topçu, 2 ağır roket, 5 orta çaplı roket, 2 İskender güdümlü füze, 2 Tochka güdümlü füze, 6 adet  taarruz helikopter taburlarını bölgede yoğunlaştırma yeteneğindedir.
Böylece Rusya 10 ilâ 11 kara taburuna dönüşüyor.
Buysa güç dengesinin Rusya lehine 2,7'ye karşı 1 şeklinde oluşması anlamına geliyor...
Sonuçta Rusya'ya karşı gerçek bir direnişin ortaya konulamayacağı anlaşılıyor.
*
Ama ABD dur-durak bilmiyor...
Senaryo NATO'nun Litvanya'daki ABD'ya ait bir adet F-15 C uçak filosunu,2 adet çok amaçlı İngiliz Eurofighter Typhoon uçak filosunu,
İsveç'te bulunan F-15 C ve F-15 E bombardıman avcı uçaklarından oluşan bir uçak filosunu ve 6 adet A-10 kara taarruz uçağını,  ABD'nin 1 adet F-22 hayalet uçak filosunu ve Norveçin 1 adet F-16 filosunu,
Kuzey Denizindeki ABD uçak gemisinden 2 adet F-18 uçak filosunu,
İngiltere'de bulunan 1 adet F-15 avcı bombardıman filosunu,
ABD'den kalkacak bir adet uzun menzilli B-1B uçak filosunu,
Polonya'nın iki adet F-16 filosu ile bir adet MiG-29 filosunu,ABD ve Danimarka'ya ait uçaklardan oluşan iki F-16 filosu, Fransa'ya ait bir Rafale filosu ve Kanada'ya ait altı CF-18 uçağını da hesaba katıyor!
*
Bu güce karşı Rusya'nın kullanabileceği hava gücü 9 adet Su-27 uçak filosu, 2 adet Su-34 hafif bombardıman avcı uçağı filosu, 5 adet Su-24 hafif bombardıman filosu, 4 adet MiG-31 avcı uçağı filosu, 3 MiG-29 çok amaçlı uçak filosu, 4 adet Tu-22M3 ağır bombardıman uçak filosu olduğu bildiriliyor.
*
Nereden bakılırsa bakılsın, işbu "Kıyamet Tablosu" önünde,
Rusya Devlet Başkanı V.Putin, St. Petersburg Ekonomik Forumu'nda gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.
"ABD'nin Avrupa'da askeri varlığını arttırmasının nedenini bilmiyorum, ancak buna karşılık vermek zorunda kalacağımızı kesinlikle biliyorum.
Halbuki dünyayı tamamen farklı bir boyuta taşıyoruz.
Ama dünyadaki güç dengesini korumak bizim için de önemli.
ABD, Doğu Avrupa'ya 500 km. kadar uzaklıktaki bir hedefi etkileyebilen füze savunma sistemlerini yerleştiriyor.
Fakat teknoloji gelişiyor, bir yıla kadar ABD'nin ne zaman 1000 km. hatta daha uzun menzilli yeni bir füze alacağını biliyoruz.
O andan itibaren de bizim nükleer gücümüzü tehdit etmeye başlayacaklar" diyor...
*
Ya da Rus Genelkurmay Başkanı V.Gerasimov; Suriye'deki durumu yokuşa sürmekte olan ve Rusya'yı zor durumda bırakmaya hedefleyen ABD' ye çıkışıyor;
"Rusya'nın sabrı tükeniyor" diyor.
*
Bütün göstergeler bir çok kıtaya yayılabilecek yıkıcı bir savaşa işaret ediyor.
ABD'nin silahlanma yarışını körüklemesi,
Ya da Baltık ülkelerinden Rusya'ya sürpriz  bir saldırı düzenleyerek çatışma fırsatı kollaması yerine,
1-Rusya ile diyalog kurması,
2-Halkları da -yeter artık- bıktırmamaya özen göstermesi gerekiyor.
22.6.2016
Ahmet Kılıçaslan AYTAR

ahmetkilicaslanaytar@gmail.com

23 Mayıs 2016 Pazartesi

DÜN MISIR, BUGÜN TUNUS, YARIN TÜRKİYE ::: Ahmet Kılıçaslan AYTAR

DÜN MISIR, BUGÜN TUNUS, YARIN TÜRKİYE
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
Bugün Tunus'ta, Müslüman Kardeşler'den esinle kurulan ve Arap Baharı'nın ardından 2011'de iktidara gelen Nahda Hareketi'nin, 
"İslami dava faaliyetleriyle siyasi parti faaliyetlerini" birbirinden ayırmayı tartışacağı Genel Kongresi yapılıyor.
Hareketin Lideri Raşid el-Gannuşi, "Depreme benzeyen bir devrim sonrasını yaşıyoruz.
Böyle durumlarda sürekli değişen bir durum devam eder ve son şeklini alamaz.
Bugün, siyasi partinin dini alanda vesâyet sağlamasının bir yararının olmayacağından bahsediyoruz.
Dini alanın da siyasetle ilişkili olmasının bir faydası olmayacaktır. Tunus'ta siyasal İslam'a yer yok. Tunus artık bir demokrasidir " diyor...
Kongrede, Gannuşi'nin açıklamaları doğrultusunda kararlar alınması bekleniyor...
*
Türkiye'de de TBMM Başkanı İsmail Kahraman, lâiklik konusunda tartışılacak açıklamalarına devam ediyor.
Daha önce "Yeni anayasada lâiklik maddesi olmamalı. Anayasa dindar olmalıdır " sözleriyle gündeme gelen İ.Kahraman bu kez, "Lâiklik cumhuriyetin temel esaslarından değildir" diyor...
Gerekçesi daha önceki, "Lâikliğin yeniden tanımlaması gerektiğine vurgu yaptım. 
Anayasa'nın dindar olması beyanındaki kastım; hiç bir ayrım yapmaksızın, din ve vicdan özgürlüğünün Anayasa'mızın lâfzı ve ruhu ile güvence altına alınmasını sağlamayı temin etmektir. Lâikliğin tarifi ve tatbikatı yeni anayasada olmalıdır" açıklamasıdır...
*
Peki ama Tunus ve Türkiye'de yapılmak istenen lâikliğin tarifi ve tatbikâtı arasında nasıl ilişkiler bulunuyor?
*
100 yıl önceki Sykes-Picot anlaşmasının tamamlayıcısı olan "Arap Baharı" adımının temel hedefi;
Batı emperyalizminin kendisine küresel güç ve İsrail'e güvenlik sağlamayı temin etmekti.
Türkiye ve Osmanlı'nın ardından oluşan devletlerde İslami hareketler vasıtasıyla kurulacak İslam Birliğinin oluşması,
Birliğe dönüşüm sürecinde ülkelerin ekonomik ve sosyo-politik değişkenlerinin birbiriyle etkileştirilmesiyle zayıflatılmaları,
Böylece sağlanacak maksimum kârın küresel ekonomiye ilişiklendirilmesidir.
*
Tunus ve Mısır'da diktatör deviren protestocular daha fazla özgürlük, adil seçimler ve yolsuzlukların son bulmasını talep ettiler.
Önce protestocuların çoğunluğu lâik ve liberal kesimdendi ama bu kesimler bir ideoloji geliştiremediler.
Çünkü bireyle devlet arasında aracılık yapan sivil toplum kuruluşlarının;
Ne kuvvetler ayrılığına dayanan demokrasinin savunulmasında,
Ne bireysel hakları güvence altına alınması için zorlayıcı politikaların oluşturulmasında,
Ne de devlet otoritesinin istismarını kısıtlayıcı birikimleri ve gücleri vardı...
*
Türkiye'de de lâik ve liberal kesim tıpkı Tunus ve Mısır'daki protestocular gibiydi.
Onların serüveninde de bireyle devlet arasında aracılık yapan sivil toplum kuruluşlarının birikimi ve güçleri kalmamıştı.
Burada ve oralarda en organize olanlar özgür akıl ve özgür iradeyi kısıtlayan, o yüzden ifade ve düşünce özgürlüklerinin daha çok kısılmasını amaçlayan, otoriter rejimleri öngören İslamcı kuruluşlardı.
Onlar da Batı'nın demokratik hukuk devletine giden zahmetli yoldan geçerken edindiği yaşam kültüründen ve demokratik geleneklerden yoksundular rağmen Türkiye'de, Tunus ve Mısır'daki sözde devrimi sahiplendiler...

*
Çünkü Türkiye'de Kemalist Devrim'in dinamiğinde, Türklere ilk kez din ve vicdan özgürlüğü tanıyan 1924 Anayasası, sonraki yıllarda değişe değişe;
1945'te "Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve Devrimcidir" maddesine ulaşmıştı.
Rağmen İsmet İnönü, çok partili demokrasiye geçilirken bu ilkeyi Anayasa'dan ziyade CHP'ye mâletti.
O yüzden Türkiye'nin anayasal açıdan tartışması Kemalist ilkeler, mesela lâik bir devlet oluş üzerinde keskinleşti.
Bir kutupta Kemalist bir esas olan ve nihai amacı dini  bireyselleştirmek ve kamusal hayatta görünürlüğünü sınırlamak anlamında dayatmacı lâiklik,
Diğer kutbunda merkez sağ partilerin sahip çıktığı devletin çeşitli dinlere karşı tarafsızlığı ve dinin kamusal alanda görünürlüğüne izin veren pasif lâiklik tartışmalarına sürüklenildi...
*
Sonra...en özgürlükçü 1961 Anayasası'nda, Türkiye Cumhuriyeti "İnsan haklarına dayanan, milli demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir" noktasına gelindi...
Özgürlük ortamına  rağmen Meşrutiyetler döneminde Mithat Paşa, Namık Kemal, Talât Paşa'lardan emperyalizme karşı ezilen bir ulusun devriminde Atatürk'ün devrimlerinden yükselen, Cumhuriyet vatandaşlarının bir bölümünün düşüncesini ve karakterini oluşturan "CHP'lilik Duruşu";
Giderek emperyalizmin sol ayağını temsil eden ve  Atatürk devrimlerini reddeden Sosyal Demokratların saldırısına uğradı...
1960'larda demokratik solcu Bülent Ecevit, Kemalist Devrimin bir üstyapı devrimi olduğunu, yüzeysel gelişme ve çağdaşlaşma sağladığını, devrime tanışık olmayan halkın demokratikleşme talebini 1946'da kazandığı yönündeki karşı devrimci ve popülist savından geliştirdiği Ortanın Solu politikasıyla birlikte,
Hiçbir eleştiri süzgecinden geçilmeden Kemalist Devrimin inkârına ve Sosyal Demokrasiye yönelindi...
Ecevit bu kadarla yetinmedi, Müslüman Kardeşler Örgütü vasıtasıyla Necmeddin Erbakan ile koalisyon hükümeti de kurarken, "Milli Görüşü" devletle hemhâl etti...
*
1961'e tepki olarak hazırlanan 1982 Anayasası, bir öncekinin aksine daha kısıtlayıcıydı ama lâiklikliği korudu.
Hatta Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâplarını da...
Laiklik milli, demokratik ve sosyal hukuk devletinin ayrılmaz bir parçası olarak devletin nitelikleri arasında sayıldı...
Ne ki,bu sırada  emperyalist örgütler İslam Birliği'nin global askeri, politik, ekonomik ve kültürel planlamalarını yapıyor; Bu kanaldan  Müslüman toplumları her noktasında yalama ederek İsrail'in itikadi hedeflerine yol açıyordu..
*
Nitekim 70'li yıllara gelindiğinde İslamcı hareketlere soyunan herkes, devletin gözü önünde,
Önce Müslüman Kardeşler'in Dünya Müslüman Gençlik Teşkilatı (WAMY) tornasından geçiyordu.
Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Numan Kurtulmuş, Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin, Kadir Topbaş, Beşir Atalay, Abdülkadir Aksu, Ali Coşkun, Hüseyin Çelik,Taner Yıldız, Abdurahman Dilipak, Necati Çetinkaya ve değişik ülkelerde İslamcı hareketlerin liderliğine soyunacak isimler,
Suudi finansmanı ve WAMY vasıtasıyla birbirlerine tanıştırılıyor, bir güzel kaynaştırılıyor ve ayara çekiliyorlardı.
İslam Birliği'nin yapısını ise Suudi sermayesinin en büyük örgütü olan, Vahhabi cemaat ve tarikat holdinglerinden oluşan İslam Dünya Birliği- RABITA "Rabitat-ül Alem-ül İslam" oluşturuyordu.
Amacı Müslüman ülke rejimlerinin "İslâmcı" kurallara göre olmasını sağlamak, çeşitli ülkelerden yetiştirilen  İslâmcı misyonerlerle İslam Birliğini kurmak ve korumaktı.
*
TBMM Başkanı İsmail Kahraman bütün bu süreçlerin öndeki figürlerinden biriydi...
Üstelik Türkiye'de de lâik ve liberal kesim tıpkı Tunus ve Mısır'daki protestocular gibiydi...
CHP'de sosyal demokrat Deniz Baykal, bugün YCHP'yi inşa eden ve entellektüelizmi sıfır olan Kemal Kılıçdaroğlu'nda, elbette"CHP'lilik duruşu" olamazdı.
Nitekim bu süreçte Kemalist sivil toplumun da birikimleri ve gücü giderek tükendi.
12 Eylül 1980 darbesinin bıraktığı aralıktan sızan Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen'in peşlerine taktığı Arap ülkelerinde Müslüman Kardeşler Örgütü ve benzerleriyle,
İslam'ın siyasal sistem dışına itilmiş olması halinin toplumsal istikrarı sağlamadığı, ceberrut yönetimlerin varlıklarını sürdürmek için ülke dinamiklerini tükettiği tezleri,
ABD'nin Orta Doğu'daki çıkarlarına güvenlikli bir bölge oluşturmanın ve İsrail'in itikadî hedeflerine tam olarak uyduğu anlaşılınca, taşeron kesildiler...
*
Ne ki, Mısır'da tam bir şeriat devleti oluşturulmaya yönelmişlerdi ki;
Küresel emperyalizm geç de olsa, İslamcılığın demokrasi ile bir ilgisinin olmadığını,
İslamcılığın ülke ekonomilerini rekabetçi baskılara dayanabilecek bir ekonomi varlığı içinde tutmasının olanaksız olduğunu, İslamcılığın sürekli olarak cihatçı yetiştirdiğini,
İslamcılıkla Mısır devletinin ilâ nihaî bir şirkete dönüşemeyeceğini anladı...
*
Bugün Mısır Anayasası; İslam'ın devlet dini olduğu belirtiliyor ama tüm inançların özgürlüğü vurgularken,hiçbir siyasi partinin din esasına bağlı olamayacağı da kaydediyor.
Müslüman Kardeşler örgütü ve benzerlerinin siyaset yapması engellenirken, İslami bir gündem ile devlet idaresi arasına engel konmuştur.
Nitekim Tunus'ta da Nahda lideri Raşid el-Gannuşi, şimdi benzer yoldan yürüyor.
*
Bu süreç Türkiye'yi de yakından ilgilendiriyor.
*
Türkiye'den İslam coğrafyasında vizyona konan, barışın ve adaletin dini inanışlar üzerinde inşa edilmesine dayanan ve sadece ekonomi değil, siyasal, kültürel ve sosyal boyutlarında bütün etnik yapıları da İslam ümmeti potasında algılayan "Siyasal İslamcılık"; 
Mısır ve Tunus örneği doğrultusunda yeni anayasasında lâikliği;
Bir yanda, toplumsal hayatın bir bölümünde dini motifleriyle bezeli tarikatlar, cemaatler ve dini kurumlarla,
Öte yanda, devletin bu toplumu küresel siyasi ve ekonomik kriterler dengesinde tutacağı bir bileşkede oluşmayı bekliyor.
*
Lâiklik; tam bağımsızlık ilkesini, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu da içeren Cumhuriyet rejiminin özü, niteliği ve en değerli dayanağıdır. 
23.5.2016

12 Nisan 2016 Salı

Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın Konuşmaları ve “SUÇ İTİRAFI”

“SUÇ İTİRAFI”
Rifat SERDAROĞLU
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarını, sinirlenmeden, ifade bozukluklarına aldırmadan, küfür ve hakaretleri duymazdan gelerek izler ve dinlerseniz hemen hemen tamamında “suç itirafları” bulabilirsiniz. Açıklamaya çalışalım;
Erdoğan, Polis yetkilerine Saray’da yaptığı konuşmasında şu itiraflarda bulundu;
“Emniyet teşkilatımızda bu dönemde fiziksel ve zihinsel bir yeniden yapılanma sürecine girdik. Bu süreçle birlikte şu yapının veya şu şahsın değil, ülkenin ve milletin emrinde olan, adeta yerli ve milli yeni bir polis teşkilatı inşa ediliyor…”
-Erdoğan’ın dediğine göre, 2002- 17/25 Aralık 2013 arasında Polis Teşkilatımız, Cemaatin ve Fethullah Gülen’in emrinde idi.
-2002- 17/25 Aralık 2013 arasında Polis Teşkilatı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve Türk Milletinin emrinde değildi.
-2002- 17/25 Aralık 2013 arasında Polis Teşkilatımız “Yerli ve Milli” değildi.
AKP 2002 yılında “Tek Başına” iktidar oldu.
14 senedir, Yasama-Yürütme-Yargı ellerinde. Kendileri söylüyor ve ısrar ediyorlar! (AKP MV Galip Ensarioğlu-Prof. Burhan Kuzu)
AKP’de tek hâkim, tek güç Erdoğan’dır.
Erdoğan’ın istemediği bir kanun- bir atama yapılamaz. İstedikleri “Emirdir.”
Fetö’cü Polis Müdürleri, gerek Türk Ordusuna gerekse Erdoğan muhaliflerine yapacakları her kumpastan önce, Erdoğan’dan “OLUR” almışlardır.
Ayrıca operasyonun her anında kendisine bilgi vermişler ve tıkandıkları anda ondan destek almışlardır…
Bu yazılanların gerçek olmadığını iddia edecek bir kişi, tek kişi var mı?
Bu gerçekten yola çıkarak, şunu söylemek mümkündür;
Erdoğan, 2002 yılından sonra Cemaat ve Hocaefendisi ile yaptığı anlaşma ile Türk Polis Teşkilatının en önemli birimlerine Cemaatçilerin yerleşmelerine onay vererek suçişlemiştir. Erdoğan’ın sözleri “Suç İtirafıdır…”
Erdoğan’ın ve Aile fertlerinin sahip çıktıkları ve destekledikleri ENSAR VAKFI’NIN yasadışı evleri ve kurslarında, 2002- 2016 yılları arasında yaşları 9-14 olan erkek çocuklara, bazı öğretmen geçinen kişiler tarafından tecavüz edildiği ortaya çıktı!
Toplum çok ciddi tepki verdi. Doğal olarak muhalefet liderleri de eleştirdiler.
Bu korkunç olayın sorumlusu olan Bakan Ramazanoğlu, kaçak kursları- kaçak evleri ve Ensar Vakfını suçlayıp, tecavüze uğrayan çocuklarımızı koruyacağına şunları söyledi;
“Münferit bir olayı genelleştirip, HAYIRLI HİZMETLER” yapan Ensar Vakfını suçlamak insafsızlıktır.”
Karaman Valisi- İl Milli Eğitim Müdürü- Emniyet Müdürü- İl Jandarma Komutanı gibi yöneticiler, olaydan yeni haberleri olduğunu, Karaman’da mevcut Ensar Evlerini hiç duymadıklarını söylediler!
Karaman İlinin merkez nüfusu 240 bin civarındadır. Bu küçük ildeki yüzlerce evden haberi olmayan bu yöneticiler, sırtlarını kime dayıyor kimden güç alıyorlar?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını sabırla dinleyince, kimden destek aldıklarını anlamış olduk! Erdoğan da, aynen Bakanı gibi tecavüzcüyü ve çocuklarımızı koruyamayan Ensar Vakfını suçlayacağına, muhalefet liderlerinin bir sözü yerine olayı saptırmaktaki hünerini kullandı…
Değerli Okurlar;
Yıllardır yazıp söylüyoruz!
Ensar Vakfının kaçak evleri ve kaçak kurslarında yaşanan korkunç olayların misliyle fazlası, sayıları binlerce olan köylerimizde, AKP nin göz yummasıyla faaliyet gösteren kaçak kurslarda yaşanmaktadır.
Üç-beş oy uğruna küçücük çocuklarımız ruhen-aklen-fiziken tecavüze uğramakta ve IŞİD gibi terör örgütlerine militan olarak yetiştirilmektedirler…
Bu olayların siyasi sorumlusu, T.C Devletini ve AKP’yi tek başına yöneten Erdoğan ve yakın çevresidir. Tarihe ve Sayın Savcılarımıza not düşmek için bunları yazdım. Böyle biline…
Gerçi şehit cenazesi geçerken, lokantada oturmaktan utanmayan aşağılık insanların bulunduğu bir toplumun umurunda olur mu, işte orasını da ben bilemem…
Sağlık ve başarı dileklerimle 11 Nisan 2016
Rifat Serdaroğlu

16 Mart 2016 Çarşamba

ULUS BİLİNCİ OLMAZSA… Nusret KEBAPÇI, Gazeteci-Araştırmacı, Yazar

NUSRET KEBAPÇI
ULUS BİLİNCİ OLMAZSA!…
Nusret KEBAPÇI
Hepimizin bildiği gibi Ankara’da patlayan son bomba olayını da sayarsanız bu bir yıl içinde ülkede patlayan 6. bomba oluyor…
Ve her bomba olayından sonra yaşananlar da giderek alışıldık hale gelmeye başlıyor…
Önce çok sert tepkiler, haykırmalar yaşanıyor…
Sonra da terörün yaşandığı yere çiçek koyma, saygı duruşu veya zaman zaman atıldığı gibi kahrolsun terör sloganı her zamanki yerini alıyor
Peki sizce sosyal medyada olup bitenlerde dahil olmak üzere toplum olarak terörün amacını…
Hedefin ne olduğunu gerçekten sorguluyor muyuz?
Bence hayır
Genel bir teröre hayır kampanyasından daha ötesine ne yazık ki geçilemiyor…
Durum böyle olunca ne buna yol açan politikalar tartışma konusu yapılıyor…
Ne de gereken önlemleri almayıp istihbarat zaafı yaratan yetkililer…
Aslına bakarsanız bizde böyle bir anlayış var, herhangi bir kurumda hatta bir okulda öğrencinin burnu kanasa bile sorumlular aranırken…
Yaşanan 6 bomba olayıyla ilgili olarak ne sorumlu kişi bulunuyor…
Ne de güvenlik zafiyeti.
Hafızamızın zayıflığını çok iyi bildiklerinden olsa gerek hiç kimse yapılanlardan çıkarılması gereken dersle falan ilgilenmiyor…
Genelde de olay çoğu zaman olduğu gibi unutulmaya terk ediliveriyor…
Aslında şunu baştan söylemek gerekiyor, öyle kendiliğinden birileri akıllarına estiği için falan terör yapmaz…
Yapamaz…
Çünkü bilinir ki tüm terör örgütlerinin büyük devletlerin gizli servisleriyle doğrudan olmasa bile dolaylı ilişkileri vardır.
İşte terör…
Bu büyük devletlerin politikalarına karşı durmaya çalışan…
Veya onun istediği gibi davranmayan…
Sözünü dinlemeyen devletlere mesaj vermek amacıyla yapılır…
Hem bu tür olaylarda teröristin kimliğinin çok fazla bir önemi de yoktur…
Çünkü…
İlgili istihbarat örgütleri, eylem yapılması düşünülen ülkeye ya da yöneticilerinin siyasi görüşüne göre değişik birçok örgütü görevlendirebilir…
Bu nedenle teröristin kimliği de toplumu yanıltmak veya farklı bir algı yaratmak için pekala kullanılabilir…
İşte sözün tam burasında tamam da bizde neden patladı diye sorabilirsiniz?
Belki pek çok neden de sayılabilir ama bence asıl neden…
Mevcut hükümetin uyguladığı yanlış ve mezhepçi politikalardır denilebilir…
İsterseniz konuya şöyle yaklaşalım…
2002 yılında neredeyse sıfıra inmiş bir terör ve eylem yapamaz hale gelen örgütünü…
Tekrar
“Birlik, barış, kardeşlik…”
“Açılım…”
“Çözüm süreci “adı altında kim palazlandırdı?
Güç toplamasına hizmet etti…
Askerin, polisin elini kolunu bağladı…
Peki, biz şimdi uzaklardan PYD’yi top ateşine tutuyoruz ya…
Sahi; liderleriyle yakın zaman kadar görüşen…
Ağırlayan…
Fikir alıverişinde bulunan kimdi?
Herhalde aksakallı dede değil.
Peki;
Ya üslere doldurduğumuz ABD askerlerine ne demeli…
Daha gelir gelmez üstelik çok net olarak…
“PYD’ ye daha yakından yardım etmek için geldiklerini” en yetkililerinin ağzından bile söylemediler mi?
Doğrusunu isterseniz bu kadar yanlışlığın içinde olunmasının ancak bir nedeni bulunmaktadır…
O da bizi yönetenlerin Türkiye’nin genel çıkarlarını savunabilecek ulus bilincini taşımadıkları…
Demek istediğim…
Eğer kafanızda…
Ulus diye bir kavram…
Ulusal bir bakış açısı bulunmazsa…
Her ne yaparsanız yapın…
Farkında olmadan varacağınız yer emperyalizmin piyonu olmaktan daha ötede bir yer olmayacaktır…
***
15–03–2016
Nusret KEBAPÇI

19 Ocak 2016 Salı

Temerrütte mi düştük?, Bülent ESİNOĞLU

Temerrütte mi düştük?
Bülent ESİNOĞLU
Borçlarımızı ödeyemez duruma düşmeye temerrütte düşmek denir. Böyle ekonomik terimler herkes anlamasın diye ya İngilizce söylenir, ya da Arapça…
Merkez Bankasında, 28 milyar net, 90 milyar dolar bürüt rezerve kalmış. 200-230 milyar dolar, hemen ödenmesi gereken borçları, 28 milyar dolar ile ödeme imkânımız yok.
Başka bir şekilde söylersek iflas ettik.
Artık Bütçenin Net Hata Noksan kaleminde de, fazlalık çıkmıyor. Çıksa da çok az. Milyon dolarlar mertebesinde. Çok sevdiğimiz Suudi Arabistan da, artık kendi derdine düştü sayılır.
Zaten 750-800 milyar liralık bir ekonomiyi, 90 milyar dolarla garanti altına almanız. Ve bu nedenden ötürü, yeniden borçlanmanız zor görünüyor.
Hadi buna iflas ettik demeyelim de; 
Merkez Bankası piyasayı düzenleme yetisini tamamen kaybetti diyelim.
Neresinden bakarsanız bakın, nasıl tanımlarsanız tanımlayın, ulusal pazarlarımız yabancıların kontrolünde… Onlar sıcak para getirirse büyüyoruz. Sıcak para gelmezse, küçülüyoruz.
Borçları ödemek için yeni ve yüksek faizli (%11,23)  borç bulmanız gerekiyor. Eğer jeopolitik riskler bu şekilde yükselmeye devam ederse, daha yüksek maliyetlerle borçlanmak zorunda kalacağız.
Elin oğlu sadece alacağımız faizin borcunu yükseltmekle kalmıyor. Bir de siyasi tavizler istiyor. Mesela PKK ile mücadele etme, müzakere et diye. Anayasayı değiştir. Bununla da yetinmiyor. Belediyelerin suyunu özelleştir. Hava alanlarını bana ver. V.s.
Neden dışarıdan sermaye bulamazsak büyüyemiyoruz. Neden bizim tasarruflarımız, bizim büyümemize yetmiyor?
Neden sürekli teknoloji açığı veriyoruz? Ve bu teknolojiler için büyük bedeller ödüyoruz?
Sanayimiz neden dışa bağımlılıktan hiç kurtulamıyor?
Neden bizim zenginimiz, bizim ülkemize yatırım yapmak yerine başka ülkelere yatırım yapıyorlar?
Milli servetler neden yabancı ortaklı firmaların elinde birikiyor? Ve Türk ekonomisi bu yabancı ortaklı sermayenin kararlarına terk ediliyor?
Ekonomiyi yönetenlerin siyaseti yönetmediğini mi sanıyoruz?
Kendi yağımızla kavrulmayı neden ayıp sayıyoruz?
Bizim olmayan paraları alarak neden kendimizi yabancıların insafına bırakıyoruz?
Türk halkı çok mu tembel, üretemiyor mu?
Yoksa ürettiklerine birisi baştan el mi koyuyor?
Yoksa Türk zengini Türk mü değil?
Neden hiçbir komşumuz ile doğru dürüst ticaret yapamıyoruz? Hep mi komşularımız kabahatli?
Yukarda anlattığım, düzenden beslenenler, bu düzen değişmesin diye, halkımızı enformasyonla zehirliyorlar.
Zehirlenen halkımız seçim zamanları geldiğinde, beyninin ortasına yumruk almış boksör gibi yere yığılıyor.
Çare planlı üretim ekonomisidir. Mustafa Kemal’in denenmiş sınanmış, yanlış olmadığı anlaşılmış olan yoludur.
Gönderen: Vedat KÖLE

15 Ocak 2016 Cuma

DÜŞÜNME ZAMANI _ Rifat Serdaroğlu

DÜŞÜNME ZAMANI
Rifat Serdaroğlu
Şimdi, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Türk Milletini seven herkesin düşünme zamanıdır. Türkiye’yi sevmiyor olabilirsiniz, ama kendinizi-çocuklarınızı seviyorsanız, sizin için de düşünme zamanıdır. Hem de enine-boyuna iyice düşünüp, sonra da süratle eyleme geçmek zamanıdır.
-Bir arada barış ve huzur içinde yaşamak istiyor muyuz?
-Çocuklarımıza, çağdaş, hür, fırsat eşitliğinin var olduğu, güçlü sosyal devlet ve demokrat parlamenter bir düzen bırakmak istiyor muyuz?
-Çocuklarımızın, Irak-Suriye’deki çocukların içinde bulundukları şartlardaki
gibi mi yoksa Almanya-İngiltere’deki çocukların sahip oldukları şartlar gibi mi yetişmelerini istiyoruz?
-Herkesin inancını özgürce yaşadığı, kimsenin kimseyi inancından-etnik kökeninden dolayı rahatsız etmediği, çalışanın hak ettiğini aldığı bir toplumda yaşamak istiyor muyuz?
Eğer istiyorsak, bunları gerçekleştirebilmenin tek yolunun da siyasetten geçtiğini bilmemiz gerekir.
Seçtiğimiz ve ülke yönetimini teslim ettiğimiz siyasetçiler ehil ve namuslu kişilerse, ülkemiz yukarıdaki şartlara kavuşur, bizler de rahat ederiz.
Seçtiğimiz siyasetçiler, kendi çıkarlarını düşünen-ham-yabancıların piyonu olacak kadar zayıf kişiler olursa, geleceğimiz nokta, 2016 Ocak ayı Türkiye’si gibi olur…
Siyasette mucize yoktur, başarmak için çok çalışmak zorundasınız.
Siyasette başarının yerini hiçbir mazeret tutamaz. Yapamadıysanız gideceksiniz. Ben geldim ama gitmem, diye düşünen sapkın siyasetçiler olursa, lütfen tarihe baksınlar. Nasıl süpürüldüklerini göreceklerdir.
Türkiye’nin bugünkü durumunun tek sorumlusu AKP ve onun mutlak sahibi, Erdoğan’dır.
14 senedir Türkiye’yi Erdoğan yönetiyor. Irak-Suriye-Rusya politikaları, Erdoğan’ındır.
Cemaat denen "Terör Örgütünü" Türk Devletinin içine sokan Erdoğan’dır.
Türk Ordusunun Komuta Heyetine Cemaatin Kumpas kurmasını görmeyen, Erdoğan’dır.
Oslo-İmralı-Kandil’de PKK ile yapılan görüşmelerde emir, Erdoğan’ındır.
"Çözüm Politikası" denen saçmalığın sahibi, Erdoğan’dır. Vazgeçen de Erdoğan’dır.
Bombalar-silahlar şehirlerimizde depolanırken, hendekler-tüneller kazılıp, mühimmat depolanırken Valilere "Bunlara dokunmayın" emrini verdirten Erdoğan’dır…
Şimdi, Türk Milleti olarak, Erdoğan ile ilgili olarak düşünme zamanıdır.
Eğer hala Erdoğan’la ve onun ucube demokrasi anlayışı ile devam etmek istiyorsanız, ülkede bundan sonra olacaklardan sizler de sorumlusunuz demektir.
HDP denen parti, Bölücü PKK Narko-Terör örgütünün sözcüsüdür. Mutlak sahibi Öcalan’dır. Bunların bu tutumlarıyla Türkiye’ye verebilecekleri olumlu hiçbir katkıları olamaz. Özellikle Kürt kökenli vatandaşlarımızın, bu konuda çok iyi düşünme zamanıdır.
MHP, ülke yangın yerine dönmüşken koltuk kavgasının verildiği, Bahçeli’nin hala ve ısrarla AKP’ye destek vermeye devam ettiği, yönetim değişikliği olmazsa ilk yapılacak seçimde baraj altında kalacağı kesin olan bir partidir.
Milliyetçilerin düşünme, hem de iyice düşünme zamanı geldi de geçmek üzere!
CHP, kendi seçmeninde birliği sağlayamadı ki tüm seçmenden oy alabilsin! Telaşla, Atatürk düşmanlarından Kürtçülere, Cemaatçilerden sağ partilerde dikiş tutturamayan eli-kolu uzun adamlara kadar bir sürü işe yaramaz insanı topladı. Gökteki yıldızlara kadar her şeyi vaat ettiği halde Türk Milletinin derdine çare olacak oy alamadı. Olacak gibi de görünmüyor…
İşte bu sebeplerden "Düşünme Zamanı" dedim...
Türk Milleti ve Türk siyasetini yönlendirme yeteneğine sahip vatanseverlerin şapkalarını önlerine koyup, iyice düşünme zamanıdır.
Türk Milleti ya kendi partisini kuracak ve kaderine el koyacak, ya da 2016 sonbaharında yapılması hesaplanan bir seçimde TBMM’ye 2 partinin girmesini seyredecek.
Sonrası mı? Sonrası yok ki zaten!
Vatan’ın kıymeti o zaman anlaşılacak ama iş işten geçmiş olacak…
Sağlık ve başarı dileklerimle 15 Ocak 2016
Rifat Serdaroğlu: 
------------
“Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir.”
Mehmet Akif ERSOY

29 Aralık 2015 Salı

Avrupa Birliği (AB+ABD) 2016 yılında dağılacak mı?, Aydın FINDIKÇI

Avrupa Birliği 2016 yılında dağılacak mı?
Aydın FINDIKÇI
2015 yılının son günlerine Alman kamuoyunda siyasi partilerin etkinliklerinde ve akademik çevrelerin söylemlerinde en fazla öne çıkan konu‚ mülteci krizine çözüm bulamayan Avrupa Birliği (AB) dağılır mı? sorusu idi.
Almanya'da 2015 yılının kelimesi olarak kabul edilen "mülteciler“, AB üyesi ülkelerin birbirleri ile ilişkilerinin, birbirlerine karşı hak ve yükümlülüklerinin neler olması gerektiği gibi önemli hususların da yeniden tartışmaya açılmasına neden oldu.
Mülteciler derken aslında ön plana çıkan konu, bu insanların müslüman olmaları dolaysıyla beraberlerinde Avrupa değerlerine ters düşen kendi kültürel birikimlerini ve dini inançlarını da getirdikleri için, AB‘nin bazı üyeleri tarafından kabul edilip edilmeyeceğidir. Bu çerçevede tek bir müslüman mülteciyi dahi kabul etmeyeceklerini açıklayan Polonya, Macaristan ve Slovenya gibi ülkeler, kendi torpraklarında bir 'barış dini olmayan İslam dini mensubu müslüman mültecileri‘ kabul etmeyeceklerini beyan etmiş durumdadırlar. Buna ek olarak, müslüman olarak bilinen ülkelerden kaçarak Hrıstiyan Avrupa’ya sığınan Suriyelileri kastederek "kendi askerlerimizi savaşa yollamak yerine, bunlardan bir ordu kurarak kendi ülkelerinde savaşa girmelerini…müslüman gençler, bizim paralarımızla kahve içerek keyif çıkaracaklarına gidip kendi ülkesindeki diktatörlere karşı savaşmalıdırlar" diyen Polonya Dışişleri Bakanı Witold Waszczykowski, ülkesinini AB bütçesinden en fazla maddi yardım alan tam üye olduğunu unutmuşa benziyor.
AB ülkelerinden bu ve benzeri açıklamalardan dolayı, bu üyelere yönelik olarak; „maden siz mültecileri kabul etmiyorsunuz ve tüm maddi yükü bize yüklüyorsunuz o halde sizlere de AB'nin kendi arasında birbirleri ile hayata geçirmesi gereken „dayanışma“ değerine de ters bir tavır sergilediğiniz için Birlik kaynaklarından sağlanan maddi destek kesilmelidir“ türünden sesler de giderek daha fazla çıkmaktadır.

AB'yi bir „değerler birliği“ olarak gören zengin üyeler, AB´nin çekirdeğini oluşturan Almanya, Fransa ve Benelüks gibi kurucu ülkeler gelmektedir. Bunlara ek olarak İngiltere, Avusturya ve İsveç gibi AB´ne sonradan tam üye olan zengin ülkelerde eklenince, fiilen ortaya iki tane AB çıkıyor:
Birincisi Almanya ve Fransa’nın başını çektiği AB´nin en zengin ülkeleri, ikincisi ise AB´ne 1 mayıs 2004 yılından beri tam üye olan eski „Doğu Bloku“ ülkelerinin başını çektiği Polonya, Macaristan ve Slovenya üçlüsü gelmektedir. Baltık cumhuriyetleri, Malta, Kıbrıs, Romanya ve Bulgaristan AB'nin „garibanları“ olarak algılandığı için, bu ülkelere yenelik bir mülteci akını yaşanmıyor. Bu olgu da beraberinde şu konuyu gündeme getiriyor: "Ülkesini terk eden mülteciler aslında can güvenlikleri tehlikede oldukları için değil, daha iyi bir yaşam için kendi ülkelerini terk ederek zengin AB ülkelerine akın ediyorlar".
Bu akını durdurmak için de AB’nin zengin üye ülkeleri, AB sınırlarını çok daha etkin korumak için kendilerine bekçilik yapmasını istediği Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya gibi tam üyelerini çeşitli baskı ve uygulamalarla 'hizaya getirmek‘ istiyor. Bu 'hizaya getirme‘, AB´nin zengin ülkeleri kendi iç huzurlarını, ekonomik refahlarını ve siyasi iç barışını olumsuz etkileyen önemli faktör olarak gördükleri mültecileri kayıt altına aldırma ve böylelikle mültecilerin ayak bastığı ilk AB üyesi ülkede kalmalarını garanti altına almaya dönük bir yaptırımdır. AB’nin bu yaptırımın bir ayağını da Türkiye oluşturmaktadır.
AB zenginlerine sınır bekçiliği görevini üstlenen RTE’ın Türkiye'si, bu bekçiliğin bedeli olarak da, 3 milyar avro maddi destek alacak‘! ve göstermelik olarak AB ile yürütülen sözde ‚tam üyelik müzarekelerine‘ ivme kazandıracak. Ayrıca AB, RTE’ın ,sırf 'Başkanlık‘ uğruna ülke genelinde dinci faşizmi kurumsallaştırarak kendi topraklarında kendi vatandaşlarına yönelik uyguladığı zulümü görmezden gelecektir ve nitekim de gelmektedir. AB’nin, RTE’ın özellikle de Suriye’den akın eden mültecileri Türkiye’de tutarak AB’ne girişlerinin önüne geçmesinin bedeli olarak ülkenin bir çok yerleşim biriminde, 12 Eylül 1980 askeri faşit darbesini aratmayacak düzeyde uygulanan sokağa çıkma yasaklarını es geçmesi ve görmezden gelmesi politikasını, 2016 yılında revize etmek zorunda kalacaktır.
Bundan dolayı yakın bir zamanda Türkiye, RTE’ın 'başkanlık uğruna‘ Türkiye genelinde neden olduğu tahribat gerekçe gösterilerek AB‘nin hedefi haline getirilerek istenmeyen ülke olarak ilan edilecektir. Bu durumda AB, kendi arasında 'dağılıyor muyuz‘ diye yürüttüğü tartışmayı bir kenara bırakarak, RTE’ın Suriye politikasının doğal bir aracı haline getirdiği mezhepçiliğe uygun olarak siyasal İsalam’ın silahlı kanadını oluşturan IŞİD ve diğer çihatçı katiller sürüsüne her yönden destek sunarak milyonlarca mahsum insanın katledilmesine ve AB’ne akın etmesine sebep olduğu için, uluslararası bir mahkemede yargılanmasını masaya yatıracaktır! kamuoyunun dikkatine önemle sunulur.
28 Aralık 2015
2016 yılının dünya insanlığına daha fazla barış ve huzur getirmesini diliyorum...

2 Aralık 2015 Çarşamba

Bülent ESİNOĞLU : Savaşın yeri Doğu Akdeniz’dir

Savaşın yeri Doğu Akdeniz’dir
Bülent ESİNOĞLU
Ukrayna’da, Amerika ve Rusya arasında, yarım kalmış konvansiyonel savaş, Doğu Akdeniz’de tamamlanacak gibi görünüyor.
Ukrayna’da kapışmak, Avrupa topraklarında kapışmak olacağından, Almanya savaşa onay vermedi.
Rus uçağının düşürülmesiyle başlayan süreç; ekonomik siyasi ve en kötüsü askeri olarak devam ediyor.
Zaten Rus uçağını Erdoğan’a düşürttüren Amerika idi. Böyle büyük bir işe, arkasında ABD olmasa, Erdoğan karar veremezdi.
İsrail hava sahasını ihlal eden, Rus uçağını düşürmemişti.
Türkiye’ye de, İsrail’e de, talimatı veren aynı merkez.
Çok sıcak bir dönemin, hızla üstümüze doğru gelmekte olduğu bu dönemde, Türkiye’nin elinde yeterli silahın olmadığı bellidir. Bilhassa savunma silahlarının olmadığı kesindir. Patriotların zaman zaman kiralandığını hatırlayalım.
Amerika müttefiki olmamıza karşın, bize silah satmaz, üretmek için teknoloji vermez. Bir başka yerden, teknoloji almamıza da müsaade etmez. Çin Füzelerinde olduğu gibi.
Batı ve Amerika, Türkiye’yi kendilerine muhtaç ve mahkûm bırakmak için Türkiye’yi silahsız bırakır. Olağan dışı bir şey olduğunda da, Türkiye’yi kullanma fırsatını fazlasıyla bulur.
Siyasi olarak Türkiye’yi Rusya’ya karşı kullanır. Allaha şükür, bizim kinimiz ve dinimiz Rusya’ya karşı çok olduğundan, hadi oğlum dediğiniz mi, iş tamamdır.
Suriye topraklarını paylaşmak, Türkiye’de konfederasyon kurmak, Büyük Kürdistan’ı oluşturmak üzere, küresel güçler Doğu Akdeniz’de kozlarını bir daha paylaşacaklardır.
Amerika sömürü alanlarını genişletmek, Suudi Arabistan ve İsrail’i güvenceye almak üzere, Doğu Akdeniz’dedir. İncirlik’tedir.
Rusya kendi enerji çıkarlarını çoğaltmak, bölgedeki varlığını kazanca çevirmek ve eğer mümkünse, ABD’nin bölgeden elde ettiği çıkarları sınırlamak için Doğu Akdeniz’dedir.
Bir savaş söz konusu olacaksa, bu savaş ne Rusya topraklarında, ne de Amerikan topraklarında olacaktır.
Aslında Amerika Rusya ile kozunu Körfez’de paylaşmak niyetindeydi. İran’ın Çin’e yakın olması, İran devletinin direnci buna müsait olmadığından, savaşın yeri şimdilik Doğu Akdeniz’dir.
Savaşın Doğu Akdeniz’de olmasının başka adı da; Batının tüm savaş bedelinin Türkiye, Irak ve Suriye’ye ödetilecek olmasıdır.
Böyle bir savaşta, Türkiye istese de istemese de, NATO müttefikliği nedeniyle, Rusya ile karşı karşıya olacaktır.
ABD’nin yanında savaşı göze almış bir Erdoğan, Türk halkının çilekeş bir yapısınınolduğunu ifade etmiş. Yani şimdiden bedeli ödeyeceğini ilan etmiş.
Kıbrıs meselesinden ötürü, ABD bize yedi yıl askeri ve sivil ambargo uygulamıştı. Biz bu ambargodan ders çıkarıp, ABD’den kopamamıştık.
Müttefikimizden ambargo görmeye alışıktık. Ancak düşmanın ambargosunun nasıl olacağını henüz bilmiyoruz.
Yaşadığımız olaylara neresinden bakarsanız bakın, hangi ideoloji ile bakarsanız bakın, Türkiye yönetilmemektedir.
Bir savaş kararının alınması; ya da barış kararının alınması hiçbir zaman Türk ulusu tarafından alınmamaktadır.
Bizim adımıza kararları, hep ABD vermektedir. Türk ulusu, kendi kaderini tayin etmede, yeterince kararlı olamamaktadır.
Kurtuluş savaşında olduğu gibi; kendi kaderine el koyduğu zaman, kendini ve yöneticilerini değiştirme fırsatını yakalamaktadır.
Belki de bu savaş süreci, Türkiye için olumlu sonuçlar doğuracaktır.
Zaten tüm alt üst oluşlarda, savaşlarla birlikte olur.

30 Kasım 2015 Pazartesi

AKP.. Hükümet programı federalizm (bölünme / parçalanma) ilanı gibi

AKP.. Hükümet programı federalizm ilânı gibi...
Salim Yavaşoğlu – FatihErboz
Ahmet Davutoğlu, başkanlık sistemini savunurken, İngiliz ajanı Prens Sabahattin’in “Ademimerkeziyet” projesine sarıldı
Meclis’te ilan etti!
Davutoğlu, TBMM’ye sunduğu programda, “Toplumsal farklılıkların siyasal temsilinin sağlandığı, ademimerkeziyetçi sistemin güçlendirildiği, karar alma süreçlerinin hızlandığı yeni bir siyasal sisteme geçebiliriz” açıklamasıyla federalizmi Meclis’e taşındı.
107 yıldır gündemde
Davutoğlu’nun okuduğu hükümet programında, İngiliz ajanı Prens Sabahattin’in 107 yıllık rüyası, Oslo Görüşmeleri ve 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nda açıklanan “ademimerkeziyetçi anayasa” vurgusu yapması büyük tepkilere neden oldu.
Türkiye parçalanır !...

YP Lideri Tantan, Davutoğlu’nun açıklamasıyla bölünmeye zemin hazırlayacak siyasi oluşum sürecinin ilan edildiğini söyledi. Yargıtay Onursal Başsavcısı Kanadoğlu da, “Etnik temeller üzerine bölünme yolunu açtığınızda ülke sıkıntıya girer” dedi.
Hükümet programı federalizm ilanı gibi
Tantan, Başbakan Davutoğlu’nun sunduğu programla, rejimin değişikliği ve ülkenin parçalanmasına zemin hazırlayacak yeni siyasi oluşum sürecinin ilan edildiğini söyledi.
Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun okuduğu hükümet programında, İngiliz ajanı Prens Sabahattin’in 107 yıllık rüyası, Oslo Görüşmeleri ve 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nda açıklanan “ademimerkeziyetçi anayasa” vurgusu yapması büyük tepkilere neden oldu. Yurt Partisi Genel Başkanı Sadettin Tantan, Davutoğlu’nun, “Toplumsal farklılıkların siyasal temsilinin sağlandığı, ademimerkeziyetçi bir idare sisteminin güçlendirildiği, karar alma süreçlerinin hızlandığı yeni bir siyasal sisteme geçebiliriz. Türkiye için “Başkanlık sisteminin daha uygun bir yönetim modeli olduğuna inanıyoruz” sözlerini “rejim değişikliği” olarak değerlendirdi.
Türkiye parçalanıyor
Tantan, Davutoğlu’nun açıkladığı hükümet programı ile “Türkiye’nin parçalanmasına zemin hazırlanacak, yeni bir siyasi oluşumun inşa sürecinin başlatılacağı ilan edilmiştir” dedi. “Türkiye’nin ulus devlet kimliğini ortadan kaldırıyor” diyen Tantan, şöyle konuştu: “Federal bir yapıyı işaret ediyor. Yani AKP iktidarının 13-14 yıldan bu yana alt kimlik, üst kimlik tartışmasıyla ortaya koyduğu Türkiye’de Türk kimliğini ortadan kaldırarak yeni bir siyasi oluşumu hayata geçirmeyi ifade ediyor. Türkiye’de rejim değişiyor artık. Anayasa ile mevcut Türk siyasi rejimini değiştiriyor. Parlamenter rejimi kaldırıyor. Başkanlık sistemini getiriyor.
NATO menfaatleri
Bu hükümetin programının AKP’nin bugüne kadar yaptığı yanlışların üzerini örtmek amaçlı olduğunu kaydeden Tantan, şöyle dedi:  “Özellikle Kürt sorunu adı altında Türkiye’nin parçalanmasına da olanak sağlamak. Çünkü, Türkiye BOP kapsamı içerisinde boşlukta olan bir ülke. Davutoğlu, ‘Ademimerkeziyetçi bir idare sisteminin güçlendirildiği’ ifadesiyle açık şekilde federal yapıya geçmek istediklerini belirtiyor. Zaten AKP’nin çözüm süreci diye masaya oturtulmasının altındaki yatan neden bu.
Ajanın rüyası
“Ülke yönetiminde görev ve yetkilerin merkezî hükümet tarafından yerel ya da bölgesel yönetim birimlerine verilmesi” anlamına gelen adem-i merkeziyetçilik, 1908 yılında İngiliz ajanı Prens Sabahattin tarafından ülke gündemine sokuldu. Cumhuriyet Türkiyesinde Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Kenan Evren’le yaşatılan bu ihanet projesinin yapı taşları AKP iktidarı tarafından döşendi. Oslo görüşmelerinde, Kandil-İmralı-HDP ve AKP tarafından kayda alındı. Son olarak da 28 Şubat’ta AKP iktidarı tarafından 10 madde halinde dünyaya ilan edildi. Türkiye’nin üniter yapısına bomba koyan bu bildiride, “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na atıfla yerelde ’Demokratik Özerklik’adı altında özyönetim modellerinin geliştirilmesi, özerklik kısaca federalizm” de yer aldı.
İfadeler açık değil istenen yere çekilir
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, “Toplumsal farklılıkların siyasal temsilinin sağlandığı, ademimerkeziyetçi bir yönetim” vurgusu için, “Bu ifadeler açık değil. İsteyen istediği yere çekebilir” dedi. Davutoğlu’nun konuşmasının yeni bir sisteme işaret gibi algılanamayacağını belirten Kanadoğlu, şöyle dedi: “Yani karnında ne var bilemezsin ki. Çeşitli yorumlara yol açacak biçimde kapalı konuşursanız böyle olur. Bu ifadeler açık bir ifade değil. İsteyen istediği yere çekebilir. Aslında sıkıştığı yerde de kendisine kaçacağı bir kapı bırakmak için bu şekilde konuşuluyor. Yanlış işler tabii söylenebilecek bu. Muğlâk ifadeler. Ondan sonra kendi sözüyle bir yere sıkıştığında ben onu demek istemedim imkânını sağlıyor kendine. Zaten etnik, dinsel temeller üzerine bölünme yolunu açtığınız anda zaten ülke bütün sıkıntılara buradan giriyoruz. İşin bir yönü de bu.”
İçeriği anlaşılamıyor
CHP Eskişehir Milletvekili Gaye Usluer, Başbakan Davutoğlu’nun konuşmasının içeriğinin tam olarak anlaşılmadığını söyledi. Davutoğlu’nun muğlak ifadeler kullandığını kaydeden Usluer, şöyle konuştu: “Adem-i merkeziyetçi bir modelden bahsettiklerinde benim aklıma gelen Amerikanvari bir Başkanlık sistemidir. Yerel yönetimlerin biraz daha bağımsız olduğu belki de bir eyalet sisteminden bahsedebiliriz. Ancak programın tamamı son derece muğlâktır. Hedefe ulaşmanın yolu yöntemi, inceliklerin içinde olmadığı bir programdır.”
İhanet yolunun taşları nasıl döşendi
AKP iktidarının eyaletleşme taahhüdünün ilk harcı 2006’da AB’nin katkılarıyla kurulan Bölge İstinaf Mahkemeleri ile Diyarbakır’da atıldı. Avrupa’nın, Osmanlı’ya dayattığı federalizm, AKP tarafından “Kalkınma Ajansları” adı altında uygulamaya konuldu, Türkiye bölgelere bölündü. Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2010’da, müsteşarı, genel müdürler ve daire başkanları ile ABD’ye gidip, eyalet sistemini inceledi. Daha sonra ardı ardına kaymakamlar, valiler ABD’ye giderek eyalet sistemi stajı gördü. 2012’de bölgelerde ağır ceza mahkemesi kuruldu, Büyükşehir Yasası yürürlüğe girerek eyaletin aşamaları devreye sokuldu. Geçen sene ise okul müdürleri, yardımcıları ve eğitimle ilgili kurum yöneticilerinin tamamının, Ankara yerine bulundukları illerin valileri tarafından atanması yönünde yönetmelik hazırlandı. Ayrıca Türkiye’de 7 bölgede “Dini Yüksek İhtisas Merkezi” kuruldu. Böylece, din işleri gibi toplumları birleştirmeye yönelik çok önemli bir konu da yerel makamlara devredildi. Son olarak Dolmabahçe’de Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile HDP’liler mutabakata varmıştı. Ancak seçim yenilgisi bunların rafa kaldırılmasına neden olmuştu. Artık seçim bitti, bundan sonra sıra Oslo ve Dolmabahçe’de verilen sözlerin yerine getirilmesine geldi. Bu çerçevede son olarak  6 yeni bölge adliye mahkemesi, 28 de bölge idare mahkemesi kuruldu. Yargı çevreleri de belirlenen yeni bölge mahkemeleri 20 Temmuz’da göreve başlayacak. (TURKISHFORUM) 
Salim Yavaşoğlu – FatihErboz-

13 Ağustos 2015 Perşembe

BİLMİYORSANIZ YÖNETEMEZSİNİZ; Rıfat Serdaroğlu

BİLMİYORSANIZ YÖNETEMEZSİNİZ
Rıfat Serdaroğlu
Bugün için dünyanın en güçlü devleti olan ABD’nin kuruluş yaşı 239 dur. Amerika Kıtasının bulunması ise yaklaşık 500 yılı bulur.
Hâlbuki Türkiye Devletinin üzerinde bulunduğu topraklar, insanlık tarihi ile eşdeğerdir.
Şanlıurfa-Göbeklitepe’de 1995 yılından beri yapılmakta olan arkeolojik çalışmalarda bulunanlar, insanlık tarihi hakkında bilinenlerin yeniden düşünülmesini gerektirecek, bilgileri değiştirecek, dinler tarihini yeniden sorgulatacak niteliktedir.
Göbeklitepe tarihin en eski ibadet merkezlerindendir. Bulgular, bugünden 12.000 yıl öncesinde kurulduğunu kanıtlamaktadır.
Yani Türklerin vatan toprakları üzerinde, ABD Devletinin kuruluşundan 11.761 yıl önce, İngiltere’de bulunan Stonehenge’ den 7.000 yıl önce, Mısır Piramitlerinden 7.500 yıl önce medeniyet vardı.
Bu topraklar, insanlık tarihi boyunca hemen tüm medeniyetlere ev sahipliği yapmış yerlerdir.
Büyük Atatürk’ün teşvik ettiği "Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi" projesinden, Atatürk öldükten sonra devlet desteği çekildi!
Prof. Dr. Kazım Mirşan bu konudaki eşsiz çalışmaları, Haluk Tarcan’ın çabaları, rahmetli Servet Somuncuoğlu’nun 5.000 in üstündeki"Kaya Yazıtları" ve on binlerce "Damga" bulguları ve Van’da 25 yıl süren ve yabancı bilim adamlarının da katıldığı çalışmalardan elde edilen sonuca göre;
-Yazı M.Ö. 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi.
-Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan ETRÜSK’ ler, Türk’tür. Etrüsk yazıtları ilk kez 1970 senesinde Kazım Mirşan tarafından okundu.
-Romalılardan önce İtalya’da yaşayan Etrüsklerin konuştuğu dil olan Etrüsk’çe, Ön-Türkçe kökenlidir.
-İskandinavya dâhil, tüm Avrupa’da 5.000 den fazla Ön-Türkçe yazıt bulunmaktadır.
-Norveç-İsveç-Portekiz ve Fransa’da mağaralardaki yazıların Türk Damgaları (harfleri) ile okunduğunda anlam kazandığı kesinleşmiştir…
Türk adından ve Türk Milletinden nefret eden Badem İktidarının bu projelere kaynak ayırmadığını, Bilal Oğlanın vakfı TÜRGEV’ e gösterdiği ilgi ve desteğin binde birini bile yapmadığını bilmem söylemeye gerek var mı?
Bu topraklarda başarılı yönetim gerçekleştirmek istiyorsanız, mutlaka TARİH’ i ve İNSAN’ ı iyi bilmek zorundasınız. Bilmiyorsanız, bu toprakları yönetemezsiniz…
Bunun en son örneği, cehalet ve ihanetle sarmalanmış 13 yıllık Badem İktidarıdır. Siyaseti, "Köşe dönmek" "satmak" "vurgun vurmak" "parçalamak" "yalan söylemek" olarak yetiştirilmiş kafalar geldikleri günden bu güne kadar Türk Vatanının altını üstüne getirdiler.
"Tarihimizle Yüzleşmek" adına, yalan yanlış bilgilerle, din devleti kurmak uğruna, tarihi gerçekleri çarpıttılar. 13 yılın sonunda ülkeyi bu günkü kargaşa ortamına getirdiler…
Ya bileceksiniz, ya bilenlere danışacaksınız, ya da okuyup-araştırıp öğreneceksiniz. Başarılı olursanız yönetmeye devam edersiniz. Badem İktidarı gibi başarısız olursanız, adam gibi özür dileyip, defolup gideceksiniz…
Eğer Kürt Meselesine çözüm arıyorsanız, İdris-i Bitlisi’ yi bilmek zorundasınız.
Onun; "Bir Şafi Kürt, 7 Kızılbaş öldürürse cennete gider" diyen fetvasını bileceksiniz.
Bu fetva nedeniyle, Dersim’e "Kızılbaş kesmeye gidiyoruz" diyen Şafi Kürt Aşiretlerinin gittiğini bileceksiniz!
Tarihteki, devletimize karşı yapılan tüm silahlı kalkışmaların Kürtçü-Bölücüler ile Şeriat isteyenlerin çirkin işbirliğini bileceksiniz, göreceksiniz.
Ermeni Tehciri ile ilgili söz söylemek istiyorsanız, okuyacaksınız-öğreneceksiniz.
"Yedi Fılle ( Kürtler Ermenilere böyle der) öldüren cennete gider" diyen Kürt öğütlerini bileceksiniz.
Ermenileri kimlerin ne sebeple, hangi bölgede öldürdüklerini bileceksiniz…
Gerçek İslam’ı bileceksiniz. İslam’ı çarpıtıp, dinimizi geçim kaynağı yapan seccade sahtekârlarının oyununu bozacaksınız. Onları Türk Devletinin en hassas birimlerine yerleştirmeyeceksiniz.
İlme ve bilime, çağdaşlığa inanacaksınız, dünyayı çok iyi takip edeceksiniz. Dürüst ve namuslu olacaksınız. Eleştiriye, tartışmaya açık olacaksınız.
Her zaman Türk Milletine hesap verebilir olacaksınız. Sizin ve ailenizin üzerinde hiçbir yolsuzluk gölgesi dahi olmayacak…
Eğer bunları yapamayacaksanız, defolup gideceksiniz. Başarısız olduğunuz halde, çeşitli politik ayak oyunlarıyla, Türk Milletinin iradesiyle dalga geçerseniz, iyi bilin ki sadece siz değil, yedi soyunuz hesap vereceksiniz.
Anladınız mı Bademler…

27 Temmuz 2015 Pazartesi

ALİ ERALP YAZDI: Sözün kısası: ONLAR GEÇMİŞTE RÜZGÂR EKTİLER, ŞİMDİ FIRTINA BİÇİYORLAR…

ALİ ERALP
ALİ ERALP, YAZDI:
Sözün kısası:

ONLAR GEÇMİŞTE RÜZGÂR EKTİLER, 
ŞİMDİ FIRTINA BİÇİYORLAR…

Ama olan yoksul, gariban çocuklarına oluyor. Bir bakın hele… IŞİD’in, PKK’nın katlettiği kişiler arasında bir tek bakan, başbakan, patron çocuğu var mı?

Onlar her cinayetten, her ölümden sonra bir tek şey yapıyorlar: Bol bol konuşuyorlar… Esip gürlüyorlar… Bir tek şey söylüyorlar:

“Failler yakalanacak, kanları yerde kalmayacak…”

Kınalı kuzular yok olup gittikten sonra, canlar heba olduktan sonra, kanları yerde kalsa ne olur, kalmasa ne olur? Failler yakalansa ne olur, yakalanmasa ne olur? Zaten geçmişte yakalananları da davullar zurnalar eşliğinde siz salıvermediniz mi?

Şimdi görmeyen gözlerin, duymayan kulakların, görmeleri ve duymaları için bir kez daha yineleyelim:
Bu Suruç katliamları, Şanlıurfa, Diyarbakır cinayetleri birer tertiptir. Plandır. Programdır…

Ne IŞİD, ne PKK ne de Ortadoğu’da faaliyet gösteren bir İslamcı cinayet çetesi ABD emperyalizminden habersiz adım atamaz… Kolunu bile kıpırdatamaz…

Ne de onun yerli ortakları, emir erleri…

ABD emperyalizminin her şeyden haberi vardır ve tüm bombalar onun bilgisi dahilinde patlatılmakta, cinayetler onun bilgisi dahilinde işlenmektedir…

Hedef Türkiye’yi Ortadoğu Cehennemine çekmek, onu bir “İLERİ KARAKOL” gibi kullanmaktır. Bu bombalardan, cinayetlerden sonra, hemen, hiç vakit kaybetmeden, İncirlik Hava Üssü”nün ABD Emperyalizminin emrine sunulması, kullanımına açılması bir şey ifade etmiyor mu sizce?

Hem de geçici bir hükümet tarafından, hem de böyle bir karar, TBMM’sinden geçirilmeden, TBMM’sinin onayını almadan…

Milletin öfkesini dindirmek için, gazını almak için, iş olsun, laf olsun torba dolsun diye her faciadan sonra onların yinelediği sözü biz, yüreğimizin, beynimizin derinliklerinden kopup gelen bir isyanla, bir hınçla, bir başkaldırı öfkesi ve içtenlikle yeniden haykırıyoruz:

“Bütün bu katliamların Failleri yakalanacak, kanları yerde kalmayacak, tek tek hesap sorulacaktır…”

11 Temmuz 2015 Cumartesi

ARINMA BİLİNCİ., A.Kemal GÜL

ARINMA BİLİNCİ...
A.Kemal GÜL 
En güzel bir şekilde yaratılan insan, iyilik yapmaya da kötülük yapmaya da mütemayil bir yapıdadır. Bu yapısı gereği o kadar harikulade işler yapar ki bu yapılanları hayranlıkla izler ve gıpta ederiz. Ama yine aynı insan öyle kötü, çirkin şeyler yapar ki bu durum karşısında da hayrete düşer ve ‘’bunu insan yapamaz’’ deriz. İşte insan, hem iyiliği, güzelliği hem de şerri, kötülüğü temsil eden yönüyle iki zıt durumu bünyesinde birleştiren bir özelliğe sahiptir. İnsan, yaratılışındaki üstün özellikleri doğru bir şekilde kullandığı ve yaratılış gayesine uygun olarak yaşadığı takdirde melekten üstün hale gelmekte, bu gayeye uygun olarak yaşamadığı takdirde ise’’hayvanlar gibi hatta daha da aşağı’’ (Araf, 179.) bir duruma düşmektedir.
Bu durumda ‘’arınma’; Yüce Yaratıcıya samimi kul olanın içine düştüğü günahını ve hatasını terk edip, dua ve niyaz ile Rabbinden bağışlanma dilemesi ve O’na dönmesidir. Arınma, kişinin kendini yenilemesi ve iç onarımıdır.
Diğer bir ifadeyle ‘arınma’, Yüce Yaratıcı ile sevgi bağlarımızı yeniden tesis etmek, günah ile kirlenen gönül dünyamızı yeniden temizlemektir; arındırmaktır.
Ve bilinmelidir ki Yüce Yaratıcıya ‘’kul’’ olmaktan uzaklaşan insan günahlarla iç içe yaşamaya devam ederse zamanla günahını günah olarak görmez ve bunu normal bir durum olarak algılamaya başlar. İşte bu, günahın manevi dünyamızı kaplaması halidir.
Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez…( Ra’d, 11.)
İçinde bulunduğumuz bu mübarek ramazan ayında arınabilmenin, Yüce Yaratıcıyı kulluk mükellefiyetiyle memnun etmenin başta gelen şiarı düşkünün, yoksulun ve insani hak ve değerler adına sömürülenin yanında olmaktır; insan temel hak ve hürriyetinin gasp edildiği noktada Allaha kulluk mükellefiyetiyle hakkın ve adaletin gerçekleşmesi adına var olabilen enstrümanları kullanarak harekete geçebilmektir.
Okuduklarımızdan, öğrendiklerimizden bahisle zulüm altında inleyen akraba bir toplumun yaşadığı acı bir dramdan, kendilerine uygulanan zulümden, işkenceden ve katliamlardan bahsetmek istiyorum:
Bu oruç ayında Kızıl Çin Hükümeti Doğu Türkistan’da yaşayan Türklere uyguladığı inançlarına yönelik asimilasyon durumu, milli kimliklerini yok etme durumu.
Bir taraftan namaz ve oruç ibadeti yasaklanırken diğer taraftan da ‘’ gıda maddesi satan Doğu Türkistanlı esnafa işyerinde 6 çeşit içki bulundurma zorunluluğu ‘’ getirilerek buna uymayanlar tutuklanıyor. Yine Çin Hükümeti Müslüman Türklerin bulundukları bölgelerde ‘’içki festivali düzenleyerek Doğu Türkistanlı gençlere bu festivale katılmaları zorunluluğu’’getiriliyor.
‘’Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilayetinde tesettürlü oldukları için gözaltına alınan eşlerinin serbest bırakılmasını isteyen Uygur Türklerine polis müdahale edince olayların çıktığından, 22 Haziran’da, çıkan olaylar sırasında 28 Türk, Çin polisi tarafından katledildiğini okuyoruz.
Doğu Türkistan’da şuan hiç kimsenin can ve mal güvenliğinin olmadığını, her gün binlerce gencin hapse atıldığını ya da öldürüldüğünü, keyfi tutuklama yargısız infazların devam ettiğini, onların kendisi ve ailesinin koruma savunma yetkisinin olmadığını okuyoruz.
Memurların, öğrencilerin, öğretmenlerin, kadınların ve 18 yaşından küçüklerin camiye girmelerinin de yasak olduğunu öğreniyoruz… Bu Allah’ın lanetlediği aşağılık ve iğrenç eylemler, durumlar değişik şekillerde vuku bulabilir.
Aslolan Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine ‘’oruç tutma ve namaz kılma yasağı’’getiren, tesettürlü kardeşimizi gözaltına alan ve bu iğrenç uygulamalara tepki koyanları katleden Çin Hükümetini şiddetle kınayabildik mi? Başta Türk Hükümeti olmak üzere, İslam işbirliği Teşkilatını, Birleşmiş Milletleri, uluslar arası insan hakları kuruluşlarını ve bütün dünya kamuoyunu Doğu Türkistan’da yaşanan insanlık dışı olayların durdurulması ve soykırım boyutuna gelen katliamların durdurulması noktasında millet olarak, sivil toplum kurumları olarak, hükümet olarak yapabileceklerimiz vardır.
Yüce Yaratana kul olabilme mükellefiyeti amaç ise veya O ilahi iradenin tahsis emrini yerine getirmek amaç ise, Yüce Yaratan’a karşı borcumuzu ödeme ya da ezilenin/ sömürülenin haklarının savunucusu mükellefiyetinin yapmaya çalıştığımız zorunlu ibadetlerin odağını oluşturduğunu görebiliyor muyuz? Ne dersiniz?
Kerkük’te, Suriye’de Türkmenler katlediliyor; nerede İslamcı mücahitler? Nerede onların insan hakları dernekleri, yardım kuruluşları?
Gerçek o ki, ‘’Türk değilsen, kapıları sana açan devşirme Türkler yardıma koşar, ama eğer Türk’sen, devşirmesi de devşirme olmayanı da kabuğuna çekilir beklermiş’’ sözü doğru olsa gerek.
Evet, biz ne icraat sergiliyoruz? Nerede bizim gür ve yerleri titreten sesimiz? O güçlü önderlerimiz nerede?
Evet, bu netameli coğrafyada huzur içerisine ilelebet kalmak ve yaşamak istiyorsak birleyerek oluşmak zorunluluğumuz vardır; bu da ‘’Türk kavramının Ulusal Kimlik’’olduğunu içselleştirmekten geçer.
Anlaşılan o ki milliyetçiler, toplumu yaklaşan tehlikeler karşısında ikna edebilecek inandırıcılıktan uzak ya da milliyetçilerin’’ tehlike’’ olarak gördüğünü, uğruna milliyetçilik yapılan o millet ‘’tehlike’’ olarak görmüyor olabilir.
Dikkat edin; ‘’piyasaya’’uyumlu bir dini anlayışın günümüzde hâkim olduğunu görelim. İslam’ı salt ‘’muamelat’’tan ibaret olduğu bir inanç manzumesi haline dönüştürüldüğünü görelim. Aldatan sizi Allah ile aldatmasın.
Sağlıklı ve şuurlu bir ömür dileğiyle Ramazan Bayramınızı kutlar saygılar sunarım.