14 Ekim 2017 Cumartesi

TÜRKİYE'Yİ İŞGAL (BÜYÜK BEKRAUND) PROJESİNDE 2019 KRİTİK TARİH

TÜRKİYE'Yİ İŞGAL 
(BÜYÜK BEKRAUND) PROJESİNDE 2019 KRİTİK TARİH!..
MUSTAFA ÖNSEL
Yıl 2002. Günlerden Temmuz’un 24’ü. Tesadüf ya, tam da Türkiye’nin tapu senedi kabul edilen veABD’nin imza koymadığı Lozan Antlaşmasının yıl dönümü.
Amerikalı askerler Nevada çölünde bir tatbikat yapıyor. Adı Milennium Challenge-2002. Türkçesi "Bin yılın meydan okuması." Allah Allah bu Amerikalılar kime meydan okuyor acaba diyorsunuz haliyle.
Tam 13 bin 500 personel katılıyor, üç hafta sürüyor bu tatbikat. ABD tarihinin en büyük tatbikatı aynı zamanda. Pek çok NATO ülkesi davetli. Ancak NATO’nun en büyük ordularından birine sahip Türkiye davet edilmemiş.
Her tatbikatta malum bir senaryo vardır. Senaryoda da haliyle mutlaka hedef olarak bir düşman bulunur. Onun üzerinden yazılan senaryoya göre de tatbikat gerçekleştirilir.
Böylesi iddialı bir isimle gerçekleştirilen tatbikatta hedef kim diye merak ediyor insan gerçekten.
O zaman en özetinden senaryodan bahsedelim de hedef neresi, düşman olarak kim hedef alınmış tatbikatta, görelim-tahmin edelim-.
Tatbikattaki hedef ülke, iki kıtada konuşlu bir ülke. Bu anlamda bir takım denizyollarını kontrol ediyor. Akdeniz’de bir ada ülkesiyle sorunları var bu ülkenin. Ayrıca söz konusu hedef ülkede azınlık unsurlar da yaşamaktadır.
Senaryo, söz konusu hedef ülkede meydana gelen çok yıkıcı bir depremle başlar. Bu arada depremle eş zamanlı olarak Uluslararası bir mahkeme, ülkenin sınırlarıyla ilgili ve çıkarlarına ters bir karar alır. Bu arada da sorun olan ada devletiyle ilgili uluslararası güçler, hedef ülkeye çözüm önerir.
Zor durumda olan siyasiler öneriyi kabul etmek zorunda kalır. Bunun üzerine askerler yönetime el koyup ülkede otoriter bir yönetim kurarlar. Sonrasında ada devletini ablukaya alırlar ve ABD askerleri, 96 saat içerisinde söz konusu ülkeye müdahale eder (işgal).
Nasıl? Beğendiniz mi senaryoyu?
Bu ülke dünyada sizce hangi ülkeye benziyor? Dünyada iki kıtada toprağı olan kaç ülke var? Bu tatbikat kime karşı?
***
Yıl 2009. Soğuk bir Aralık ayı. Yer Ankara’nın modern semtlerinden Çukurambar.
Ergenekon operasyonları bütün hışmıyla devam etmektedir. Bu arada Poyrazköy soruşturması da başlamıştır.
Emekli olanların dışında pek çok muvazzaf asker de tutuklanmıştır.
Askerin medya üzerinden linç edildiği günlerdir. Askere vurmanın prim yaptığı zamanlardır.
Polis ve Yargıdaki Fetullahçı çete mensupları, iktidarın siyasi desteğiyle o kadar rahat ve pervasız hareket etmektedirler ki…
Bir albay ve bir yarbay. İkisi de Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde bulunan Seferberlik Tetkik Kurulu’ndan. Çeşitli faaliyetlerinden şüphelenilen bir albayı takip için görevlendiriliyorlar. Takip edilecek albay Çukurambar’dadır. İkisi de sivil kıyafetli olarak Çukurambar’a giderler.
Fakat o da ne? Aniden polisler belirir yanlarında ve ne yapıyorsunuz demeden çullanırlar üzerlerine. Ciddi bir boğuşma yaşanır. Bu arada polislerden biri Arınç’ın evinin krokisini albay olanın cebine sokuşturur.
Arınç da Çukurambar sakinlerindendir…
İşte bu olaydan "Arınç’a suikast" soruşturması çıkartılır ve iki subay gözaltına alınır.
Fetullahçı çete aldığı siyasi desteğin gücüyle bu tür kumpas kurgularını yapmakta gerçekten ustalaşmıştır. Tabi bunda hiçbir ahlaki ve vicdani kaygı taşımamalarının da katkısı büyüktür.
İki subayın görev yaptıkları birim çok kritik bir yerdir. Çok gizli bilgiler içeren belgelerin bulunduğu kozmik oda, bu birimde yani Seferberlik Tetkik Kurulu bünyesinde bulunmaktadır.
Arınç suikastı bahanedir tabi. Amaç, orada görevli iki subay üzerinden kozmik odaya girmektir.
Ve bir hâkim marifetiyle kozmik odaya girilir. Şart, oradan hiçbir belge dışarıya çıkartılmayacaktır. Güya orada suikast planları aranacaktır.
Hâkimin ismi Kadir Kayan’dır. İlginç bir tesadüf, Kadir Kayan sonraki yıllarda amiral olacak olan Deniz Kurmay Albay Tezcan Kızılelma’nın da eniştesidir.
Hâkim Kadir Kayan, tam 26 gün inceleme yapar kozmik odada. Notlar alır.
Hangi notları aldı Kadir Kayan bilmiyoruz…
Bildiğimiz öyle suikast planları filan yoktur orada. Ama Türk ulusuna suikast hazırlığı içinde olanların çok işine gelecek "şeyler" vardır.
O "şeyler", bir işgal sırasında, düşmanın geri bölgesinde direnişi örgütlemek için eğitim almış, barış zamanı an itibarıyla normal işinde gücünde olan ama esnaf, ama köylü, ama memur vb. çeşitli meslek sahibi insanların isim listeleridir…
"Mikroplar", "akyuvarlarımızı" tespit etmeye çalışmaktadır anlayacağınız…
"Akyuvarların" kimlerden oluştuğunu, en üst düzey komutanlar dahi bilmez. Merak da etmezler. Peki, bunları kimler merak eder?
Kişisel merak olmayacağı açıktır. Bu merak sahipleri kimlerse, çok açık ki, Türkiye’yi işgali düşünüyorlar demektir.
Sonra mı? Aslında işgal durumunda, direnişi örgütleyecek bu kişilerin listesi bir harici bellekte bulunmaktadır.
Söz konusu harici belleği Kadir Kayan mevzuat gereği dışarı çıkartamaz. Harici bellek, bir kasaya kaldırılır ve mühürlenir. Operasyon tam başarılı olamamıştır.
Kadir Kayan bu olaydan sonra Yargıtay’a seçilir. 2010 HSYK tarafından adeta ödüllendirilmiştir.
Yıl 2013. Sürdürülen kumpas davaları sonucu ayarlarıyla oynanan Türk Genelkurmayının adli müşaviri, daha sonra Fetullahçı çete mensubu olduğu anlaşılacak olan Yarbay Muharrem Köse olmuştur.
Ankara’da da özel yetkili bir savcı vardır: Mustafa Bilgili.
Köse ile Bilgili’nin arasından su sızmamaktadır. Pek çok kişi onları baş başa samimi bir biçimde konuşurken görmüştür.
Bir gün savcı Bilgili, Genelkurmay’a bir yazı yazar. İçinde Türkiye’nin "akyuvarlarını", yani ancak düşmanın bilmek isteyeceği kişilerin bulunduğu harici belleği istemektedir.
Bunun uygun olan bir yönü yoktur. Zaten Arınç suikastının düzmece olduğu ortaya çıkmıştır. Ama ne gam. O harici bellek elde edilmelidir. Ancak sorun vardır, mevzuat gereği Genelkurmayın bunu göndermesi mümkün değildir.
Devreye genelkurmayın adli müşaviri Muharrem Köse girer. Dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’i ikna eder ve harici bellek savcı Bilgili’ye gönderilir.
Belli ki Köse ile Bilgili arasında danışıklı bir dövüş durumu vardır.
Bilgili de, harici belleği güya incelemek üzere, TÜBİTAK’a gönderir. Oradaki ekip de belleğin kopyasını alır ve geri gönderir. Zaten incelenecek fazla bir şey yoktur. Sadece alt alta yazılmış şahısların isimleri vardır.
Sonra ne mi oldu? Anlatalım.
O TÜBİTAK’cılar yurtdışına kaçtı. Kopyasını aldıkları söz konusu harici bellek kayıp. Muharrem Köse, Mustafa Bilgili, Kadir Kayan ve sonrasında amiral olan kayınbiraderi Tezcan Kızılelma 15 Temmuz sonrası tutuklandı. Bingo yani!
Peki, "akyuvarlarımızın" isimleri kimlerin elinde? Bunca çaba ne için?
***
Suriye’deki gelişmeler herkesin malumu. IŞİD isminde hilkat garibesi bir terörist örgüt yaratıldı. Bu aparat terör örgütüyle Irak ve Suriye’nin pek çok bölgesi işgal ettirildi.
Söz konusu terör örgütü eliyle, oralarda yaşayan yerel halk yerinden yurdundan edildi. Topraklar boşaltıldı. Tam bir etnik temizlik yapıldı.
Sonrasında PYD/PKK, ABD’nin yoğun hava desteğiyle, Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’den temizlenen bölgelere yerleşti.
PYD/PKK tarafından ele geçirilen bu bölgelerde, devletçik kurmak yolunda kantonlardan oluşan bir yapı ortaya çıktı.
Türkiye, son bir hamleyle Cerablus-Azez hattı ile El Bab bölgesini kontrol ederek kantonların birleşmesini engelledi.
Ancak, artık ABD, resmi olarak terör örgütü olarak kabul ettiği PYD/PKK’ya "kara gücüm"demektedir ve an itibarıyla PKK/PYD’yi aşırı bir şekilde silahlandırmaktadır.
PYD’ye verilen özellikle hava savunma silahlarının, hava gücü olmayan ve bölgeden süratle tasfiye edilme sürecine giren IŞİD’e karşı olmadığı ortadadır.
Bu satırların yazıldığı sırada ABD’nin PYD/PKK’ya son birkaç ay içinde bin tırdan fazla silah verdiği resmi ağızlar tarafından ifade ediliyor.
Peki, PYD/PKK neden böylesine silahlandırılıyor? Şu an sayısal gücünün 50-60 bin civarında olduğu, ABD askerleri tarafından sürekli eğitime tabi tutuldukları, IŞİD’e karşı savaştırılarak da ciddi bir savaş tecrübesi kazandırıldıkları ortadır. PYD/PKK saflarında halen silahaltında bulunanların sayısının kısa süre içerisinde 3-4 katına çıkartılabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Haliyle soruyoruz: Bu hazırlık kime karşı?
***
Türkiye’de son referandumda, şaibeli bir sonuç da olsa evet oyları daha fazla çıkmış ve adına başkanlık sistemi denilen ama dünyada eşine rastlanılmayan bir yönetim şekli kabul edilmiştir.
Sistem 2019’da yapılacak seçimlerle resmi olarak yürürlüğe girecektir. Bu sistemin tartışılacak, kabul edilemeyecek pek çok yönüne konumuz olmadığı için girmeyeceğim.
Ancak hemen ifade edeyim ki, dünyada demokratik ülkelerle, demokrasi dışı kabul edilen ülkeler arasındaki en büyük fark, seçim değil, yargının bağımsızlığıdır. Yoksa seçim, demokratik olmayan ülkelerde de yapılmaktadır.
Son referandumun getirdiği en önemli ve ülkeyi zor duruma sokacak değişiklik, yargının bağımsızlığına düşen gölgedir. Çünkü başkan seçilen, savcı ve yargıçların kontrolünü elinde bulunduranHSK’nın (Hakim ve Savcılar Kurulu) hemen hemen tamamını belirliyor.
6’sını fiili olarak (4’ünü direkt atıyor, Adalet Bakanı ve müsteşarı da doğal üye) kendi atıyor. Kalan 7 HSK üyesini de yasama yani meclis belirliyor.
Meclisteki milletvekillerinin çoğunluğu, haliyle başkanın partisinden olacaktır.
Milletvekillerini oylarıyla millet seçiyor görülse de partinin başı kimse, vekil olacakları da onun belirlediği bir Türkiye gerçeğidir.
Bu durumda başkanın belirlediği milletvekilleri, elbette onun istediği HSK üyelerini seçecektir. Başka bir gerçeklik sadece hayaldir. En azından 7 üyenin çoğunluğunu, iktidar milletvekilleri yani başkan seçmiş olacaktır.
Ha keza Anayasa Mahkemesi üyelerinin belirleyicisi de başkandır.
Bu durumun, yürütmenin, esasında başkanın, yargıyı kontrol ettiği, yargının bağımsız olmadığı algısını yaratacağı açıktır. Bu görüntü, ülkenin demokratik olmadığı, otoriter bir sistemle yönetildiği iddialarının kabul görmesine olanak tanıyacaktır.
Düşünün, hedef ülkesiniz. Demokrasiyle yönetilseniz, size müdahale eden bunu dünyaya anlatmakta zorlanır. Ama sizin demokratik olmayan bir sistemle yönetildiğiniz algısı güçlenirse, müdahale kolaylaşır. Sadece şartların oluşturulması yeterlidir. İşte Irak, Libya hatta Suriye…
Türkiye’nin savrulduğu yer burasıdır.
Sonrası mı, etnik, dinsel, mezhepsel, daha tehlikelisi yaşam tarzları üzerinden bölünen halkı birbirine düşürmek emperyalizmin ustalık alanına girer.
Bununla birlikte oluşacak/oluşturulacak kaotik ortam, hele bir de yıkıcı deprem ile taçlanırsa müdahale için "Bin yılın meydan okuması" tatbikatının senaryosundaki gibi ada devleti sorununa dahi gerek kalmaz.
Kara gücü olarak da PYD/PKK kullanılır.
Kötü bir tablo çizdiğimin farkındayım, ama gördüğüm budur.
Hele de iç cepheniz böylesine zayıfsa; halkınız; tarihte olmayacak biçimde ayrışmış bir görüntü veriyorsa; ordunuz tarihinde olmadığı kadar moral değerleri açısından oldukça naif bir haldeyse, her bela kapınızı çalmak için fırsat kollayacaktır.
Boşuna mıydı 2008’den beri ordu üzerinde sürdürülen operasyonlar?
Bence "Bin yılın meydan okuyucuları" başkanlık seçimini bekliyorlar…
Sonra da Türkiye’yi anti demokratik bir ülke ilan etmeye hazırlanıyorlar…
Başkanlık için adayları, mazeret olarak ileri sürecekleri biri olmalı.
Sizce bu durumda kimin başkan olmasını isterler? Cevabı bildiğinizde olanı biteni anlamanız kolaylaşır…
Kısaca durum budur ve de vahimdir…
Mustafa Önsel (23.09.2017)

4 Ekim 2017 Çarşamba

Ankara Kalesi: 233 "YENİ LAVANT SÜRECİNDE KIBRIS" Prof. Dr. Anıl Çeçen

ANKARA KALESİ: 233
YENİ LAVANT SÜRECİNDE KIBRIS
                                                                                       Prof. Dr. ANIL  ÇEÇEN
            Uluslararası alanın şimdiye kadar çözülememiş ve kalıcı bir barış düzenine  bağlanamayan önde gelen sorunlarından birisi , Kıbrıs  adasındaki çıkmazdır . Dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan bu büyük ada her dönemin siyasal gelişmelerinin etkisiyle farklı jeopolitik  konumlara sürüklenmiş , o yüzden de geleceğe dönük bir kalıcı koşullar düzenine  bir türlü kavuşamamıştır . Bugün Kıbrıs sorunu yüz yıl öncesinden daha karışık koşullarda devam edip gitmekte ve bu nedenle de istendiği gibi kalıcı bir barış ortamı sağlanamadığından , ada üzerinde tarafların her yönü ile anlaştığı bir kalıcı  çözüm  bir türlü getirilememektedir .Yeni dünya düzeni arayışlarından  ciddi bir düzensizlik ortamına geçerken , Kıbrıs sorunu  daha ciddi boyutlarda  dünyanın önünü kapayan  ana meselelerden birisi olmayı sürdürmektedir.  Bu yüzden de  Akdeniz’in doğu bölgesinde yeni bir barış ortamı yaratılamamakta ve  Doğu Akdeniz’de yeniden Lavantlaşma olgusu  gündeme  gelmektedir .
            Yedi yüzyıllık Osmanlı barışı sonrasında İmparatorlukların çöküşü  aşamasına gelindiğinde Osmanlı devletinin hemen hemen bütün bölgeleri ayrı devlet olmaya doğru yönlendirilmiştir  .O dönemin süper gücü olarak İngiltere , Rus ve Osmanlı imparatorluklarının çöküşü aşamasında , dünyanın merkezine Fransa ile birlikte gelerek , batı emperyalizmi adına  Orta Doğu’nun kendilerine bağımlı bir biçimde yeniden yapılandırılmasını  bölge ülkelerine dayatmışlardır . Rusların kuzeyden güneye doğru inme aşamasında bölgeye gelen batılı emperyalistler  , Balkanlar,Kafkaslar ve Orta Doğu bölgelerinde merkezi yönetime karşı isyanları kışkırtarak , orta dünyayı  tek bir imparatorluk yönetiminden uzaklaştırarak ,  otuzdan fazla devletin harita üzerinde meydana çıkmasına  yol açan bir süreci başlatmışlardır . Osmanlı sonrası yeni dönemde  ortaya çıkan yeni devletler  kendilerini gelecek için kalıcı bir kurumlaşmaya doğru yönlendirdikleri yeni dönemde ,bu kez batılı emperyalist güçlerin etnik ve mezhepsel meseleleri kaşıyarak bölgede  önce terörü sonra da sıcak çatışmaları kışkırtarak yeni bir savaş coğrafyası yarattıkları görülmüştür .
            Dünya savaşlarının imparatorlukları yok etmesinden sonra ortaya çıkan iki kutuplu soğuk savaş döneminde,  yeni kurulan  ulus devletler  kendilerini geleceğe doğru güçlendirmeye çalışırken,  batının önde gelen emperyalist devletleri  soğuk savaş sonrası için sıcak çatışma planlarını hazırlayarak uygulama alanına getirmişlerdir .İmparatorluktan ulus devlet dönemine geçerken ortaya çıkan otuz devlet yetersiz görülünce , Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projeleri doğrultusunda  bölgeyi  Amerika Birleşik Devletleri gibi  elli eyaletlik  bir Orta Doğu Birleşik Devletleri  yapılanmasına kavuşturabilmek üzere,  etnik ve dinsel ayrılıklar kışkırtılarak  sıcak çatışmalar üzerinden ulus devletlerin  bölünüp parçalanmasına giden yol açılmış   ,yirminci yüzyılın ikinci yarısından bu yana batılı gizli servisler merkezi alandaki bütün devletlerin parçalanmasını sağlayacak düzeyde,  terörü ve  savaş senaryolarını birbiri ardı sıra  ,eski Osmanlı hinterlandındaki ülkelerde  canlandırmışlardır . Bu doğrultuda , gelecek giderek belirsizleşirken , merkezi alana yönelik olarak hazırlanmış batılı emperyalist senaryolar  birbiriyle yarıştırılarak  devreye sokulmuş  ve   yirminci yüzyılın ikinci yarısında yüz binden fazla insan hayatını kaybetmiştir . Emperyal ve Siyonist devletlerin çıkarları birbirinden çok farklı olduğu için  yeni bir düzen oluşturma doğrultusunda bir türlü anlaşma sağlanamamış ve bu yüzden  hem terör hem de savaş büyüyerek günümüze kadar gelmiştir .
            Osmanlı sonrası için İngilizlerin düşündüğü Yakın Doğu Konfederasyonu   kurulamayınca  ,İsrail’in oluşumu ile Büyük İsrail İmparatorluğu projesi gündeme getirilmiş ama  Hrıstıyan batı dünyasının karşı çıkması üzerine bu proje de tam olarak devreye giremeyince ,bunun üzerine Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde bir Büyük Orta Doğu Projesi öne çıkarılmaya çalışılmıştır . Lübnan’da başlatılan terör bölge ülkelerine yayılarak  desteklenince ,Orta Doğu devletleri ile birlikte  Akdeniz kıyısında yer alan diğer  devletler de sırası ile karıştırılarak geniş bir istikrarsızlık ortamı yaratılmıştır . Terör ve savaşın zorla dayatılmasıyla haritalar yeniden çizilmeye çalışılmış  ama merkezdeki ulus devletlerin direnerek kendilerini korumaları üzerine , bir türlü Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail  gibi emperyal  projeler gerçekleştirilememiştir . Bunlara karşı Almanya’nın öncülüğünde bir Avrupa Birliği projesi giderek Büyük Avrupa görünümünde bölgeye doğru tırmandırılınca , bu durumdan rahatsız olan  Atlantik güçleri ve Siyonistler  yeni Roma İmparatorluğu görünümünde bir Akdeniz Birliği projesini  öne çıkarmışlardır . Eski Roma ,Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları dünyanın merkezi denizi olan Akdeniz kıyılarında hüküm sürerken , Akdeniz’in hem doğusunda hem de batısında hegemon bir konuma gelebilmek için çalışmışlardır .
            Akdeniz’in  batısı Avrupa kıtasının yanında yer alırken , doğusu da Orta Doğu bölgesinde  yer alarak haritadaki konumunu kazanmıştır . Batı Akdeniz bir Latin dünyası olarak gelişmeler gösterirken   doğu Akdeniz ise ,Hrıstıyan Avrupa’nın ötesinde bir İslam dünyası olarak öne çıkmıştır . Bizans döneminde  Doğu Akdeniz’e Lavant adı verildiği için  , merkezi denizin doğusu  yüzyıllarca Lavant olarak adlandırılmış ve bu doğrultuda gelişmelerin adı konulmaya çalışılmıştır . Kıbrıs adasınını haritada bulunduğu bölgenin gerçek adı Lavant bölgesidir . Şimdiye kadar yeni Orta Doğu bölgesi ya da Büyük Avrupa Birliği yapılanmaları doğrultusunda bir çekişme konusu haline gelen Kıbrıs’ın, yeni dönemde  Avrupa Birliği’nin dışında kalacağı ama  İsrail’in yangın yerine çevirdiği  Orta Doğu bölgesinde yerini  alamayacağı  ama bu ikisinin  ortasında yer alan Doğu Akdeniz yapılanması doğrultusunda  bir yerlere doğru yönelebileceği görülmektedir .  O zaman  , konunun adının Lavant bölgesi olarak konulması gerekmekte ve Doğu Akdeniz bölgesinin Batı Akdeniz ile Orta Doğu bölgelerinin ötesinde kendine özgü koşulları ile  yeni harita üzerinde yerini  alabileceği yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır . Şimdiye kadar  bu bölge ile ilgili olarak  görülmeyen bazı gelişmelerin  son zamanlarda birbirini izlediği ve güncel gelişmeler çizgisinde Lavant bölgesi ile birlikte Kıbrıs adasının adının öne çıktığı görülmektedir . Bizans döneminde  Lavant adı verilen bu  bölge , batılı emperyalistlerin yeniden Doğu Akdeniz üzerinden  merkezi alana yöneldikleri aşamada , öne çıkmakta ve güncel siyasal gelişmelerin tam ortasında yer almaktadır .
            Gazze kentinin adının gaz kavramından geldiği , bu kentin altında bölgenin en geniş doğal gaz yataklarının bulunduğu  , Kıbrıs  adasının kuzey  ucundaki  Karpas yarımadasının civarında Akdeniz’in en zengin petrol yataklarının bulunduğu , Kıbrıs adası ile Suriye ve Anadolu arasında yer alan Doğu Akdeniz  bölgelerinin altında gene  Orta Doğu’nun önde gelen ülkeleri  kadar zengin petrol yataklarının yer aldığı ,Libya ile Irak arasında yer alan bu bölgede de çok zengin yer altı kaynaklarının bulunduğu son zamanlarda bilim adamları tarafından açıklanmaktadır .Yüzyıllardır Orta Doğu’da petrol kavgası veren batılı emperyalistlerin ya da Siyonistlerin  bu kavgayı Lavant bölgesindeki yeni yapılanma döneminde de sürdürdükleri görülmektedir . O yüzden İsrail , Kıbrıs Girit hattı gibi bir yeni hat üzerinden , Doğu Akdeniz’in sularının altından petrol ve doğal gaz bağlantılarının Avrupa kıtası ile  yapılmaya çalışıldığı  anlaşılmaktadır . Bu doğrultuda , Rusya ve Fransa Güney Kıbrıs’a girerek bu bölgede yeni üsler oluşturmaya çalışmakta , İsrail ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinden  Kıbrıs adası üzerindeki etkisini artırarak  ada üzerinde kendisine karşı gelişebilecek bazı yeni durumları önlemeye çaba göstermektedir .
            Lavant bölgesinde  yeni keşfedilen  doğal zenginlikler  bütün emperyal devletleri  yeniden bölgeye çekerken , bölge devletleri de  bu durumdan yararlanarak  yeni Lavant sürecinde  eskisine oranla daha avantajlı bir  konuma gelebilmek için uğraşmaktadırlar . Yeni Lavant sürecinde , İsrail Kıbrıs üzerindeki etkisini artırarak bu ada üzerinden Girit ile daha yakın bağlantılar kurmaya çalışmakta ,kendi ülkesinde  konuşlandırmak için yer bulamadığı donanması ile Hava kuvvetlerinin uçak filosunu Akdeniz’in ortasında bomboş duran bir kurak ada olarak Girit’e  yerleştirmeye çalışmakta , böylece İsrail ile Girit arasında Kıbrıs üzerinden geçen bir  Doğu Akdeniz yapılanması çizgisi geliştirerek , Yeni Lavant  sürecini tamamlamaya çaba göstermektedir . İsrail  , Doğu Akdeniz bölgesinde Büyük Orta Doğu projesine alternatif bir projeyi öncelikli olarak devreye sokarken  , Gazze’nin  doğal gaz alanından Kıbrıs’ın petrol bölgesine yönelmekte ve bu hat üzerinden yapılacak bir deniz altı boru sistemi ile  Lavant bölgesinin doğal zenginliklerini , dünyanın en zengin kıtası olan Avrupa’ya taşımak istemektedir . Akdeniz’in tam  ortasında yer alan Girit adası giderek  bağlı olduğu Yunanistan devletinden uzaklaşırken , İsrail ile Lavant bölgesi üzerinden yakınlaşmakta ve yeni durum da Kıbrıs adasının yeni konumunu fazlasıyla değiştirmektedir . İsrail Kıbrıs’ı bir köprü yaparak Girit üzerinden  Avrupa kıtasına bağlanmaya çalışmakta ve böylece Lavant’ın   doğal kaynaklarını zengin  Avrupa piyasasında değerlendirmek  için yeni siyasetler geliştirmektedir .
            Roma İmparatorluğunun  birinci yüzyılın başlarında yıkmış olduğu  İsrail devleti  tarihte üçüncü kez kurulurken,  kendisini önceden yıkmış olan Roma İmparatorluğunun yerini almaya çalışmaktadır . Roma kentinin merkezi konumunun yeni dönemde Kudüs’e geçmesiyle birlikte  Büyük İsrail’i Orta Doğu topraklarında kuramayan Yahudi devletinin  işe Doğu Akdeniz’den başladığı aşamada, yeni Lavant sürecinin bütünüyle Siyonizmin hedeflerine paralel bir doğrultuda gündeme getirdiği ortaya çıkmaktadır . Merkezi topraklara egemen olamayan İsrail , Gazze üzerinden denize açıldığı zaman  Kıbrıs ve Girit gibi büyük adaları kontrolü altına almaya çalışmakta ,Araplara,Türklere ve diğer Müslüman topluluklara karşı  Yahudi insiyatifini eski Bizans’ın eyaleti olan Lavant bölgesi üzerinden  geliştirmeyi hedeflemektedir . Gelecekte bir bütün Akdeniz Birliği oluşturmayı hedefleyen Doğu Akdeniz’deki Lavant yapılanması,  bölgedeki diğer devletleri de etkisi altına almakta ve Akdeniz Birliği’ni eyaletlerden oluşan kıyı devletçikleri biçiminde düşünen Lavant yapılanması ,Suriye’yi de Lübnan benzeri küçük eyalet devletçiklerine dönüştürerek , bölgenin en büyük devleti olan Türkiye’nin parçalanmasını da , yeni Lavant oluşumuna uygun bir doğrultuda  gerçekleştirmeye  çalışmaktadır. Türkiye’nin Akdeniz kıyısındaki bölgelerde ,  Akdeniz Birliği ya da Yeni Lavant oluşumuna paralel düzeyde farklı devlet yapılanmalarının  hedeflendiği anlaşılmaktadır .
             İlk olarak Güney doğu bölgesinden  bölünmeye çalışılan Türkiye’nin her bölgesinde Sevr Antlaşması doğrultusunda  bölücü eğilimler güçlendirilirken , Edirne merkezli Trakya Cumhuriyeti Avrupa Birliği’nin destekleri ile gündeme gelmiştir .Trakya bölgesi ile birlikte Ege Bölgesinde bir İzmir merkezli  İyonya devleti  ayrıca bu tip  yapılanmalara paralel bir çizgide de Antalya merkezli bir Akdeniz Cumhuriyeti oluşumu   öne çıkarılmaktadır . Anadolunun  gayrimüslimleri  Ege bölgesinde toparlanırken , İstanbul’un Musevi kesimlerinin İsrail’e yakın olma doğrultusunda  Antalya üzerinden Akdeniz bölgesine doğru yeni bir yerleşim düzenine yönelirken  ,Trakya İyonya ve Klikya üzerinden  Yeni Lavant bölgeselleşmesinin gereksinme duyduğu Akdeniz Cumhuriyeti olgusu da yavaş yavaş hayata geçirilmektedir . Böylece Türkiye’nin coğrafi bölgeleri eyaletleşirken , Siyonizm Yeni Lavant projesi üzerinden merkezi  coğrafya  yapılanmasını  tamamlama şansını elde etmektedir . Küçük İsrail’in bölgeye egemen olamadığı bir dönemde ,Yeni Lavant yapılanması çerçevesinde  yeni küçük eyaletler İsrail benzeri oluşturulacağı için Siyonizm bu süreci açıkça  desteklemektedir .
            Selçuklular yönetiminde  sıcak  denizlere ulaşan Türkler  , Asya  kıtasının ortalarından gelerek uygarlıklar denizi olan Akdeniz kıyılarına ulaştığı için dünya imparatorlukları kurmuşlardır. Türkler , bugün  Büyük Avrupa,Büyük İsrail  ,Büyük Amerika  ya da Büyük İngiltere gibi  gibi emperyal oluşumlar ile yeniden deniz kıyısından uzaklaştırılarak ,Batı Asya Birliği diyerek  Asya’nın  kurak topraklarına , uçsuz bucaksız çöllerine ve karanlık dehlizlerine yönlendirilerek esir alınmaya çalışılmaktadır . İşte bu durumun çekişme noktası olarak Doğu Akdeniz yeniden öne çıkarken  , Türkiye Cumhuriyeti ‘nin Misakı Milli sınırları içerisinde yer alan Trakya,Ege ve Akdeniz bölgeleri Yeni Lavant Projesi doğrultusunda Anadolu’dan kopartılarak Akdeniz planları içinde kullanılmaya çalışılmaktadırlar . Kapadokya ile Klikya arasında kalan bölgeyi Lavant adı verilen  alanın merkezi  yeri ilan eden  Yeni Lavant’çılar  , Lavant projesinin tamamlanması doğrultusunda  Kıbrıs adasını da bu projenin merkezi olarak açıklamaktadırlar. İsrail Kıbrıs ve Girit üzerinden ortaya koyduğu Avrupa çizgisini , Ege  adaları ve sahilleri üzerinden de sürdürerek  ,Balkanları Avrupalıların elinden almaya ve Yeni Lavant Bölgesini Akdeniz üzerinden Balkanlara kadar genişletmeye dikkat etmektedir . Özellikle ikinci dünya savaşında Balkanlar’dan kovulan Yahudi topluluklarının Orta Doğu’ya gelerek İsrail’i kurmaları sonrasında , Yahudiler  Avrupa kıtasını Hrıstıyanlara  bırakmamak üzere , Doğu Akdeniz üzerinden Balkanlara doğru bir açılımı sürekli olarak gündemde tutmuşlar ve bu yüzden hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın iç işlerine karışarak  bazı siyasal gelişmelerin önünü açmışlardır .
            Arap baharı olayları da Akdeniz’in yeniden yapılanmasında öne çıkarken , Tunus ve Libya üzerinden  ortaya çıkan karışıklıklar ,Mısır ve Suriye’ye doğru yönlendirilmiştir .Tam bu aşamada  benzeri olaylar Kıbrıs adasına bir Türk-Rum çekişmesi olarak yansıtılmaya çalışılmış ama  adaya girmiş olan Rus insiyatifi bu tür senaryoları önlemiştir . Güney Kıbrıs’ta sayıları her geçen gün artan Rus asıllı nüfus yapısı Rusya ile yakın ilişkiler kurarak Kıbrıs adasının geleceğinde etkili olmaya başlamıştır  .Gelecekte Akdeniz Birliği içinde yer alacak büyük Akdeniz adalarının hepsinin birer ayrı devlet haline dönüştürülmesi planlandığı için ; Korsika,Sardunya,Girit,Sicilya adalarıyla birlikte Kıbrıs’ta tıpkı Malta benzeri bir yeni yapılanma ile karşı karşıya bulunmaktadırlar . Yeni Lavant projesinin merkezi olan Kıbrıs ve Girit adalarını önümüzdeki dönemde  İsrail yönlendirmeye çalışmakta ve bir daha Roma İmparatorluğu gibi bir Avrupa insiyatifinin dünyanın merkezi denizi olan Akdeniz’in kıyılarında  hegemonya  kurarak,  merkezi coğrafya da  etkinlik sağlamasının önüne geçilmek istenmektedir . Kıbrıs adasının  tek devlet olmasını bu yüzden hem Avrupalılar hem de İsrail’liler istemekte  ama hiç birisi bu ada üzerinde yaşamakta olan Türklerin ve Rumların geleceği ile ilgilenmemektedirler . Bu doğrultuda , Kıbrıs’ta tek devlet oluşturulması doğrultusunda zaman zaman Kıbrıs konferansları düzenlenmekte ve  Avrupa  kaynaklı uluslararası merkezler , Türkleri dışlayarak  Hrıstıyan Rumlar üzerinden  Avrupa Birliği içinde bir Kıbrıs devleti düşünürken , İsrail merkezli Yeni Lavant oluşumu çerçevesinde Siyonistler bu durumu önlemek üzere  Türkleri kullanmakta ve zaman içerisinde KKTC adlı kuzeydeki  devlet yapılanmasını ekonomi  üzerinden  Avrupa’nın dışında tutarak , Yeni Lavant’ın içinde  kontrol etmeye çalışmaktadır .
            Kudüs merkezli Yeni Lavant projesi içinde  Kıbrıs  adası ikili bir yapıda değil ama  tek devlet olarak düşünülmekte ve bu doğrultuda Türklerin Anadolu yarımadasına , Rumların da Ege adalarına doğru göç  ettirilmeleri planlanmaktadır . Bu yüzden adadaki Türklerin kalıcı vatandaş olmaları önlenmekte ve Türk-Rum  çatışması körüklenerek  Rumların da  Kıbrıs’ı terk etmelerinin önü açılmak istenmektedir . Batılı gizli servisler  Kıbrıs’ın boşaltılması doğrultusunda  Türk-Rum çatışmasını körüklemelerine rağmen  Rusya’nın adadaki varlığı bu durumu önlemiş , elli bin Rus işadamı güney Kıbrıs üzerinden dünya kıtalarına ekonomik olarak açılırken , yüz bin Rus asıllı insan yerleştiği  Kıbrıs adasını  Hrıstıyan-Yahudi çekişmesinin dışına çıkarmıştır . Böylece Türk-Rum çekişmesi önlenmiştir .
            Avrupa Birliği bir an önce Kıbrıs adasının tamamını kendi sınırları içine almaya çalışırken  , Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tasfiye edecek  adımlara öncelik vermekte ve Türkleri eşit bir federe devlet olarak görmemekte direnmektedir . Hrıstıyan batı ülkeleri Kıbrıs’ı bir Rum toprağı olarak görmekte ve böylece güney Kıbrıs üzerinden  Avrupa kıtasına bağlamaya öncelik vermektedir . Büyük İsrail ya da Orta Doğu peşinde koşan  Siyonizm ve Atlantik emperyalizmi de Türk tarafını Rumlara karşı kullanarak, Avrupa Birliğinin Doğu Akdenizdeki  Yeni Lavant yapılanması doğrultusunda etkili olmasının önüne geçebilmenin hesaplarını yapmaktadırlar . Geçmişten gelen adanın yerlisi konumundaki Kıbrıslı Türkler  beş yüz bine yakın nüfusları ile Londra’nın bir semtinde tutulmakta ve bunların adaya yeniden dönmelerine izin verilmeyerek ,gelecekte İsrail’in Yeni Lavant bölgesinde  Vatikan’a karşı daha etkili olacağı  farklı bir nüfus yapılanması adanın kuzey bölgesinde oluşturulmaya çalışılmaktadır . Güney Kıbrıs bölgesinde  Rus ve Ermeni asıllı nüfus hızla çoğalırken , adadaki Rum varlığı zayıflatılmakta ama Hrıstıyan dayanışması güçlendirilmektedir .Adanın kuzeyinde ise şirketler ve üniversiteler üzerinden İsrail’in etkisi hızla artmakta ,Avrupa Birliği Türk tarafında etkili olamamakta  ve sonradan oluşturulan kozmopolit nüfus yapısı ile ada Türkiye’den uzak tutulmaya çalışılmaktadır . Özellikle Kuzey Kıbrıs bölgesinin yönetiminde etkin olan nüfus oranları içinde daha çok İsrail’e yakın duran ;   Endülüs göçmeni  Maronit  ,kripto Yahudi ,konverso  , Sabatay  ya da  Ermeni asıllı  unsurlar ada üzerinde hem İsrail’in etkisinin artmasına hem de  Yeni Lavant Projesi doğrultusunda  Hrıstıyan batının Doğu Akdeniz üzerindeki etkilerinin azaltılmasına yönelik çalışmalarını sürdürmektedirler .Türk tarafındaki partileşmede  Türk olmayan alt kimlikler etkili olmakta  ve bu yüzden de Türkiye Kıbrıs sorununda  sürekli olarak kaybetmektedir . 
            Batı kaynaklı Hrıstıyan kesimlerin zorlamaları doğrultusunda son olarak 2017  yılının yaz aylarında  son bir Cenevre konferansı düzenlenmiş ve Kıbrıs meselesinin sona erdirilmesi için çaba gösterilmiştir . Barış görüşmeleri Türk ve Rum taraflarının katılımı ile gerçekleştirilmiş ama  bu görüşmelere hem Avrupa Birliği hem de İsrail ve Rus lobileri de  uzaktan katılmışlardır .Avrupa Kıbrıs’ı İsrail’e kaptırmamak üzere  çabalarken , Rusya’da dünyanın merkezinde yer alan bu adanın  batı hegemonyasına kaymaması için, bir doğu gücü olarak ağırlığını hissettirmeye çabalamıştır .Dünya konjonktürü bir dengeye oturmadığı için  son Cenevre konferansı da sonuçsuz kalmıştır .Altı ana başlıkta toplanan alt sorunların çözümü için ayrı toplantılar düzenlenmiş  ama bir türlü iki tarafın   ortak çözüm önerilerinde birleşmeleri  sağlanamamıştır .Birinci pakette yer alan güvenlik sorunları  ve garantilerin kaldırılması gerektiğini Rumlar savunmuş, Türkler ise eski antlaşmalardan gelen garantilerin devamından yana olmuşlardır .Rumlar Türk ordusunun adadan çekilmesini ilk konu olarak gündeme getirmiş ama Türk tarafı da  adadaki askeri varlığın  devamını kendi varlığı açısından yaşamsal görerek  bu öneriye karşı çıkmışlardır . Yönetim ve güç paylaşımında  Rumlar KKTC’nin tasfiyesini isteyerek Türklere azınlık olmayı önermiş , Türk tarafı da KKTC yapılanmasından  vaz geçmeyerek,  geleceğe dönük iki devletli yapının devam etmesini ve bu yoldan Birleşik Kıbrıs Devleti oluşumuna gidilebileceğini savunmuşlardır . Türk tarafı azınlıklaştırılmayı kabül  etmezken ,aynı zamanda Rum tarafı ile her yönden tam bir eşitlik statüsü talebinde bulunmuştur .  Ayrıca adanın üçte biri konumunda toprakların %36’sı Türklerin elindeyken, Rumlar bu oranın %26’ya indirilmesini talep ederek  Türkleri zayıflatmak istemişlerdir . Rum tarafı ısrarla Avrupa Birliği hukuku isterken ,Türk tarafı kazanılmış hakları doğrultusunda  Rumların bu talebine de karşı çıkmışdır . Barış hareketi sonrasında güneye kaçan Rumların kuzey bölgesindeki topraklarını talep etmeleri de , eşitliğe aykırı olduğu için  Türklerce benimsenmemiştir . Türk tarafı ada üzerinde her yönden eşitlik isterken aynı zamanda her yönden özgürlük talebini de yenilemiştir . Ayrıca ekonominin geliştirilmesi  ve refah düzeyinin yükseltilmesi için önlemler alınması dile getirilmiş ama anlaşma sağlanamamıştır .
            Son Cenevre konferansında Türk tarafının iyi niyetle üzerine düşeni yapmasına rağmen  , Kıbrıs sorununun  uluslararası boyutu ile Yeni Lavant yapılanması sürecindeki  konumu  dikkate alınmadığı için  sonuç elde edilememiştir . Rumlar Avrupa Birliğinin militanları gibi davranırken , Türk askeri birliklerinin  adayı  terk etmesini isterken İngiliz askeri üslerine karışmayarak ciddi bir çelişki içine düşmüşlerdir . Birleşmiş Milletler Genel sekreterinin devreye girmesi  ve barış çağrısında bulunması  da sonuç vermemiş , ada üzerindeki doğu-batı kavgası ile Hrıstıyan-Yahudi çekişmesi devam etmiştir . Görüşmeler bir ortak zemin üzerinde yürütülmediği için  mekik diplomasisi işe yaramamış , Birleşmiş Milletler genel sekreteri bu aşamada duruma müdahale etmek istemiş ama istenen sonuç bu doğrultuda da alınamamıştır . Uluslararası konjonktürün egemen güçleri dünya üzerinde estirdikleri anlaşmazlık ve çekişme rüzgarlarını Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili  olarak  toplanan Cenevre Kongresinde de estirerek anlaşmazlığın kronikleşmesine yardımcı olmuşlardır . Cenevre sonrasında Güney Kıbrıs yönetimi adanın kuzeyinde yer alan  iki yüzden fazla Türk oteline Rumların gitmesini yasaklayarak, adada yeni bir gerginlik ortamının yaratılmasına yol açmıştır .
            Cenevre konferansının öncesinde oluşturulan kamuoyu rüzgarları doğrultusunda ,Türk tarafı şimdiye kadar savunduğu geleneksel  tezlerinden  uzaklaştırılmaya çalışılmıştır . Yirminci yüzyılın soğuk savaş döneminde Kıbrıs adasındaki gelişmeler  , ikinci dünya savaşı sonrası yeni uluslararası konjonktürün  yansıması olarak gündeme gelmiş ve  bu durumda Türk tarafı da kendi çıkarları doğrultusunda bir  Kıbrıs  politikası belirlemiştir . Yarım yüzyılı aşan bir süre içinde  Kıbrıs meselesi  çeşitli aşamalar geçirerek bugünlere gelmiştir . Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk toplumu bu büyük ada üzerindeki konumunu ve haklarını koruyarak yola devam etmeye çalışmıştır . Bu nedenle ,Rum ve batı baskılarına karşı direnme gösterilmiş ve geleceğe dönük bir  iki toplumlu yeni bir Kıbrıs düzeni oluşturulmaya çalışılmıştır . Avrupa Birliği süreci içinde Rumlar batının bütün Hrıstıyan devletlerinin desteklerini arkalarına alarak , yeniden adada  Türkler için bir azınlık statüsü tanımaya çalışmışlardır . İngiliz mandası döneminden başlayarak , Türk azınlığa karşı Rumların yürütmüş olduğu baskı ve terör olayları nedeniyle, Türk Silahlı Kuvvetlerinin  Kıbrıs Barış Harekatını gerçekleştirmek zorunda kaldığını bugün için unutmamak gerekmektedir . Türk ordusunun adaya ayak basmasıyla başlayan yeni dönemde , Türkler azınlık olmaktan kurtulmuşlar ve adanın kuzey bölgesine yerleşerek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adı altında kendi siyasal varlıklarını kurumlaştırmışlardır .
             Son olarak yapılan Cenevre  Konferansı sırasında  Rum kesiminin yeniden eskiye dönerek Türk tarafını eşit bir ortak olarak görmektense  gene eskisi gibi azınlık durumuna düşürmek için çaba sarf ettiği görülmüştür .İki tarafta görüşmeler sırasında çözümün yakın olduğunu dile getirmelerine rağmen  çalışmalarda herhangi bir ilerleme olmamış , Rum tarafı Avrupa Birliği üyeliği konumundan yararlanarak , Türkleri  eskiden olduğu gibi  azınlık statüsüne indirgemeye  çaba göstermiştir . Bu durumda devlet olma hakkı elinden alınmak istenen Kuzey Kıbrıs Türk yönetimi  masadan kalkarak görüşmelere ara vermek zorunda kalmıştır . Dışa karşı bir gizlilik içerisinde yürütülen   Cenevre konferansı sırasında  Türk tarafı sürekli olarak ödün vermeye zorlanmış ve bu doğrultuda Rum tarafının  Türklerin kazanılmış haklarını elinden almaya çalışan olumsuz tutumları  yüzünden , bu konferans da diğerleri gibi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.Dönüşümlü başkanlık ve Türklerin yönetime etkin katılımına karşı çıkılmıştır.  Batı emperyalizminin müstakbel bir Akdeniz Birliği projesi doğrultusunda bütün Akdeniz adaları ile birlikte Kıbrıs adası da birleşik bir ada devletine yeniden dönüştürülmek  istenmiştir .  Türk tarafının kendi devletini kurma hakkı ile birlikte KKTC’nin  de  bağımsızlığının elinden alınmak istenmesi , Türklerin şimdiye kadar elde ettikleri  bütün kazanılmış haklarının  ortadan kalkmasına yol açacağı görülmüş ve bu yüzden Türkler masayı terk etmişlerdir .
            İki kurucu devlete dayalı yeni bir ortaklık devleti oluşturmak üzere gündeme getirilmiş olan Birleşik Kıbrıs  Devleti  projesinin önünün kesilerek ,yeniden  Rum egemenliğinde ve Türklerin azınlık olarak yer alacağı  ve kazanılmış haklarını elinden kaçıracağı bir emperyal projenin Türk tarafınca kabül edilmesinin mümkün olmayacağı anlaşılmıştır . İki eşit ortak arasında oluşturulabilecek federal bir Birleşik Kıbrıs  Devleti  yerine Yunanistan destekli bir Rum devletinin  dayatılması ,Kıbrıs  görüşmelerini  geleceğe dönük olarak çıkmaza sürüklemiştir . Böylece Kıbrıs sorununun içeriden çözüme kavuşturulmasının mümkün olamayacağı bir kez daha görülmüş ve  bu uçak gemisi konumundaki bu büyük adanın geleceğinin merkezi coğrafyada gerçekleşmekte olan yeni  bölgesel  oluşumların etkileriyle biçimleneceği bir kez daha anlaşılmıştır . Kıbrıs’ta eşit koşullarda bir  ortak devlet kurulamadığı takdirde , uluslararası sözleşmelerdeki Türk tarafı için sağlanan garantiler devam edecek ve gene bu doğrultuda Türk askeri adada varlığını  en azından İngiliz askeri üsleri kalkana kadar koruyacaktır .Çözümsüzlük aşamasında Rum tarafının batı emperyalizmini baskı unsuru olarak gündeme getirmesi de , Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye Cumhuriyetine bağlanması ile  sonuçlanabilecektir .
            Yeni Lavant sürecinde Kıbrıs adası  iki sıvının arasına sıkışıp kalmıştır . Su ve petrol  insan yaşamındaki iki ana sıvı olarak  Kıbrıs üzerinde yaşayanların hayatını yönlendirmiştir . Türkiye’nin güneyindeki su kaynaklarından Kıbrıs’a denizaltı su sistemi kurulmasına İsrail öncülük yapmış ve kendi su sorununu Kıbrıs üzerinden çözmeye çalışırken , adanın etrafında çok yaygın biçimde bulunan petrol  yataklarını işletmeye açmak üzere, İsrail devleti Hem Yunanistan  cumhuriyeti ile hem de Güney Kıbrıs  yönetimi ile ortaklıklar kurmuştur. Ayrıca ,Türkiye Cumhuriyetinin hem kendi karasularında hem de KKTC’nin sahil şeridinde petrol ve doğal gaz aramasını önlemeye çalışmıştır . İsrail’in iki yüzlü ve çifte standartlı bu  politikaları yüzünden her alanda olduğu gibi Kıbrıs sorununda da Türk devleti son derece zor durumlarda kalmıştır . Türkiye’nin güneyindeki suyun İsrail’e taşınması konusunda Kıbrıs bir köprü konumunda kullanılmak istenirken  , Türkiye’nin kendisine yetmeyen su kaynakları  Büyük Orta Doğu Projesi sonrasında Yeni Lavant  yapılanmasında da  gündeme getirilerek , Türkiye’nin zararına olabilecek yeni  olumsuz gelişmeler dayatılmaktadır . Türkiye’nin suyunu kendisine bağlamak isteyen İsrail bu amaçla Kıbrıs’ı kullanırken ,Kuzey Irak’taki zengin petrol yataklarının vanasını da elinde tutmak istemektedir . Böylece bölge devletlerini parçalayarak Büyük İsrail federasyonunu kuramayan İsrail ,Yeni Lavant Projesi üzerinden  Türkiye’yi parçalayarak , Kıbrıs ve Girit gibi Akdeniz adalarına el koyarak , bu bölgenin her türlü zenginliğini  ekonomik açıdan değerlendirerek  yeni bir süper güç haline gelmeyi  hedeflemektedir .
             Tarihte kendisini yok eden  Akdeniz üzerindeki Roma İmparatorluğu yapılanmasını  hiçbir zaman unutmayan İsrail’in ,geleceğe dönük bir yeni Roma İmparatorluğunu Kudüs merkezli olarak inşa etmeye yöneldiği görülmektedir . Bu projeye karşı başta Vatikan olmak üzere  bütün Hrıstıyan Avrupa devletlerinin karşı çıkacağı  açıktır .Türkiye’nin kendisi dışındaki bu çekişmenin dışında kalması ve hiçbir tarafa alet olmadan  KKTC ile birlikte Türk tarafının politikalarını hem Kıbrıs’ta hem de  Doğu Akdeniz bölgesinde  geçerli kılması , öncelikli olarak  Türkiye Cumhuriyetinin  ilelebet payidar  olması açısından önem taşımaktadır . Osmanlı İmparatorluğunu yıkarak Türkleri tarih sahnesinden sileceklerini zannedenler , Türk devletini ortadan kaldırarak  Büyük Orta Doğu Projesi gibi emperyalist  senaryoları gerçekleştirememişlerdir .Avrupa Birliği dağılırken , İsrail’de üçüncü kez  yıkılma  senaryoları ile karşı karşıya bulunmaktadır . Kıbrıs’ın  Türk tarafını dışlayarak ya da Türkiye’ye karşı  bir çizgide yönlendirerek kullanılmasına , Türk ulusu hiçbir zaman   razı olmayacaktır . Türkiye’nin  orta dünyada, Merkezi Devletler Birliği ya da  Kıbrıs’ta 82.vilayet gibi milli senaryoları oldukça ve bu gibi politikalar  ulusalcı ve vatansever  Türk yöneticileri tarafından desteklendikçe , Büyük Orta Doğu ,  Yeni Bizans ya da Yeni Lavant  gibi emperyal  senaryolar hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir.