ulusal haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulusal haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2017 Çarşamba

YÖNETENLERİN YÖNETEMEZ (YÖNETİLEMEZ) HALE GETİRDİĞİ ÜLKE: TÜRKİYE, YAZAN: "HAKAN PAKSOY" (MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ)

YÖNETENLERİN YÖNETEMEZ OLDUĞU VE YÖNETİLEMEZ HALE GETİRDİĞİ ÜLKE: TÜRKİYE

(MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ)
Türkiye’nin bekası, birliği ve bütünlüğü tehdit altındadır. Hem de bu tehdit hemen hemen her gün, her vesileyle ve bizzat Cumhurbaşkanı tarafından dile getirilerek sıradanlaştırılmıştır. Bu sıradanlaşma toplumu son derece olumsuz bir şekilde etkilemiş, ekonomik sıkıntılar sebebiyle de moral bozukluğu had safhaya gelmiştir. Bu durumun sorumluları çıkış yolunu bulabilirler mi? Bunun cevabı kesinlikle hayırdır. Peki, niçin? Bu sorunun cevabına, “Nasıl bu hale geldik?” sorusuyla başlayabiliriz. Kısa kısa dokunuşlarla geçmişe bakmak yararlı olacaktır.
AZ GİTTİK UZ GİTTİK/DERE TEPE DÜZ GİTTİK…
Ülkemizi 15 yıldır, “Dağa taşa ‘Ne Mutlu Türk’üm Diyene’ yazdınız ama bu ülkede sadece Türkler yaşamıyor ki… Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Arnavut…” diye devamlı tekrarlayan, Türk milli kimliği ile kavgalı, ideolojik bir zihniyet yönetmektedir. Yönettiği milletin tarihi, sosyolojisi ve anayasal kimliği ile sorunu olanlarla bir yere varılamayacağı aşikârken, onlar her gün surda başka bir gedik açmakla uğraşmaktadırlar!
Yöneticiler günlük uygulamalarında hukukun dışına çıkınca, hukuku yöneticilere uydurmak için anayasa referandumuna gidilmiştir. Yaptıklarına da “Yeni Türkiye” diyeceklerdir. Aslında hayallerinin yeni değil başka bir Türkiye olduğu da apaçık ortadadır. Haddizatında hiçbir şey yeni de değildi. Yeni diye sunulan her şey,  19. yüzyılda başlayan ve cumhuriyetin ilanıyla çözüme kavuşan tartışmalara yeniden dönülmesiydi. Yani 100 yıl önceki çözüme itiraz söz konusuydu. 1923’te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin; sadece Türk etnisitesi (!) üzerine kurulduğunu; tekçi, inkârcı ve asimilasyoncu bir yapı” olduğunu iddia ediyorlardı. Bunun için bir çıkış yolu da bulunmuştu: “1920 ruhu canlanmalıdır”. Vatan hainlerinin heykelleri dikildi, düşmanla işbirliği yapanlar kutsandı. Heykelini diktikleri veya kutsadıkları kişiler aynı zamanda 1920 ruhuna karşı çıkan ya da o ruhun katline fetva verenlerdi.
Yaşananların ilk işareti Temmuz 2001’de; “Irka dayalı milliyetçilik yapmayacağız, dine dayalı milliyetçilik yapmayacağız, Türkiyelilik bilincini geliştireceğiz.” denilerek verilmiş, Türk Milleti’nin kimliğiyle ilgili düşünceler ortaya konulmuştu.
3 Kasım 2002 seçimlerinin ertesi günü Yunanistan Başbakanı’nın kutlama için aramasından iki gün sonra “Kıbrıs konusunda Türkiye’nin Belçika Modeli teklifine sıcak bakıyoruz” açıklaması da devlet ve yönetim anlayışı için çok önemli bir işaretti.
Seçimlerden zaferle çıkmış bir parti vardı ancak genel başkanı milletvekili değildi. Seçim sonuçları bile tam olarak belli olmamış, TBMM oluşmamış, hükümet kurulmamışken,  devletin İstiklal Harbi’nden bu yana uğruna savaşa girdiği tek milli meselede; devletin yetkili ve ilgili kurumlarından bilgi almadan, genel başkan tarafından, konunun muhatabına böyle bir çözüm teklif ediliyordu. Bu Türk Devlet felsefesindeki devamlılık esasının dışında ve normal şartlarda beş yıllığına emanet alınan yönetme yetkisini sınırsız bir şekilde kullanma felsefesini ortaya koyan ilk önemli işaretti. Zımnen,  “Benden başka kimse yok, benden öncesi yok, benden sonrası da olmayacak.” deniliyordu. Zamanın şartları içinde bunların görebilmesi pek de mümkün olmamıştı.
Bu anlayışın devamı uygulamalar zaman içinde peşpeşe geldi. Bağımsız devletimizin tapu senedi olan Lozan Antlaşması ile kavga ettiler, kurucularla kavga ettiler, daha da ileri gidip İstiklal Harbi ile ilgili ileri-geri sözler ettiler. Başarısız girişimlerdi ama güçleri yetmeyecekti çünkü cumhuriyeti kuranlar doğruyu yapmışlardı, haklıydılar. Türk Milletinin gönlünde müstesna bir yerleri vardı ve millet, onlara sahip çıkıyordu.  Haklının ve doğrunun karşısında bugün geldikleri yer, ilk iktidar olduklarından bu yana, fırsat buldukça yanlışlarını konuştukları o kurucuların fikirleri ve izledikleri siyaset(ler)e dönmek oldu. Hani masallar; az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Bir de bakmışım ki bir arpa boyu yol gitmişim.” diye başlar ya, işte öyle oldu. Hatta Türkiye bir arpa boyu bile yol alamadı ama yol alanlar başkaydı.
16 Nisan (2017) Referandum akşamı Cumhurbaşkanı’nın açıklaması, “200 yıllık kadim tartışma sona erdi” şeklindeydi. Bazı gazeteler de; 3 Kasım 1839’da okutturulan Tanzimat Fermanı ile ‘Sultan’ ve ‘Halife’nin otoritesinin azaltılarak (…) zerkedilen narkoz resmen ve fiilen sona ermiş oldu” diyeceklerdi.
Bütün bunlar için evvela, önlerinde en büyük engel olarak duran Türk Silahlı Kuvvetleri, başlamasına ABD Başkanı Bush’la yapılan görüşmede karar verildiği ifade edilen Ergenekon, Balyoz, Casusluk gibi davalarla çökertildi. Bununla silah arkadaşlığı fikri ve hukuku yok edilmişti. Özellikle Ergenekon adıyla yürütülen dava ile Türk Milli Kimliğinin en önemli yapıtaşlarından birisi olan destanımıza kastediliyordu. Yani Türk mitolojisi de hedefteydi. Ardından, Silahlı Kuvvetlerin kozmik odasına girilmesine müsaade ettiler, onlara göre “devlet bağırsaklarını temizliyordu.” Sonradan öğrenildi ki oradan alınan bilgilerin nerede olduğu, kimlere verildiği bilinmiyormuş. Neredeyse yüz yıllık bir çalışma yok edilmişti. Doğrudan devletin omurgası hedefti ve on ikiden vurulmuştu.
Türkiye bir arpa boyu bile gidemezken Türk Milleti üzerine proje yapanlar ve ortakları dağları aşıyorlardı.
Yoldaki taşlar temizlendikten sonra esas operasyona geçildi. Önce, “Kürt Açılımı” adı verilen ama tepkiler önemli ölçüde artınca “Barış ve Kardeşlik”, daha sonra “Çözüm Süreci” denilerek bölücü örgütle kurulan ilişkiler ve yapılan pazarlıklar hep birer proje olarak açıklandı. Habur’daki çadır mahkemesi rezaletiOslo’da terör örgütü ile yapılan, en az beşi bilinen ve Başbakanlık Müsteşar Yardımcısının bizzat görevlendirildiği görüşmeler ve ardından İmralı’da mahpus olan bölücü başı ile yapılan müzakereler izledi. Bu süreçte, açılımı yürütmekle sorumlu Devlet Bakanının bölücü başı ile bizzat görüştüğüne dair bilgiler medyada yer aldı. Bu görüşmelerin tutanakları onun adıyla kitap olarak Avrupa’da yayınlandı, orada da bu bilgi yer alıyordu ama üstü bir şekilde kimse tarafından açılmadı.
Bütün bunların sonucunda 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe Sarayı’nda 10 maddelik bir mutabakat açıklaması yapıldı. Tam da bir devlet kuruluşu açıklaması gibiydi. Önce, “bu hasretle beklediğimiz çağrıdır.  (…) Ne istendi de bu ülkede hükümet, 12 yıllık başbakanlığım döneminde verilmedi?” denildi. (Erdoğan, 28 Şubat 2015, Suudi Arabistan’a giderken havaalanında)Fakat sonra, içten içe artan kamuoyu tepkisinden olsa gerek, “Kürt sorunu yok Kürt kardeşimin sorunu var”a dönüldü. Bu arada, bir yandan da bölücübaşının nevruz günü okunmak üzere kaleme aldığı mektup üzerinde rötuşlar da yapılıyordu. Olayın bölücülerin adına katılan aktörleri tarafından, “Kimlerin katılacağı ile oturma düzeninin bile hükümet tarafından tespit edildiği” söylenecekti. Hatta İmralı heyeti diye kurumsal bir isim verilen heyetin başkanı olan ve İmralı cezaevi ile Ankara ve Kandil arasında mekik dokuyan Sırrı Süreyya Önder TBMM Kürsüsünden; Sayın Cumhurbaşkanı o zaman Başbakan’dı, beni aradı, ‘Kandil’e gittiniz, ne oldu’ dedi. Devamını mahkemelerde söyleyeceğiz. Onun için, Kandil’den talimat alan kimmiş, Kandil’e haber gönderen, ricacı gönderen kimmiş, kaldırın dokunulmazlığımızı, bütün bunları mahkemelerde konuşacağız” diyecekti. Bu sözler ilgilileri tarafından yalanlanmadı. Yani bir nevi tavşana kaç tazıya tut denilmekteydi…
İmralı Pazarlıkları ve Dolmabahçe Mutabakatı sürecinde, Çatışmasızlık diye bir kavram icat edildi ve teröristler, güvenlik güçlerinin önünden geçse dahi müdahale edilmesine izin verilmedi. Bir de bakıldı ki birçok şehir ve ilçemizde hendekler açılmış, yeraltına tüneller kazılmış, buralara silah ve mühimmat yığınağı yapılmış, el yapımı patlayıcılar yerleştirilmişti. Oslo Görüşmelerinde(2011) devletin istihbarat bürokratı: “Biliyoruz metropolleri de bu arada patlayıcılarla doldurdunuz.” demişti. Yani, aslında devletin her şeyden haberi vardı ama görmezden gelinmişti.
Her birisi dünyaya bedel olan nice yiğidimizi bu mücadelede kaybettik. Bu mücadelede şehir ve ilçelerimizin birçok mahallesi yer ile yeksan oldu. Bu ağır bedele rağmen şükür ki başarıldı, Türk Askeri ve Türk Polisi kararlılığını ortaya koydu. Başarıda, Türk Milletinin çok uğraşılan ancak bir taşı bile sökülemeyen sağlam milli yapısı büyük rol oynadı. Mücadele edilen yerlerde oturan insanlar sesini bile çıkarmadan Devletini destekledi ve Milletinin yanında durdu.
Ancak, terörle değil sadece teröristle mücadele edilmişti. Bu gözden kaçmıştı. Yani bataklık kurutulmuyordu çünkü bataklığa devamlı su taşıyan siyasi iktidarın kendisiydi. Türk Kimliği ile kavgalı olmak bataklığa su vermek demekti. Bu da niçin bir arpa boyu yol alamadığımızın sebeplerinin en başta geleniydi…
YA SINIRLARIMIZDA NELER OLUYORDU?
Ege Denizindeki bizim olan 18 Adaya Yunan Bayrağı çekilmesine göz yumulmuştu. Sorana da ya Lozan’da kaybettiğimiz adalar polemiği ile cevap veriliyor ya da soru duymazlıktan geliniyordu.
Cumhuriyet Tarihi’nde uğruna girdiğimiz tek savaş sebebi olan Kıbrıs neredeyse Rumlara teslim edilmek üzereydi.
1915 Olaylarında(!) ölen Ermenilerin torunlarına taziye bildirildi, onların acılarının anlaşıldığı açıklaması yapıldı.(Başbakanlık, 2014)
Güney komşularımızda olanlara seyirci kalınmıyor(!) habire sobaya odun atmakla meşgul olunuyordu. Yöneticilerin gözü açık gördükleri ideolojik rüyalar bunu fırsat olarak değerlendiriyorlardı. Her türlü uyarıya yine aldırılmıyor, uyaranlar sert ve nezaketten uzak bir şekilde; “Siz haklı olsaydınız yüzde ellibir’i siz alırdınız…” diye cevap veriliyordu…
Bu şekilde Irak yönetimine rağmen Barzani ile diplomatik ilişki kuruldu. Dolmabahçe Sarayı’nda Başbakan ve Dış İşleri Bakanı ile Barzani arasında yapılan görüşme sonrasında, Bakan; “Son dönemde Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürt kardeşleriyle ilişkileri büyük bir ivme kazanmıştır. 2009’da ben, bu sene de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Erbil’i ziyaret etti. Bütün dünyaya Sayın Başbakanımız güçlü bir mesaj verdiler. Kürtler ve Türkler, hangi ülkede olurlarsa olsunlar ezeli ve ebedi kardeştirler. Ve bu ezeli ve ebedi kardeşlik bu zeminde güçlenerek geleceğe taşınmalıdır. Bölgemizde yaşanan son gelişmelerle bu kardeşliğin daha da geliştirilmesi büyük önem kazanmaktadır. Çünkü bölgemizde bütün yapılar yeniden inşa edilirken, Türkler ile Kürtler arasındaki bu kardeşliğin inşa edici bir rolü var. Bölgemizde kalıcı bir etki yapacaktır.” diyecekti (Ahmet Davutoğlu, 3 Kasım 2011).Barzani ile proje ortaklığı bir kez daha ilan edilmişti.
Yine hiçbir uyarıya aldırmadan yollarına devam ettiler ama 2017’ye gelindiğinde, Barzani’nin bağımsızlık referandumunun ertesi günü, o dönemin Başbakanı olan Cumhurbaşkanı: Böyle bir yanlışa düşeceğine ihtimal vermiyorduk, demek yanılmışız” diyecekti (2017-2018 Akademik Yılı Açılış Töreni 26 Eylül 2017).
Şam yönetimini devirmek için Suriye muhalefetine neredeyse sınırsız destek verildi. Her coğrafyadan ipini koparan soluğu güneyimizde aldı, sınırlarımız kevgire dönmüştü. Yaralananların ülkemizde tedavi edildiğine dair haberler basında yer alıyordu.
IŞİD belası göz göre göre geldi. Artık Müslümanlar koyun gibi boğazlanıyor, diri diri ateşe atılıp yakılıyordu. Ölen de Allah-u Ekber diyordu, öldüren de…
Canını kurtarmak için kaçanlara “onlar muhacir biz ensarız” denilerek kucak açıldı. İlk başlarda özellikle Irak’tan, Türkmen meselesi yüzünden Barzani’nin örtülü destek verdiği IŞİD’ın katliamından kaçan Türkmenler alınmıyordu. Ezidiler, Süryaniler, Araplar hepsi sorgusuz sualsiz alınıyor ama Türk’üm diyenlere kimlik soruluyor ve sınırda bekletildikten sonra geri gönderiliyordu. Bu şekilde binlerce Türk(men) ya çölün şartlarına ya da IŞİD’in zulmüne terk edildi.
Bu şekilde dört milyonu aşkın sığınmacı ülkemize giriş yaptı. Ama doğru dürüst bir kayıt tutulmadı ve nerede ne kadar sığınmacı olduğu bilinmez hale geldi. Gelecekte milli güvenlik tehdidi haline gelebilecek sığınmacı problemi ile birlikte yaşar hale geldik. O gün katil rejimden(!) kurtardığımız insanların, bugün rejimleriyle anlaşmak üzereyiz. Yine bir arpa boyu yol alamamıştık.
Güneyimizde, Suruç’un karşısındaki Ayn el-Arap’ta IŞİD ile PKK’nın Suriye kolu PYD hâkimiyet mücadelesi veriyordu. ABD’nin başkanı Obama ile bir görüşme sonucunda, peşmerge kılıklı PKK teröristlerinin Ayn el-Arap’a geçmesine izin verildi. Sözde IŞİD ile mücadele ediliyordu. Fakat asıl maksat bölücü başının hapisteyken kurdurmasına göz yumulan PYD’yi kurtarmaktı. Teröristler, hem de bir 29 Ekim’de Cumhuriyet Bayramı’nda, “biji serok Obama” sloganları eşliğinde, Türk polisi eskortu ile ve Türk askeri korumasında geçtiler. Yoldaki yemeklerini de devletimiz karşılamıştı.
Ayn el Arap kurtarıldı(!), adı da Kobani oldu. Nüfusun çoğunluğunu Türk ya da Arapların oluşturduğu bölgelerde etnik temizlik yapıldı. Türk ve Arap nüfus bölgeden sürülüp çıkarılmıştı. Türkiye’nin yöneticileri sayesinde artık orada bir kanton yönetimi kurulmuş ve PYD-PKK’nın bir devletçiği olmuştu. Dönemin Başbakanı da partisinin Diyarbakır İl Kongresinde yaptığı konuşmada: “Kobani’ye buradan selam ediyorum. Kobani’deki her kardeşimin alnından öpüyorum. Kobani bize tarihin emanetidir.” demişti. Sonradan buradaki yapılanmaya itiraz ettiler ancak başlatılan Rakka operasyonu esnasında “Fırat’ın batısına geçilmesini kabul edemeyiz…” söylemiyle bu yapılanmaya rıza gösterildi. Bu operasyon da aslında güneyimizde, İskenderun’dan çıkacak Kürt koridorunu kurma operasyonunun başlangıcıydı.
Önceleri Hatay’ın sınırındaki Afrin görmezden geliniyor hala Suriye’de “Katil(!) Esed gitmeli” söylemleri ile savrulmalar yaşanıyordu. Bu süreçte; Rusya’nınHazar Denizinden26 füze fırlattı(26 Ekim 2015). Hemen sonrasında da bu füzelerin tamamını hedeflerine ulaştığını açıklamıştı. Anlaşılan oydu ki operasyon, İran ve Irak ile mutabakat içinde yapılmıştı. O günlerde kimsenin üzerinde durmadığı ya da durdurulmadığı(!) bu olaydan çok sonra, füzelerden birisinin topraklarımıza düştüğü ama patlamadığı Bizzat Cumhurbaşkanı tarafından açıklanacaktı, ama ne hikmetse medyamız bu açıklamayı da görmezden geliyordu (2 Şubat 2016, Santiago).
Bu füzelerden az bir zaman sonra, angajman kurallarını çiğnediği için bir Rus uçağı düşürüldü(24 Kasım 2015). İlk açıklama Cumhurbaşkanlığı yetkililerince Anadolu Ajansı’na, “Rus uçağı düşürüldü” şeklindeydi ama 10 dakika sonra Genelkurmay Başkanlığı “Milliyeti tespit edilemeyen uçak” diyecekti. Genelkurmay olaya balans ayarı yapıyordu. Gelişmeler devlet yönetimindeki zaafı açıkça gösteriyordu. Anlaşılan o ki, birileri kahramanlık (!) rolü kapma yarışındaydı ama devlet çok zor duruma düşmüştü. Devletin en son sözü söyleyecek en üst makamı, hiç söylenmemesi gerekeni daha ilk cümle olarak sarf edecekti. Bunun bedeli ağır ödendi. Araya Nazarbayev’in girmesi ve “yanlışlık oldu” şeklinde bağlanan arabuluculuğuyla kriz çözüldü. Rusya, Türkiye’nin özür dilediğini açıklıyordu. Biz yine bir arpa boyu yol almıştık, muarızlarımız ise dağları aşmışlardı…
KAPKARA BİR CUMA AKŞAMI…
15 Temmuz 2016’ya gelindiğinde, Türk Tarihi’nin en acı günlerinden birisi yaşandı. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yapılanmış olan, siyasi iktidarın her türlü uyarılara rağmen göz yumduğu ve Yüksek Askeri Şura Kararları ile önlerini açtığı bir yapılanma darbe girişiminde bulundu. Kardeşkanı aktı, Meclis bombalandı. Çok şükür ki başaramamışlardı. Cumhurbaşkanı şaşkınlığını, alelacele düzenlenen Olağanüstü Din Şurası’nda; “Menzilimiz birdi, alınları secdeye geliyordu… Aldandık… Yanılmışız… Rabbim ve Milletim affetsin…”gibi ifadelerle açıklayacaktı. Artık aldanma ve aldatılma itirafları sık gelmeye başlayacaktı. Şura da, sanki darbecileri ve başındaki haini Din dışı ilan etmek için toplanmıştı. Sonuç Bildirisi böyle bir dille yazılmıştı. Hain darbenin şifreleri bu şekilde çözülmüş oluyordu sanki. Ayrıca ilginç bir husus daha vardı ama ülkenin karışık durumunda pek de dikkat edilmemişti. Bu bildiri ile Yüce Dinimizde olmayan bir aforoz (!) yöntemi de oluşturulmuştu.
Darbeci hain yapı ile mücadele başladı, bu yapılırken de, “Yeni bir devlet” yapılanması açığa çıkmaya başladı. Özellikle en önemli devlet organı olan ordu yeniden yapılandırıldı. Harp okullarının yönetimi sivil yöneticilere devredildi. Genelkurmay Başkanlığı Cumhurbaşkanlığına, Kuvvet Komutanlıkları Savunma Bakanlığına bağlandı. Genelkurmay Başkanlığı herhangi bir kuvveti olmayan bir sembolik makam haline getirildi. Hatta medyada, TSK’nın bu yeni yapılanmasına dair uygulanan projenin, darbe girişiminin hapisteki kilit isimlerinden birisi tarafından hazırlandığı yazılıyordu. Bu da yalanlanmadı.
Fırsat bu fırsattı, karşı çıkanlar da darbeci suçlamasına maruz kalıyorduYeni Devlet kuruluşuna dair açıklamalar medyada yer almaya başladı. Ağzını tutamayıp erken konuşanlar oldu. Malumu ilam edenler de derhal susturuldu. Fakat “Yeni Türkiye” söyleminden de Türk kimliği ile mücadeleden de hiç vazgeçilmedi. Son dönemde, arada bir toplumun gönlünü okşamak için Türk demek ihmal edilmedi. Ancak, özellikle Cumhurbaşkanı’nın 10 Kasım (2017) konuşmasında çok vurgulu bir şekilde, kimliksiz bir milletten bahsedilerek; yine geçmiş suçlamaları ve güya yanlışlıkları, eksikleri ya da farklılıkları öne çıkarılmaya devam edildi. Değişen bir şey yoktu.
Bütün bunlar yaşanırken ve TSK’nın içinde bulunduğu çok zorlu şartlara rağmen,  Fırat Kalkanı Harekâtı yapıldı. Bu sürecin en isabetli kararıydı.  İskenderun’u tehdit eden Kürt Koridoru emeline biraz da olsa ket vuruldu. Ama bu sefer de Afrin bir tehditti.
Türkiye, Afrin’i dillendirince Rusya orada bayrak gösterdi. Bütün komşularıyla bir şekilde arası açık olan, uluslararası anlaşmalarla müttefik olduğu devletlerle ilişkileri neredeyse kopacak kadar gergin hale gelen Türkiye yalnız kalmıştı. Tarihin hiçbir safhasında böyle bir yalnızlık yaşanmamış, büyüklüğü defalarca dile getirilen, 100 yıl önce tahttan uzaklaştıranlara beddualar düzdükleri 2. Abdülhamit’ten bile ders alınmamıştı! Anlaşılan Abdülhamit’e sahip çıkarken de onu öğrenmemiş, bilmemiş ve tanımamışlardı.
VE GALİBA FİNALDEN ÖNCEKİ SON SAHNE…
Tarihin akışı, 22 Kasım’da (2017) Soçi’de yapılan Rusya, İran ve Türkiye zirvesi ile başka bir mecraya yöneldi. 2017 yılı içindeki çok sık aralıklarla yapılan Türkiye – Rusya görüşmelerinin en önemli maddesi Suriye’ydi. Türkiye2011’den beri mütemadiyen tekrar ettiği yüz binlerin katili rejim… Katil Esed…”söylemini yavaş yavaş terk etmeye başlamıştı.
Zirveden bir gün önce Putin’le Esad bir araya geldi. Ertesi gün, Suriye’de bir Ulusal Diyalog Kongresinin toplanacağı açıklanacaktı. Bu kongreye; Putin, “(Suriye’deki) etnik, dini ve siyasi grupların tamamının…”, İran Cumhurbaşkanı Ruhani, “Bütün grupların…” katılacağını açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, “kapsayıcı, özgür, adil ve şeffaf bir sürecin hayata geçirilmesi hususunda görüş birliğine vardık. Bu çabanın başarısı başta rejim ve muhalefet olmak üzere tarafların tutumuna bağlıdır. (…) terörist unsurların dışlanması önceliklerimiz arasında yer almaya devam edecektir.” Dedi.
Zirve Sonuç Bildirisi’nde ise; “DEAŞ, Nusra Cephesi ve BM Güvenlik Konseyi tarafından tanımlanan diğer tüm terör örgütlerinin ortadan kaldırılması” ile “Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti temsilcilerini ve Suriye’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine, toprak bütünlüğüne ve parçalanamaz karakterine bağlı olan muhalefeti yakın gelecekte Soçi’de düzenlenecek Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne yapıcı şekilde katılım sağlamaya çağıran devlet başkanları…” denilmektedir. Bu iki cümle bizim için terör örgütü olan PYD’nin BM tarafından terörist kabul edilmediği de göz önüne alınarak birlikte değerlendirilmelidir.
Ayrıca Sonuç bildirisindeki; “Devlet başkanları … bahsi geçen gerginliği azaltma bölgelerinin tesis edilmesinin ve Suriye ihtilafının çözümüne yönelik hiçbir siyasi girişimin Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne hiçbir suretle halel getiremeyeceğini vurguladı.” ifadesindeki “gerginliği azaltma bölgelerinin tesisi”inden de özerk bölgeler anlaşılmalıdır.
Bu açıklamalara göre, rejimi Esad, dini unsurları İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)ve etnik unsurları da Kürtler olarak düşünmek gerekir. Türk(men)ler Irak’ta da olduğu gibi hiç gündeme bile gelmemekte/getirilmemektedir.
Mayıs 2017’de yürürlüğe giren Suriye’de Gerilimi Azaltma Bölgeleri Anlaşması çerçevesinde, muhtemelen Fırat’ın doğusundaki bir Kürt yönetimine karşılık, Fırat Kalkanı ile elde tutulan bölgede kurulacak bir Müslüman Kardeşler yönetiminin pazarlığı hissedilmektedir. Böyle bir oluşuma sığınmacıların gönderilebileceğinin düşünülmüş olması kuvvetle muhtemeldir. Hatta bu şekilde Türk kamuoyunun daha kolay ikna edileceği de düşünülmüş olabilir. Siyasi iktidarın, -özellikle Müslüman coğrafyadaki-  İhvancı siyaseti de böyle bir mutabakatı kabul etmesini mümkün kılmaktadır.
PEKİ, NE YAPILMALI?
Bu badire atlatılabilir mi? Elbette atlatılır. Ancak ciddi tutarlı ve milli bir siyaset izlemek bunun ilk şartıdır. Peki, bu siyaset nasıl olmalıdır? Bu sorudan evvel “bu siyaseti kim oluşturmalı ve yönetmelidir?” sorusu sorulmalıdır.
3 Kasım 2002 seçimleri ile başlayan macera aslında 22 Kasım 2017’de Soçi’de bitmiş gibi görünmektedir. Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti’ni; ideolojik yaklaşımlarla, genel tarih, siyasi tarih coğrafya, sosyoloji gibi bilimlerden hiç faydalanmadan, sadece günlük siyasi tercihler ve ideolojik hedefler doğrultusunda yönetmek mümkün değildir. Şimdiye kadar izlenen ve değişmediği görülen; yanlışlıklarla ve aldanmışlıklarla dolu, ideolojik hedeflerine kilitlenmiş, Türk kimliği ile kavgalı bir yönetim sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Böyle bir yönetim olaylar karşısında, rüzgârda uçuşan yaprak misali, mütemadiyen büyük savrulmalarla sonuçlanmıştır. Böyle bir tercihle bırakın çok önemli bir coğrafyadaki Türkiye gibi binlerce yıllık bir devleti, herhangi bir devlet dahi böylesine sık ve sert savrulmalarla yönetilemez.
Mevcut yönetim 2002 seçimlerinden bu yana; AB, ABD, İsrail, Rusya, İngiltere, Almanya, Mısır, Arap devletleri, komşularımız, kim aklımıza gelirse gelsin, ilişkilerimizi sıkıntılı bir hale getirmiştir. İktidarının başında, AB sürecinde ve sonrasında ve bugüne kadar uluslararası ilişkilerde izlenen kayıt dışı diplomasi bugünkü tavizlere zemin oluşturabilecektir ama bu kayıt dışı diplomasi, aynı zamanda, başka bir kadro elinde fırsat da olabilecektir. Dolayısıyla yeni bir kadro, bu badireden çıkabilmek için gerekirse, şimdiye kadar olanlar geçmiş yönetimin yaptıkları ya da söyledikleriydi şeklinde bir yaklaşım ile Türkiye’nin elini çok daha güçlü hale getirebilecektir. Bu şekilde de devletimiz daha kolay manevra yapabilecek bir rahatlığa kavuşacaktır.

14 Ekim 2017 Cumartesi

TÜRKİYE'Yİ İŞGAL (BÜYÜK BEKRAUND) PROJESİNDE 2019 KRİTİK TARİH

TÜRKİYE'Yİ İŞGAL 
(BÜYÜK BEKRAUND) PROJESİNDE 2019 KRİTİK TARİH!..
MUSTAFA ÖNSEL
Yıl 2002. Günlerden Temmuz’un 24’ü. Tesadüf ya, tam da Türkiye’nin tapu senedi kabul edilen veABD’nin imza koymadığı Lozan Antlaşmasının yıl dönümü.
Amerikalı askerler Nevada çölünde bir tatbikat yapıyor. Adı Milennium Challenge-2002. Türkçesi "Bin yılın meydan okuması." Allah Allah bu Amerikalılar kime meydan okuyor acaba diyorsunuz haliyle.
Tam 13 bin 500 personel katılıyor, üç hafta sürüyor bu tatbikat. ABD tarihinin en büyük tatbikatı aynı zamanda. Pek çok NATO ülkesi davetli. Ancak NATO’nun en büyük ordularından birine sahip Türkiye davet edilmemiş.
Her tatbikatta malum bir senaryo vardır. Senaryoda da haliyle mutlaka hedef olarak bir düşman bulunur. Onun üzerinden yazılan senaryoya göre de tatbikat gerçekleştirilir.
Böylesi iddialı bir isimle gerçekleştirilen tatbikatta hedef kim diye merak ediyor insan gerçekten.
O zaman en özetinden senaryodan bahsedelim de hedef neresi, düşman olarak kim hedef alınmış tatbikatta, görelim-tahmin edelim-.
Tatbikattaki hedef ülke, iki kıtada konuşlu bir ülke. Bu anlamda bir takım denizyollarını kontrol ediyor. Akdeniz’de bir ada ülkesiyle sorunları var bu ülkenin. Ayrıca söz konusu hedef ülkede azınlık unsurlar da yaşamaktadır.
Senaryo, söz konusu hedef ülkede meydana gelen çok yıkıcı bir depremle başlar. Bu arada depremle eş zamanlı olarak Uluslararası bir mahkeme, ülkenin sınırlarıyla ilgili ve çıkarlarına ters bir karar alır. Bu arada da sorun olan ada devletiyle ilgili uluslararası güçler, hedef ülkeye çözüm önerir.
Zor durumda olan siyasiler öneriyi kabul etmek zorunda kalır. Bunun üzerine askerler yönetime el koyup ülkede otoriter bir yönetim kurarlar. Sonrasında ada devletini ablukaya alırlar ve ABD askerleri, 96 saat içerisinde söz konusu ülkeye müdahale eder (işgal).
Nasıl? Beğendiniz mi senaryoyu?
Bu ülke dünyada sizce hangi ülkeye benziyor? Dünyada iki kıtada toprağı olan kaç ülke var? Bu tatbikat kime karşı?
***
Yıl 2009. Soğuk bir Aralık ayı. Yer Ankara’nın modern semtlerinden Çukurambar.
Ergenekon operasyonları bütün hışmıyla devam etmektedir. Bu arada Poyrazköy soruşturması da başlamıştır.
Emekli olanların dışında pek çok muvazzaf asker de tutuklanmıştır.
Askerin medya üzerinden linç edildiği günlerdir. Askere vurmanın prim yaptığı zamanlardır.
Polis ve Yargıdaki Fetullahçı çete mensupları, iktidarın siyasi desteğiyle o kadar rahat ve pervasız hareket etmektedirler ki…
Bir albay ve bir yarbay. İkisi de Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde bulunan Seferberlik Tetkik Kurulu’ndan. Çeşitli faaliyetlerinden şüphelenilen bir albayı takip için görevlendiriliyorlar. Takip edilecek albay Çukurambar’dadır. İkisi de sivil kıyafetli olarak Çukurambar’a giderler.
Fakat o da ne? Aniden polisler belirir yanlarında ve ne yapıyorsunuz demeden çullanırlar üzerlerine. Ciddi bir boğuşma yaşanır. Bu arada polislerden biri Arınç’ın evinin krokisini albay olanın cebine sokuşturur.
Arınç da Çukurambar sakinlerindendir…
İşte bu olaydan "Arınç’a suikast" soruşturması çıkartılır ve iki subay gözaltına alınır.
Fetullahçı çete aldığı siyasi desteğin gücüyle bu tür kumpas kurgularını yapmakta gerçekten ustalaşmıştır. Tabi bunda hiçbir ahlaki ve vicdani kaygı taşımamalarının da katkısı büyüktür.
İki subayın görev yaptıkları birim çok kritik bir yerdir. Çok gizli bilgiler içeren belgelerin bulunduğu kozmik oda, bu birimde yani Seferberlik Tetkik Kurulu bünyesinde bulunmaktadır.
Arınç suikastı bahanedir tabi. Amaç, orada görevli iki subay üzerinden kozmik odaya girmektir.
Ve bir hâkim marifetiyle kozmik odaya girilir. Şart, oradan hiçbir belge dışarıya çıkartılmayacaktır. Güya orada suikast planları aranacaktır.
Hâkimin ismi Kadir Kayan’dır. İlginç bir tesadüf, Kadir Kayan sonraki yıllarda amiral olacak olan Deniz Kurmay Albay Tezcan Kızılelma’nın da eniştesidir.
Hâkim Kadir Kayan, tam 26 gün inceleme yapar kozmik odada. Notlar alır.
Hangi notları aldı Kadir Kayan bilmiyoruz…
Bildiğimiz öyle suikast planları filan yoktur orada. Ama Türk ulusuna suikast hazırlığı içinde olanların çok işine gelecek "şeyler" vardır.
O "şeyler", bir işgal sırasında, düşmanın geri bölgesinde direnişi örgütlemek için eğitim almış, barış zamanı an itibarıyla normal işinde gücünde olan ama esnaf, ama köylü, ama memur vb. çeşitli meslek sahibi insanların isim listeleridir…
"Mikroplar", "akyuvarlarımızı" tespit etmeye çalışmaktadır anlayacağınız…
"Akyuvarların" kimlerden oluştuğunu, en üst düzey komutanlar dahi bilmez. Merak da etmezler. Peki, bunları kimler merak eder?
Kişisel merak olmayacağı açıktır. Bu merak sahipleri kimlerse, çok açık ki, Türkiye’yi işgali düşünüyorlar demektir.
Sonra mı? Aslında işgal durumunda, direnişi örgütleyecek bu kişilerin listesi bir harici bellekte bulunmaktadır.
Söz konusu harici belleği Kadir Kayan mevzuat gereği dışarı çıkartamaz. Harici bellek, bir kasaya kaldırılır ve mühürlenir. Operasyon tam başarılı olamamıştır.
Kadir Kayan bu olaydan sonra Yargıtay’a seçilir. 2010 HSYK tarafından adeta ödüllendirilmiştir.
Yıl 2013. Sürdürülen kumpas davaları sonucu ayarlarıyla oynanan Türk Genelkurmayının adli müşaviri, daha sonra Fetullahçı çete mensubu olduğu anlaşılacak olan Yarbay Muharrem Köse olmuştur.
Ankara’da da özel yetkili bir savcı vardır: Mustafa Bilgili.
Köse ile Bilgili’nin arasından su sızmamaktadır. Pek çok kişi onları baş başa samimi bir biçimde konuşurken görmüştür.
Bir gün savcı Bilgili, Genelkurmay’a bir yazı yazar. İçinde Türkiye’nin "akyuvarlarını", yani ancak düşmanın bilmek isteyeceği kişilerin bulunduğu harici belleği istemektedir.
Bunun uygun olan bir yönü yoktur. Zaten Arınç suikastının düzmece olduğu ortaya çıkmıştır. Ama ne gam. O harici bellek elde edilmelidir. Ancak sorun vardır, mevzuat gereği Genelkurmayın bunu göndermesi mümkün değildir.
Devreye genelkurmayın adli müşaviri Muharrem Köse girer. Dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’i ikna eder ve harici bellek savcı Bilgili’ye gönderilir.
Belli ki Köse ile Bilgili arasında danışıklı bir dövüş durumu vardır.
Bilgili de, harici belleği güya incelemek üzere, TÜBİTAK’a gönderir. Oradaki ekip de belleğin kopyasını alır ve geri gönderir. Zaten incelenecek fazla bir şey yoktur. Sadece alt alta yazılmış şahısların isimleri vardır.
Sonra ne mi oldu? Anlatalım.
O TÜBİTAK’cılar yurtdışına kaçtı. Kopyasını aldıkları söz konusu harici bellek kayıp. Muharrem Köse, Mustafa Bilgili, Kadir Kayan ve sonrasında amiral olan kayınbiraderi Tezcan Kızılelma 15 Temmuz sonrası tutuklandı. Bingo yani!
Peki, "akyuvarlarımızın" isimleri kimlerin elinde? Bunca çaba ne için?
***
Suriye’deki gelişmeler herkesin malumu. IŞİD isminde hilkat garibesi bir terörist örgüt yaratıldı. Bu aparat terör örgütüyle Irak ve Suriye’nin pek çok bölgesi işgal ettirildi.
Söz konusu terör örgütü eliyle, oralarda yaşayan yerel halk yerinden yurdundan edildi. Topraklar boşaltıldı. Tam bir etnik temizlik yapıldı.
Sonrasında PYD/PKK, ABD’nin yoğun hava desteğiyle, Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’den temizlenen bölgelere yerleşti.
PYD/PKK tarafından ele geçirilen bu bölgelerde, devletçik kurmak yolunda kantonlardan oluşan bir yapı ortaya çıktı.
Türkiye, son bir hamleyle Cerablus-Azez hattı ile El Bab bölgesini kontrol ederek kantonların birleşmesini engelledi.
Ancak, artık ABD, resmi olarak terör örgütü olarak kabul ettiği PYD/PKK’ya "kara gücüm"demektedir ve an itibarıyla PKK/PYD’yi aşırı bir şekilde silahlandırmaktadır.
PYD’ye verilen özellikle hava savunma silahlarının, hava gücü olmayan ve bölgeden süratle tasfiye edilme sürecine giren IŞİD’e karşı olmadığı ortadadır.
Bu satırların yazıldığı sırada ABD’nin PYD/PKK’ya son birkaç ay içinde bin tırdan fazla silah verdiği resmi ağızlar tarafından ifade ediliyor.
Peki, PYD/PKK neden böylesine silahlandırılıyor? Şu an sayısal gücünün 50-60 bin civarında olduğu, ABD askerleri tarafından sürekli eğitime tabi tutuldukları, IŞİD’e karşı savaştırılarak da ciddi bir savaş tecrübesi kazandırıldıkları ortadır. PYD/PKK saflarında halen silahaltında bulunanların sayısının kısa süre içerisinde 3-4 katına çıkartılabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Haliyle soruyoruz: Bu hazırlık kime karşı?
***
Türkiye’de son referandumda, şaibeli bir sonuç da olsa evet oyları daha fazla çıkmış ve adına başkanlık sistemi denilen ama dünyada eşine rastlanılmayan bir yönetim şekli kabul edilmiştir.
Sistem 2019’da yapılacak seçimlerle resmi olarak yürürlüğe girecektir. Bu sistemin tartışılacak, kabul edilemeyecek pek çok yönüne konumuz olmadığı için girmeyeceğim.
Ancak hemen ifade edeyim ki, dünyada demokratik ülkelerle, demokrasi dışı kabul edilen ülkeler arasındaki en büyük fark, seçim değil, yargının bağımsızlığıdır. Yoksa seçim, demokratik olmayan ülkelerde de yapılmaktadır.
Son referandumun getirdiği en önemli ve ülkeyi zor duruma sokacak değişiklik, yargının bağımsızlığına düşen gölgedir. Çünkü başkan seçilen, savcı ve yargıçların kontrolünü elinde bulunduranHSK’nın (Hakim ve Savcılar Kurulu) hemen hemen tamamını belirliyor.
6’sını fiili olarak (4’ünü direkt atıyor, Adalet Bakanı ve müsteşarı da doğal üye) kendi atıyor. Kalan 7 HSK üyesini de yasama yani meclis belirliyor.
Meclisteki milletvekillerinin çoğunluğu, haliyle başkanın partisinden olacaktır.
Milletvekillerini oylarıyla millet seçiyor görülse de partinin başı kimse, vekil olacakları da onun belirlediği bir Türkiye gerçeğidir.
Bu durumda başkanın belirlediği milletvekilleri, elbette onun istediği HSK üyelerini seçecektir. Başka bir gerçeklik sadece hayaldir. En azından 7 üyenin çoğunluğunu, iktidar milletvekilleri yani başkan seçmiş olacaktır.
Ha keza Anayasa Mahkemesi üyelerinin belirleyicisi de başkandır.
Bu durumun, yürütmenin, esasında başkanın, yargıyı kontrol ettiği, yargının bağımsız olmadığı algısını yaratacağı açıktır. Bu görüntü, ülkenin demokratik olmadığı, otoriter bir sistemle yönetildiği iddialarının kabul görmesine olanak tanıyacaktır.
Düşünün, hedef ülkesiniz. Demokrasiyle yönetilseniz, size müdahale eden bunu dünyaya anlatmakta zorlanır. Ama sizin demokratik olmayan bir sistemle yönetildiğiniz algısı güçlenirse, müdahale kolaylaşır. Sadece şartların oluşturulması yeterlidir. İşte Irak, Libya hatta Suriye…
Türkiye’nin savrulduğu yer burasıdır.
Sonrası mı, etnik, dinsel, mezhepsel, daha tehlikelisi yaşam tarzları üzerinden bölünen halkı birbirine düşürmek emperyalizmin ustalık alanına girer.
Bununla birlikte oluşacak/oluşturulacak kaotik ortam, hele bir de yıkıcı deprem ile taçlanırsa müdahale için "Bin yılın meydan okuması" tatbikatının senaryosundaki gibi ada devleti sorununa dahi gerek kalmaz.
Kara gücü olarak da PYD/PKK kullanılır.
Kötü bir tablo çizdiğimin farkındayım, ama gördüğüm budur.
Hele de iç cepheniz böylesine zayıfsa; halkınız; tarihte olmayacak biçimde ayrışmış bir görüntü veriyorsa; ordunuz tarihinde olmadığı kadar moral değerleri açısından oldukça naif bir haldeyse, her bela kapınızı çalmak için fırsat kollayacaktır.
Boşuna mıydı 2008’den beri ordu üzerinde sürdürülen operasyonlar?
Bence "Bin yılın meydan okuyucuları" başkanlık seçimini bekliyorlar…
Sonra da Türkiye’yi anti demokratik bir ülke ilan etmeye hazırlanıyorlar…
Başkanlık için adayları, mazeret olarak ileri sürecekleri biri olmalı.
Sizce bu durumda kimin başkan olmasını isterler? Cevabı bildiğinizde olanı biteni anlamanız kolaylaşır…
Kısaca durum budur ve de vahimdir…
Mustafa Önsel (23.09.2017)

1 Temmuz 2017 Cumartesi

KÜRT MESELESİ Mİ, ŞARK MESELESİ Mİ?... REF: İDEALİM FORUM

KÜRT MESELESİ Mİ, ŞARK MESELESİ Mİ?...
REF & KAYNAK:
İDEALİM FORUM
ANADOLU'da ROMA-BİZANS döneminde bir "kürt sorunu" olmamıştır.
SELÇUKLULAR zamanında pek çok TÜRKMEN isyanı olmasına rağmen bir "kürt sorunu" yoktur! OSMANLILAR döneminde de Kürtler'den kaynaklanan bir "kürt sorunu" olmamıştır!.. Ta Tanzimat'a kadar!..
Tanzimat'la birlikte OSMANLI topraklarında yaşayan herkes eşit sayılıp, o tarihe kadar askere alınmayan Kürtler askere çağrılınca, isyanlar başlamıştır. O dönemde TÜRKİYE'de uzman olarak görev yapan Mareşal Moltke, "Mektuplar"ında bu hususu çok açık bir şekilde belirtir.
Kürt meselesi 19. asrın ortalarından itibaren DOĞU ve GÜNEY ANADOLU, ARABİSTAN üzerinde gözü olan milletlerin ortaya bir ŞARK MESELESİ atmasıyla yoğunlaşmıştır.
ŞARK MESELESİ, Avrupalı ülkelerin ve Rusya'nın gittikçe zayıflamakta olan OSMANLI DEVLETİ'ni yıkmak ve mirasını paylaşma sorunudur. Bu amaçla Sırp, Yunan, Arap, Ermeni ve Kürt milliyetçiliği, bölücülüğü kışkırtılmış, neticede pek çok TÜRK nüfusla birlikte Balkanlar, Kafkaslar, Arabistan ve Afrika'da geniş TÜRK toprakları elden çıkmıştır... Şimdi de sadece TÜRKİYE'yi değil; eski OSMANLI toprakları ile, İRAN ve PAKİSTAN gibi müslüman ülkeleri de mezhep ve etnik köken bahanesiyle bölüp parçalamak istiyorlar!
Bu tarz bir milliyetçilik güden İngiliz, Fransız Alman, Rus, hatta Amerikalı bilim adamlarının(!), kendi idareleri altında sömürge hayatı yaşıyan TÜRKLER, Afrikalılar, Hintliler, Çinliler, Kızılderililer üzerinde neden benzer çalışmalar yapmadıkları anlaşılır gibi değildir.
Kürtler ve Kürt meselesi üzerine olan tezlerin kökeni, 1850-1920'ler arasında oluşan Alman, İngiliz, Fransız ve Rus ekolüne dayanmaktadır. Bunların da amacı belli idi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması!...
Batı'nın da beslediği Minorsky, Marr ve Nikitine adlı üçlü, bu teorileri geliştiren ekiptir.
1960'lardan sonra Kürt ve Ermeni literatüründe izlenen yeniden doğuş hareketinde görev alan araştırmacılar, bu ekolün yapıtlarını kaynak olarak almaktadır... En önemlisi Besile Nikitine'nin "Les Kurdes Etude Sociologue et Historique" adlı eseridir.
Nikitine kitabının dokümantasyonunu 1915-1918 yılları arasında Urmiyah'da Çarlık Rusyası'nın konsolosu olarak bulunduğu sürede yapmıştır... Eseri 1956'da yayınlanmıştır. 1973'de Associaton Kurdistan tarafından 2. baskısı yapılmıştır.
Bunların eserlerinde pek çok tutarsız iddia vardır.
Tarihi açıdan bakınca, Herodot'a göre, M.Ö. 5. asırda Ahemenit İmparatorluğu'nun 13. eyaleti PATTUKUİ adını taşır.... Bu kelime bugünkü BOHTAN ifadesini hatırlatabilir... Bu eyaletin doğusunda KARDUKOY bulunmaktaydı. Paktukui Dicle'nin sol kıyısında idi.
Ksenophon "Onbinlerin Ricatı" adlı askerî raporunda M.Ö.400 tarihinde PAKTUKUİ geçidinde baskına uğradıklarını, MED ve Persler'den oluşan askerlerin kendilerini gerilemeye zorladığını yazar.
Ayrıca KARDULAR'ın Kral Artaxerces'in hakimiyetini kabul etmedikleri gibi, diğer derebeylerin buyruğuna da girmediklerini belirtir....
Bu yöreye Yunan yazarları "Gordiyen", Amariler "Bel-Kardu" derlerdi... Ayırımcılar bu KARDULAR'ı Kürtler'in atası sayarken, Lehman Haupt onları Gürcülerin atası kabul eder.
İsim benzerliği her zaman bağlantı kurmak için yeterli olmaz... Mesela Fransız kelimesi Frank adını taşıyan Germen asıllı kavimden gelmiştir. Halbuki Fransızlar dil itibarile Latin grubuna bağlıdırlar... Çünkü Fransa'nın kuzeyi Franklar ve Rumlar, Ermeniler, Yahudiler'in bulunduğu levantenlerden oluşurken; Güney halkı Jül Sezar'ın Latin kökenli lejyonlarından gelir.
Öne sürülen bir diğer bir tez ise bu KARDU halkının Medler'den geldiğidir... Bunun için Revanduz civarında Şanedar mağarasında Paleoletik çağdan kalma bir insan iskeleti bulunduğu ve tipinin "Aryen" olduğu iddia edilir...
Akad Kralı Naram-Sin, Paris Louvres Müzesi'ndeki zafer abidesinde LULULAR'ın kralı Satunu'yi nasıl yendiğini anlatır...
Zagros dağlarının ilk sakini bu LULULAR (veya LULLUBİLER) ile, Diyala Irmağı civarında oturan GUTİLER'in Kürtlerin atası olduğu öne sürülür.
M.Ö.17. asırda KASSİTLER önce emekçi olarak, sonra toplu halde savaşmadan LURİSTAN denilen bölgeye yerleşmişlerdi. Babil'de 600 yıl hüküm sürdüler... Atı bölgeye onlar getirdiler... KASSİTLER de Kürtler'in ataları sayılmaktadır. Çünkü KASSİTLER, MED asıllı idiler. Kürt bölücüler de MEDLER'e sahip çıkarlar.
Ermeni araştırıcı Arşak Sarfasyan, "MED diye bir toplumun yaşamadığını, Bu adın Herodot Tarihi'nin yanlış yorumlanmasından ortaya çıktığını, Ermenilerin Kürtler'in atası olduğunu, ve her ikisinin de Hint-Avrupaî kökenli olduğunu" öne sürmüştür....
Aslında Ermeniler ile Kürt ayırımcılar aynı bölgede aynı toprakları talep ederler!.. 1915 yılındaki tehcir sırasında Ermeni konvoylarına saldıranlar da Kürt çeteleri idi... Sarfasyan, bu toprakları elde edinceye kadar Kürtler'i kendi safına çekmeyi amaçlamıştır.
Dil açısından da Batılı kürdologlara göre Kürtler Pers asıllı bir toplumdur... Minorsky de böyle söyler. Ârî ırktandırlar. M.Ö. 3. asırda Urmiyah dolaylarından Bohtan çevresine göç etmişlerdir.
Halbuki Louvres Müzesinde bulunan kabartmalarda İran krallarının ve tanrıların etrafında TURANÎ tipli bu askerlere rastlanmaktadır. Bunlar çekik gözlü, elmacık kemikleri çıkık, iradeli bakışlı kişilerdir.
Zaten Minorsky, bu iddiası ile M.Ö. 3. asırdan evvelki devlet ve milletleri kürt ilan etmekten vazgeçmiş olur.
Marr'a göre ise Kürtler, Ermeniler ve Gürcüler ASYATİK ve YAFETİK'tirler, yani TURANÎ'dirler. Biz de bu inançtayız. Bunlar bulundukları yöreye özgü otoktan kavimlerdir.
Bazıları da Kürtler'in kökünü Kırtoylar'da (Cirtien) arar. Bunlar Azerbeycan'da yaşıyan göçebelerdi. İlk defa Polybe (M.Ö.200) onlardan "MED ordusunda karışıklık çıkaran askerler" diye söz etmiştir. Selekos Kralı 3. Antiochus Kirtoylar'ı yenmiş, egemenliği altına almıştır. Sonra Ermeni kralı Dikran (M.Ö. 89-36) bunlardan 35.000 kişiyi esir etmiş, inşaat işlerinde çalıştırmıştır.
Minorsky ve Marr, MED toplumunun Kürt tarihinde önemli yeri olduğunu belirtirler. Bunlara göre Kırmanç kelimesinin Med-Matai-Mada-Manniensler ile ilgisi vardır. "Manda" veya "Umman Manda", Med ordusundaki paralı askerlere verilen ad idi. Asurlular da SÜMERLER ve İSKİTLER'e bu adı verirlerdi.
O takdirde Kırmançlar SÜMER ve İSKİTLER'e bağlanmış olur ki, bu da onları TÜRK yapar.
Herodot, Strabon ve Ptoleme, "Mantien, Martien veya Margien" diye bir toplumdan bahsederler... Strabon'a göre onbinler Bohtan'ı geçtikten sonra Persler ve Mandlar'dan oluşan birliklerin hücumuna uğramışlardır... Mandlar Kirtoyların komşusu idi.
Buna dayanarak Minorsky, "Kürtler'in Mardoi ve Kirtoyi adındaki iki soydan geldiği"ni savunur... Ona göre bunlar batıya göç ederken aralarına yabancı unsurlar da karışmıştır.
Aries-Kappers 1931'de "Kürtler'in ayrı bir ırk oluşturduğunu, fakat yöredeki diğer toplumlarla (Semit, Asyanik ve TÜRKMENLER'le) karışmış olduğu"nu öne sürmüştür!..
1897'de TÜRKİYE'de Kürtler'i incelemiş olan Chantre ise,
"Kuzey Kürdü uzun boylu zayıftır, burnu ince, hafif kemerlidir. Ağzı küçük, yüzü oval ve uzundur. Erkeklerin uzun bıyıkları olup sakalsızdırlar. Bakışları sert ve kararlıdır. Bir çoğu sarışın ve mavi gözlüdür. Beyaz tenlidir. Bu tipte bir Kürt çocuğu bir İngiliz'den farksızdır. Doğuda ise çehre geniş yayvan, vücut daha dolgundur," der.
l912'de İngiliz ordusunda binbaşı olan Saona, "Belirli bir Kürt tipi olmadığını, dağlı, ovalı, göçer, yerleşik olmalarına göre Kürt tiplerinin değişik olduğu"nu söyler.
1952'de antropolojik incelemeler yapan Henry Field'e göre "Kürt adı ile tanımlanan kişi orta boylu (1.68m), uzun gövdeli, kısa bacaklı, geniş alınlı, brekisefaldir."
İncelenen tiplerden dörtte biri Oriprozop, diğerleri eşit miktarda Mezoprozop ve Leptoprozoptur. Burun kemerlidir. Araplar'a oranla Kürt daha kıllı, saçları hafif kıvırcık, gözleri kahverengi ve siyahtır... TÜRKİYE kürtlerinden sarı saçlı ve mavi gözlülere rastlanır. Cildi Arab'ınkinden daha açıktır...
Hemen hatırlatalım ki, bütün bu araştırma, incelemeler ŞARK MESELESİ muvacehesinde, ve "Kürtler'i nasıl ayrı gösterir de TÜRKİYE'yi böleriz?" zihniyetiyle yürütülmüştür. Ancak görüldüğü gibi bu tiplemeler pek çok TÜRKMEN aşiretinde görülen özelliklerdir, ve Kürtler'i TÜRKLER'den ayırmaktan ziyade, yakınlaştırır.
M.S.387 tarihinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Persler ve Bizanslılar arasında paylaşılıp sınır tesbiti yapılmıştır. Bizans sınırı Erzurum ve Muş'a kadar dayanıyordu. 591'de Bizans ile Persler arasında yeniden bir sınır ayarlaması yapılmış ve hudut Tiflis ve Dara arasında bir Duin-Muki-Urmiya-Mokh'a kadar ilerlemiştir. Pers İmparatorluğu yıkıldığında Bizanslılar 687'de Hazar Denizi'ne dahi ulaşmışlardı.
Öte yandan İmparator Constantin Parphyrogenete PEÇENEK akınlarının kendisinin tahta çıkmasından 50 yıl önce başladığı yazar. Bu 9. asrın sonu demektir... Peçenekler Oğuz boyundandır. Bizanslılar onlara PATZİNAKİTAY derler.
10. asırda da SELÇUKLU OĞUZLAR'ının akını başlar. Zaman zaman TÜRK boyları kendi aralarında da savaşırlar. Bizanslılar HAZAR, PEÇENEK, KUMAN ve UZ TÜRKLER'ini doğu ve batı sınırlarına yerleştirerek düşmanlarına karşı kullanmışlardır. (M. Aktok Kaşgarlı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Uygarlığına Giriş, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1984)
İşte bugünkü Kürtler, o tarihlerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya yerleştirilen UZ, KUMAN ve PEÇENEK TÜRKLERİ'nin bölge halkıyla karışmasından oluşmuştur... Bölge halkları ise başlıca Ermeniler, Araplar ve Persler'dir.
İşte bu yüzden ortaya Ermeni Kürdü, Arap Kürdü, Fars Kürdü ve TÜRKMEN Kürdü gibi farklılıklar çıkmıştır. Apo (Artin Agopyan) ve meşhur kaçakçı Behçet Cantürk Ermeni asıllı Kürtler'e örnek olduğu gibi, İbrahim Tatlıses te "Ben Arap asıllı Kürd'üm" diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Mesut Barzani ailesi de Yahudi Kürdü'dür. KUMAN ile KURMANÇ benzerliği dikkat çekicidir. KURMANÇLAR, TÜRKMEN asıllı Kürtler'dir. Yani bir özgün bir Kürt milleti yoktur. Özgün bir Kürt dili, özgün bir Kürt tipi yoktur. Öte yandan dünyanın hiç bir yerinde, tarihin hiç bir döneminde "Kürtçe" bir abideye, bir dikilitaşa rastlanmamıştır. Yani bir Kürt medeniyeti de yoktur! Bölge tamamen TÜRK YURDU, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün deyimiyle TÜRKELİ'dir!.
Peki, o zaman bazı haritalarda ve eski tarihlerde geçen ERMENİSTAN ne oluyor?.. Ermeniler de Yafetik bir halktır. Aslında TÜRKLER ile akrabadır. Ancak bizim İslâm'ı kabul etmemizden çok önce Hıristiyan olmuşlardır. Yine de Selçuklu ve Osmanlı döneminde 1000 yıl bizimle kardeşçe yaşamışlardır. Ne var ki, Kürtler'in şimdi kapıldıkları emperyalist Batı rüzgârlarına onlar 1880'lerde kapılmış ve TÜRK ve müslüman düşmanı kesilmişlerdir.
Ermeniler'in geniş bir araziye yayılmasının sebebi de şudur:
İmparator Maurice "Ermeniler Doğu yörelerinde bırakılırsa, bizim için rahat yoktur," diyerek Ermeni derebeylerini aileleri ile birlikte batıya nakleder!..
Ermeniler'e bir kaç kere yer değiştirten Bizanslılar bu davranışları ile Anadolu'nnun çeşitli yerlerine "Ermenistan" denmesine yol açmışlardır.
Buna göre:
l. Ermenistan : Sivas, Malatya, Kayseri
2. Ermenistan : Kayseri, Sivas, Erzincan
3. Ermenistan : Malatya, Muş, Van
4. Ermenistan : Mukri bölgesi
Ancak bu yörelerden hiç biri Ermenilerin yurdu değildir.
Aslında Doğu Anadolu'daki bölgenin kadim adı Armenistan DAĞLIK BÖLGE anlamına gelir. Ermeni adı o bölgede oturanlara sonradan verilmiştir. Ermeniler kendilerine Haçik der.
Görüldüğü gibi bu listeye dayanan Ermeni fanatikler ile Kürt ayırımcılar, aynı bölgelerin kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar.
Son zamanlarda ortaya atılan bir iddia ise, Kürtler ile Ermenilerin aynı yörede yaşıyan, aynı ırktan gelen Hint-Avrupai toplumlar olduğudur.
Kürtler ile Ermeniler’in aynı ırktan geldiğini kabul edebiliriz. Ancak o zaman her ikisi de ARYAN (HİNT-AVRUPAİ) değil; YAFETİK (TURANÎ) gruba ait Kafkasyalı bir topluluk olur... Yani TÜRKLER ile akrabadır. Bunu Levon Dabağyan adlı bir Ermeni vatandaşımız T.B.M.M. komisyonunda dile getirmiş, "Biz TÜRK asıllıyız," demiştir. (Mayıs 2005)
Ermeniler Hıristiyanlığı 302 tarihinde kabul etmişlerdir. Konuştukları dil Hint-Avrupa özellikler göstermez... Özellikle Batı Ermenice denilen ağzı TÜRKÇE kelimelerle dolu olup, soyadları TÜRKÇE kökler taşır. Papazyan, Pastırmacıyan gibilerinin yanısıra, Dökmeciyan adında bir Ermeni ABD'de eyalet valisi dahi olmuştur.
Sadece Batılı tarihçiler değil, dil uzmanları da politikayı bilime âlet etmekten kaçınmazlar. Dillerin kökeni tablolarında Ermenice Hint-Avrupai grubun ayrı ve önemli bir dalı olarak yer alır.
Baskça'nın da dahil edildiği bir "Kafkas Dil Grubu" oluşturulur. Böylece hem Kafkas dillerinin, hem de Baskça'nın URAL-ALTAY TÜRKÇE dil grubuyla bağlantısı kesilmek istenir... Bununla ilgili şemaları ilerde vereceğiz.
M.S. 640 tarihini taşıyan bir haritada bölgede ne Kürt, ne de Ermenilerin adı geçer. Persler ve Bizanslılar vardır. Bizans; HAZAR, HARZEM TÜRKLERİ ve diğer TÜRK imparatorlukları ile çevrilidir... Haritayı ilerde vereceğiz.
Nemeth "Bu dönemde Anadolu'ya yerleşen ilk TÜRKLER'in SELÇUKLULAR olmadığını, Abbasi halifeleri döneminde bölgeye pek çok TÜRK'ün yerleştirildiğini" söyler. (M.A Kaşgarlı, aynı eser sf. 21)
Batı literatürü, 990 tarihinde Güney Anadolu'da kurulan Mervani Beyliği'ni, Kürt devleti olarak gösterir... Ancak 1903'de British Museum'da bulunup yayınlanan İbn-al Azrak al Fariki'nin Mayarfariki kenti üzerine yazdığı metin, bu beyliğin İslam halifesine bağlı diğer beyliklerden farklı olmadığını gösterir.
Ayrıca beyliği kuran Abu Ali bin Mercan bin DUSTAK'ın adı uzerinde durmak gerekir... ORTAASYA TÜRKLERİ'nde hâlâ Dustak-Durak-Tutak gibi isimler hâlâ yaşamaktadır. Doğu Anadolu'da bir TUTAK köyü vardır.
Nikitine bunu farketmiş olacak ki, eserinin 182. sayfasında "Mervan Beyliği'nde Kürt niteliği aramak beyhudedir," der!..
SELÇUKLULAR'ın Kürt beyliklerini ortadan kaldırdıkları iddiası, tamamen asılsızdır!.. Daha önce de belirttiğimiz gibi o dönemde bölgede bir Kürt beyliği olmadığı gibi, çok önceden gelip yerleşmiş olan UZ ve PEÇENEK TÜRKLERİ vardı. Son tesbitlere göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kürtleri, Araplar'ın TÜRKÇE kelime ile "Kürdistan", yani "karlı dağlar bölgesi" dedikleri, İran-Irak arasındaki dağlık yöreden Selçuklu Sultanı Alparslan'ın peşine takılarak Anadolu'ya giren aşiretlerdir. Bunların da tümünü "kürt" saymak yanlış olur. Anti-TÜRK Rus yazar Nikitine dahi "savaşçı Kürt beylerinin Arap uygarlığında yerlerinin büyük olduğu"nu öne sürmesine rağmen, "Halk tabakası Kürt değil TÜRK'tür. Çünkü Kürtler'e en yakın etnik toplum TÜRKLER'di," der!.. (sf.163)
Marr ise "Kürtler ile TÜRKLER çok karışmışlardır," demekten kendini alamaz...
1987 yılında yayınlanmış olan Etnoloji ve Sosyolojik Etütler dergisinde "Karadeniz Etrafında 50 Yıllık Etnik Gelişim" başlıklı makaleyi yazan Dr. Alexandre Basmakof, "antropolojik bakımdan Kürtler'in TÜRKLER'den fark edilemedikleri"ni yazar!..
Basmakof "Ermeniler'de de YAFETİK (TURANÎ) özelliklerin Aryan niteliklerden çok daha fazla olduğunu, Yezidiler'in de Kürtçe konuşmakla beraber yöre halkından (TÜRKLER'den) ayrı bir dünyanın insanları olmadığı"nı belirtir!..
Robert Olson, "Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Sait İsyanı" (Öz-Ge Yayınları, 1992) adlı kitabında 1. Dünya Savaşı dönemine ait bazı rakamlar verir. Ermeni piskoposluğu kayıtlarında altı "kürt" ilinde
Erzurum'da 75.000, 
Van'da 72.000, 
Bitlis'te 77.000, 
Elazığ'da 95.000, 
Sivas'ta 50.000, 
Toplam 464.000 kişi
ile bölge nüfusunun %16.3'ünü "kürtler"in oluşturduğunu,
buna karşılık nüfusun %25.4'ünü TÜRKLER'in,
%38.9'unu Ermeniler'in teşkil ettiğini,
söyler. Ayrıca
140.000 Kızılbaş, 
77.000 Zaza ve 
37.000 Yezidi
olduğunu, bunların hesaba dahil edilmediğini belirtir. Kızılbaşlar'la Zazalar'ı Kürtler'e dahil ederek 666.000 TÜRK'e karşı 681.000 Kürd'e ulaşır.
Ne var ki, Kızılbaş, yani Aleviler'in çoğu Kürt değil, TÜRK'tür. Ayrıca Zazalar bölgeye Celaleddin Harzemşah ile birlikte gelmiş Horasanlı GUR TÜRKLERİ'dir!. Bunu söylemez!..
Yine de, Ermeniler'i çok (ama çoğunluk değil!.. sadece %39) göstermesine rağmen, TÜRK ve Kürtler'in aynı sayılarda olduğunu belirtmiş olur!..
David Mc Dowall, "A Modern History of The Kurds" adlı kitabında Kürtler'i ayrı bir kavim göstermeye çalışırken gerçeği de fazla gizleyemez. "Kürdistan" tâbirinin ilk defa 12. asırda Selçuklular tarafından "coğrafî" bir ifade olarak kullanıldığını belirtir. (sf. 6) Biz de buna katılıyoruz. Kürdistan, tıpkı DAĞISTAN (dağlık bölge) gibi, kalın kar tabakaları ile kaplı bölge anlamına gelen bir ifadedir.
Aynı yazar, bu bölgede yaşayan Arap ve TÜRKMEN aşiretlerinin zamanla kültür açısından "kürt"leştiğinde şüphe yoktur, der. (sf. 9) "Kürt ve TÜRKMEN aşiretleri bir arada yaşadılar ve aynı konfederasyonlar (beylikler) içinde kaynaştılar," diye ekler. Ve "Kürdistan bölgesine göçen Arap kabilesi Ravadî, 200 yıl sonra Arap kökeni bilinmesine rağmen Kürt addedildi," der. Bu kabileden olan Selâhaddin Eyyubî'nin neden "Kürt" diye yutturulmak istendiğini açıklarken, bu muhterem zatın TÜRK isimli kardeşlerini, akrabalarını açıklamaz!.
Yazar sf. 25'de Yavuz Sultan Selim dönemini anlatırken, "Turkomans including qizilbash tribes" diyerek kızılbaş-alevi aşiretlerin TÜRKMEN olduğunu belirtir. Böylece yukarıda Olson'un Kürt nüfusa Kızılbaşlar'ı eklemesinin yanlışlığını ortaya koyar.
Velhasıl, binlerce yıllık TÜRK YURDU olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu, Musul-kerkük, Halep, Urumiye, Azerbeycan, İran Azerbeycanı bölgelerini TÜRKLER'den koparıp kukla Ermeni ve Kürt devletleri kurmak için olmadık işler yapılmıştır. Arkeoloji, Paleontoloji, Tarih, Dil Bilimi, hatta din ve sosyoloji çarpıtılmış, ancak işin özüne, derinine inince görülmüştür ki, bütün çalışmalar Kürtler'in TÜRKLER'den farklı bir ırk, farklı bir soy olduğunu değil; tam tersine Kürtler'in TÜRKLER'den ayrılamayacağını ortaya koymuştur.
Ne yapsalar boş!..
Bu topraklar bizim!..
Kürtler bu bölgede bir çok değişik TÜRK boyuna bağlı oymaklarla, obalarla, hatta Araplar'la, Farslar'la, Ermeniler'le, ve dahi Yahudiler'le karışmışlar, bugünkü hali almışlardır.
Kürtler başkaları ile öyle karışmışlardır ki, kendi aralarında dahi kaynaşamaz, anlaşamaz duruma gelmişlerdir. O yüzdendir ki, bugün Kuzey Irak'ta Talabani ile Barzani'nin iki ayrı bölgesi, iki ayrı sözde parlamentosu bulunmaktadır. Ayrıca her an onlara baş kaldırmaya hazır pek çok Kürt aşireti vardır.
Kürtler'in kurtuluşu; sun'i özelliklerle yaratılan ayırımcılıktan vazgeçmeleri, en az bin yıldır birlikte yaşadığı, tarihin en eski ve en şanlı milleti TÜRKLER'le tamamen kaynaşmalarındadır!.. TÜRKLER onları her zaman bağırlarına basmış, kardeş bilmiştir. KÜRTLER'in de çoğu TÜRKLER'i kardeş bilir.
Yapılacak şey, ayırımcıları aralarından ayıklayıp, emperyalist Hıristiyan Batı'nın kandırmacalarına gelmemek, bütünlüğü devam ettirmektir!
Hiç bir Kürt, bağımsızlık hayallerinin aslında, Amerika-İsrail-İngiltere-Fransa uşağı kukla bir devlette aşağılık bir varlık olarak yaşamak olduğunu unutmamalıdır! MESELE, KÜRT SORUNU DEĞİL, ŞARK MESELESİDİR!.. YAŞADIĞIMIZ TOPRAKLARIN, YERALTI-YERÜSTÜ ZENGİNLİKLERİNİN VE İNSANLARININ ZALİM, EMPERYALİST HIRİSTİYAN BATIILARCA SÖMÜRÜLMESİ MESELESİDİR!.
TÜRKİYE'DEKİ KÜRTLERİN GERÇEK KONUMU VE "MOZAİK" SAFSATASI
İslam öncesi, yani 6. asırdan çok önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde meskun TÜRK ve PROTO-TÜRK ASYATİK-YAFETİK-TURANÎ topluluklar, Fars ve Sami komşularıyla üstünlük mücadelesine girmişlerdir.
Bu mücadele Heredot tarihinden, aslında bir Fars efsanesi olarak bilinen Şehnâme'ye yansımıştır. Şehnâme, bölücüler tarafından iddia edildiği gibi Kürtler'den değil; TÜRKLER ile İranlılar'ın mücadelesinden söz eder. Yani TÜRKLER, bazı uyduruk tarihçilerin ve Kürt bölücülerin iddia ettiği gibi 1071 yılında değil, çok daha önce bölgede idiler.
Buna rağmen kendilerine "TÜRKLÜK'ten başka ne olursa olsun" anlayışiyle Ermeni, Gürcü, Arap, Farisî, hatta Samî özellikler atfedilerek, Kürt adı altında ayrı bir kavim oluşturulmak istenmektedir.
Baştan beri söylüyoruz.. Kürt diye bir millet yoktur!.. Elegeş yazıtlarında da yer alan Orta Asya'lı bir Kürt oymağı vardır... ve bir de adını onlardan alan, çeşitli milletlerden (Arap, Fars, Ermeni, Yahudi, ve TÜRK) kopmuş, dağlı göçebe haline gelmiş gruplar, aşiretler vardır. Ermeni Kürdü, Yahudi Kürdü diye bilinirler... Türkiye'dekilerin çoğu da TÜRK isimleri taşır. Tatar aşireti, Karakeçili aşireti, Türkan aşireti gibi..
(Bakınız: Türkmen, Yürük, Kürt Aşiret ve Boyları )
Bu kişilerin nüfusumuza oranı % 5-10'dan ibarettir. Bütün iddialara rağmen Güneydoğu'daki vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu TÜRKLÜĞE BAĞLI, TÜRKÇE'yi ortak bir dil olarak kullanan ve hiç bir şekilde TÜRKİYE'den ayrılma hevesi taşımayan kişilerdir.
Şimdi bu yazdıklarımızı okuyacak olan Kürt bölücüler buna inanmayacaklar, ama yerli-yabancı araştırmacıların tesbitleri bunu açıkça ortaya koyuyor. TÜRKİYE'de bir kaç şaşkın Kürt'ten başka ayrılmak isteyen de yok, bölünecek etnik grup ta yok!..
Bir defa "TÜRKİYE bir mozaiktir" propogandası yapanlar, uluslararası geçerli kuralları bilmiyorlar.
BİR ÜLKEDE, HALKIN %35'İ ETNİK GRUPLARDAN OLUŞMUYORSA, O ÜLKEDE MOZAİKTEN SÖZ EDİLEMEZ!.. Dolayısiyle, etnik grubun diliyle yayın yapma, onlara özel haklar, özerklik tanıma diye de bir şey olamaz!..
Peki, Türkiye'nin etnik yapısı nedir?
1927 ve 1935 sayımlarında "âile arasında konuşulan dil nedir?" sorusuna cevap aranmıştır.
- 1940 ve 1950 nüfus sayımında, "ev içinde konuşulan dil nedir?" sorusu,
- 1955 sayımında "ev halkının kendi aralarında konuştuğu dil nedir?" sorusu
- 1960 ve 1965 sayımında ise, "ev içinde ve âile içinde konuşulan dil nedir?" sorusu vardı.
Benzer bir soru 1965-1985 arasındaki 4 sayımda da yer almıştır. Ancak 1990'da böyle bir soru sorulmamıştır.
Sayımlarda
- YABANCI DİLLER: ALMANCA, İNGİLİZCE, İTALYANCA, vs. şeklinde;
- MAHALLİ DİLLER: KÜRTÇE, ARAPÇA, ABAZACA, ÇERKESCE, GÜRCÜCE, LAZCA, BOŞNAKÇA, vs. şeklinde,
- AZINLIK DİLLERİ: ERMENİCE, RUMCA, YAHUDİCE şeklinde
belirtilmiştir.
Herhalde TÜRKÇE ile aynı sayıldığı için AZERİCE, TÜRKMENCE, MESKETÇE, TATARCA'ya bu listede yer verilmemiştir.
1927 yılı sayımında KAFKAS dili olarak yalnız ÇERKESCE ayrı gösterilmiş ve 95.901 kişinin bu dili evde konuştuğu tesbit edilmiştir... GÜRCÜCE, LAZCA, ABAZACA gibi KAFKAS dilleri 171.000'i bulan DİĞER DİLLER arasında yer almıştır ki, bunlara ALMANCA, BULGARCA vs. de dahildi.
1927'de TÜRKİYE'nin nüfusu 14 milyon kadardı... Böylece o dönemde TÜRKİYE'deki LAZ, ÇERKES, GÜRCÜ, ÇEÇEN, ABAZA, ADİGE olanların, nüfusun ancak %1.3'ünü teşkil ettikleri kolayca görülür!..
1927 sayımında önemli bir tesbit te, evde "Kürtçe" konuşanların oranının % 8.9 olmasıdır... Bu da 1.246.000 kişi demekti.
Yine 1927 sayımının ortaya koyduğu bir başka önemli husus ARAPÇA konuşanların %3.98 gibi yüksek bir oranda olmasıdır. Bu, GÜNEY ve GÜNEYDOĞU illerimizde "kürt" sayılan pek çok vatandaşımızın aslında ARAP kökenli olduğunu gösterir. İbrahim Tatlıses gibi...
1927'den 1965'e kadar ANADİL üzerinden yapılan sayımlar, daha sonraki araştırma ve tesbitler 2006 yılında 74.000.000 olmuş nüfusumuza aşağıdaki şekilde yansımaktadır:
TÜRKLER ............ 66.600.000 .... % 90
Kürt Asıllılar ............ 5.000.000 .... % 6,76
Zaza asıllılar ............ 800.000 .... % 1,08
Arap asıllılar ............ 800.000 .... % 1,08
Çerkes asıllılar ............ 300.000 .... % 0,41
Laz asıllılar ............ 200.000 .... % 0,27
Diğerleri ............ 300.000 .... % 0,41
Yani TÜRKİYE'deki "etnik grup" mensupları nüfusun %10'unu ancak bulur. Dolayısiyle mozaik falan yoktur!.. Halbuki Fransa'da toplam nüfusun %20'sini oluşturan 16 grup vardır. Yine %35'i bulmadığı için Fransa'yı "mozaik" saymazlar. İngiltere'de 15 ayrı etnik grup vardır, ama onlar da kendilerini "mozaik" saymazlar.
Bu rakamlar Şubat 2007'de 15. baskısını yapan ALİ TAYYAR ÖNDER'in TÜRKİYE'NİN ETNİK YAPISI adlı çok önemli eserinden alınmıştır... Bundan sonraki bilgiler de o kitaptan alınmıştır. "Kürt asıllı, Çerkes asıllı" dedik, amacımız onları kendimizden ayırmak değil, sadece boy, oymak, aşiret farkını belirtmek için... Zazalar'ın rakamında bir abartma olabilir, çünkü oran 1927'den beri hep % 0.5 olarak gelmiştir, buna göre 2006 yılında 370.000 olmaları gerekirdi... "Diğerleri" kategorisinde Ermeniler 60.000, Yahudiler 25.000, Rumlar 1.800 kadardır. Kalanı Boşnak, Rus, vs.dir. Tabii bir de DÖNMELER'i unutmamak gerek!..
Çerkes grubuna Adigeler, Çeçenler, Abhaz, Dağıstanlı, hatta TÜRK olduklarından hiç kimsenin kuşku duymadığı Balkarlar ve Karaçaylar da dahildir.
Bu rakam, yani 5 milyon sayısı, Kürt bölücülere çok düşük gelecek, ve hemen itiraz edeceklerdir. Ama bakın, Rusya'da yayınlanan 1925 Albontin İstatistikleri'nde TÜRKİYE'deki Kürt nüfus yaklaşık 1,5 milyon olarak gösterilmektedir. (Nowi Wostok, Moscow, 1925, vii 6) Abartılı olduğu muhakkaktır, çünkü Kürt milliyetçiliğini ve bölücüğünü başlatanlar Ruslar'dır. Aynı tarihte TÜRKİYE Aşiretler Müfettişliği kayıtlarına göre Kürt nüfus yaklaşık 96.000 çadırdır. (Prof. V Minorsty, Kurdistan, Encyclopedia of Islam, sf. 1131) Bu da bir milyonun altında bir nüfus demektir.
TÜRKİYE'nin nüfusu 1925'lerde 15 milyon kadardı, 2006'da yaklaşık 5 kat artmış ve 74 milyon olmuştur. Kürt nüfus ta bir milyondan 5 milyona çıkmış, aynı oranda artmıştır.
Denebilir ki, Kürt nüfus daha hızlı artıyor, Kürtler'in daha çok çocuğu oluyor... Bu, köyler kasabalar için doğrudur. Ancak 1950'den itibaren şehirlere göç eden Kürtler hiç o kadar hızla çoğalmıyor. Ayrıca şehirdekiler zaten bir "dağlılık, göçebelik" ünvanı olan "Kürtlük"ten sıyrılıp, kendini TÜRK olarak niteliyor!.
Bunun da delilleri var... Meselâ, tarafsız KONDA ajansının 1993 yılında İSTANBUL'da yaptığı araştırma çok öğreticidir. Araştırmada SADECE ana ve babası TÜRK OLMAYAN hedef alınmış, ve kendilerini nasıl ifade ettikleri sorulmuştur.
SONUÇ:
Kendini TÜRK hissedenler ... % 90,11
Kendini Müslüman olarak tanımlayanlar .... % 4,32
Kendini Kürt, Zaza, Arap, Çerkes olarak tanımlayanlar ......... % 4,49
Diğerleri ve azınlıklar .... % 1,08
Dikkatinizi çekeriz, sorular TÜRKLER'e sorulmamış, ana-babası TÜRK olarak nitelenmeyenlere sorulmuş, ve ikinci neslin %90'ı kendini TÜRK diye tanımlamış!.. Buna Kuzey Irak'ta "Ben TÜRKOĞLU TÜRK'üm" diyen İbrahim Tatlıses'i de ekleyebiliriz.
TÜRKİYE'de maalesef çok yanlış olarak bütün Karadenizliler Laz, bütün Doğulular Kürt, bütün göçmenler Boşnak, Nusayrîler de (Şii bir mezhep mensubu) Arap sayılır. Halbuki, gerçek hiç te öyle değildir.
Yabancı araştırmacılardan Bennighaus ile Meeker, Zonguldak Ereğli'sinden Rize'nin Pazar ilçesine kadar batıdan doğuya yaptıkları yolculukta, her yörenin, her ilçenin, doğuyu işaret ederek "kendilerinin Laz olmadığını , Lazlar'ın daha ötede, doğuda" olduğunu" belirttiklerini yazar. Böylece Lazlık sadece Rize, Pazar, Arhavi ve Hopa ilçelerindeki küçük bir topluluğa has bir özellik olarak karşımıza çıkar. Ancak Lazlar'ın hemen tümü kendisini TÜRK sayar, en ufak bir ayırımcılık yapmaz.
Zazalar'ın zaten Kürtlükle ilgisi yoktur. Horasan, Harzem, Gur Türkleri ve Karluk Türkleri ile bağlantılıdırlar. Yaşlılar hep Horasan'dan söz ederler...
Güneydoğu Anadolu'nun 9 büyük ilinde, yani Diyarbakır, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Adıyaman, Siirt, Batman, Kilis ve Şırnak'ta 2004'de yapılan bir araştırma çok enteresan tesbitleri göstermektedir. Araştırma Diyarbakır Dicle Üniversitesi öğretim üyesi Resul Erkan tarafından , bu üniversitenin öğrencilerine yaptırılmıştır. Yani bölücülerin iddiasıyla "kürt" şehirlerinde, bir "kürt" üniversitesi tarafından, "kürt" öğrencilere ve Kürtler üzerinde yapılmıştır. Buna göre bölgede:
Anadili Türkçe olanlar ...... % 32,5
Anadili Kürtçe olanlar ...... % 54,4
Anadili Arapça olanlar ...... % 8,9
Anadili Zazaca olanlar ...... % 3,6
Anadili Süryanî olanlar ...... $ 0,6
Rakamlarda "abartma" ihtimalini bir kenara koysak bile, anadili Kürtçe olanlar bölge nüfusunun ancak yarısı... Yani Güneydoğu'da herkes Kürt değil!...
Bitmedi!.. Araştırmada "günlük hayatta en çok kullanılan dil" de sorulmuş. İşte sonuçları:
Türkçe ....... % 63
Kürtçe ....... % 30,6
Arapça ....... % 3,9
Zazaca ....... % 2,2
Süryanî ....... % 0,1
Yani Dicle Üniversitesi'nin bu araştırmasında bölge nüfusunun üçte biri TÜRK görünürken, TÜRKÇE kullananlar yarıyı geçiyor!.. Yani şehirlerde anadili Kürtçe olanların neredeyse yarısı Türkleşmiş durumda!.
Bitmedi!.. Bu kişilere "kendini neyle tanımladığı" sorulmuş. İşte cevaplar:
T.C. Vatandaşı ...... % 33,5
Dinî İnanç * ...... % 23,5
Etnik Köken * ...... % 13,4
Aile Kimliği ...... % 11,3
Siyasal Kimlik ...... % 5,6
Meslek ...... % 5, 4
Aşiret ...... % 3,9
Sosyal Sınıf ...... % 3,4
Dinî inanç müslüman, Hıristiyan, Süryanî şeklinde tanımlamadır. Etnik kimliğe Türk, Kürt, Arap, Zaza, Süryanî dahildir, ve dağılımı aşağıdadır:
Türk ..... % 7,2
Kürt ..... % 4,0
Arap ..... % 3,5
Zaza ..... % 0,6
Süryanî .... % 0,1
Son iki listedeki T.C. vatandaşı ve TÜRK diyenlerin toplamı % 40,7 olmaktadır. Anadili Kürtçe olan % 54,4'lük grubun sadece ve sadece % 4'u kendini her şeyden önce "kürt" olarak tanımlamaktadır!. Bunlar Kürt bölücülerin asla duymak istemedikleri rakamlardır!.. (Güneydoğu Anadolui Bölgesi'nin sosyal Yapısı ve Değişme Eğilimleri, Kalan Yayınları, 2005, sf. 271-294)
Bölgedeki Kürt diye tanımlananların hem bu kimliğe, hem de Kürtçe'ye ilgisizlikleri, 2004'den sonra açılan "Kürtçe Kursları"nda görülmüş, bu kurslar ilgisizlikten kapanmış, kurs yöneticileri "kendi" halkını "kendi kültürüne sahip çıkmamak"la suçlamışlardır!.. O halk suçlu değil, sizler bölücülük yapabilmek için her aracı kullanmaya çalışmaktan suçlusunuz. Adam zaten istediği zaman Kürtçe konuşuyor, ama çoğu zaman TÜRKÇE konuşmak, TÜRKÇE'yi iyi öğrenmek, Türkler'le daha çok kaynaşmak istiyor!... Sizse bu kaynaşmaya engel olmak istiyor, sun'î bir "kürt sorunu" yaratıyorsunuz!.
Kaldı ki, SESAR'ın Aralık 2000 tarihinde yaptığı bir ankette, Güneydoğu ve Doğu Anadolu dışında yaşıyan Kürt asıllıların % 94'ü, "TÜRKÇE yayın yapanlar dışındaki TV kanallarını izlemediklerini söylemişlerdir. % 77,2 gibi bir çoğunluk ta "Kürtçe yayını, BÖLGE için yararlı bulmadıklarını" belirtmişlerdir!.. Zaten "Kürtler'in Gazetesi" Özgür Gündem'in sadece 9.250 olan tirajı da bu ilgisizliği ortaya koymaktadır. Bir husus daha var, TÜRKİYE'de Kürtçe yayın yapan yerel sadece 2 TV kanalı var, onun da izleyicileri son derece az.
Şimdi bölücüler diyebilir ki, "bunlar hep TÜRK kaynakları, hepsi şişirme"... O zaman aynı kitaptan bir de "yabancı" araştırma sonucu verelim.
Peter Alfrod Andrews adındaki yazar, 1992'de Türkçe'ye çevrilerek basılan TÜRKİYE'DE ETNİK GRUPLAR adlı kitabında, tam 47 grup bulunduğunu, ve TÜRKİYE'nin bir mozaik olduğunu öne sürmüştü.
Bu kişinin TÜRKİYE'DE ETNİK DAĞILIM 2001 adlı raporunda (ABD'deki Ethnoloque Data from Languages of the World adlı kuruluş için hazırlanmıştır), Kürtler'in ve Çerkesler'in sayıları abartılmasına rağmen, TÜRKİYE'deki aslî etnik grup sayısı 3'e indirilmiş, etnik nüfus oranı da sadece &13,79 olarak gösterilmiştir. Dağılım ise şöyledir:
TÜRK ....... % 86,21
Kürt ....... % 8,36
Çerkes ...... % 2,14
Arap ....... % 1,63
Zaza ....... % 0,53
Laz ....... % 0,02

Diğerleri .. % 1,02
Gördünüz mü?.. Öyle 20 milyon, 30 milyon Kürt yok!.. Kürtler'in bölünme, bağımsızlık, feredasyon, Kürtçe eğitim, yeni bir cumhuriyet gibi talepleri yok!.. Bunlar sadece TÜRKİYE'yi karıştırmak, parçalamak ve batılılara peşkeş çekmek isteyen bölücülerin talepleri!.. Tabii ki havalarını alırlar!.
Neden mi?..
Açıklayalım.
Bağımsız bir Kürt devleti oluşturmak için önce toprak almak gerekir. Bu da iddia edildiği gibi 4 büyük ülkeden yapılacak ise, ancak onlar savaş ile mümkündür. TÜRKİYE, İran, Irak, Suriye, hatta Rusya'ya kafa tutmak ve onları yenmek gerekir. Halbuki nüfus içinde TÜRKİYE'den daha etkili bir oranı olan Irak ve İran Kürtleri, bu ülkelerin savaş halinde oldukları, yenilmiş oldukları dönemlerde dahi bir başarı gösterememişlerdir. Son girişimlerinde ise bir hafta içinde hezimete uğramış, tabir caizse pabuçsuz kaçmış ve TÜRKİYE'ye sığınmışlardır. (1991)
Arap ülkesi sayılan Irak'ın bu kişileri kendinden saymaması, tabii görülmelidir. Çünkü bunların büyük çoğunluğu Arap değildir... İran'ın da bu gruplara sert tepki göstermesi, ülkesindeki hem Kürt hem de AZERİLER'i baskı altında tutması anlaşılabilir, çünkü bu iki grup ta Acem veya Aryan değildir.
Ama TÜRKİYE, hiç bir zaman Kürt diye nitelenmek isteyen topluluğa karşı cephe almamış, onları kendinden saymıştır, ki bu da son derece tabiidir. Çünkü Kürtler'in en azından adlarını aldıkları boy ve TÜRKİYE'de yaşayanların büyük bir çoğunluğu TURANİ'dir ve bizdendir.
TÜRKİYE Kürt diye adlandırılan bu topluluğa daima şefkatli davranmıştır. Silahla tedib edilenler daima isyancılar, eşkiya ve teröristler olmuştur. Kürt ayırımcılığının sözde aydın takımı, aşırıya kaçmadıkça muhatap dahi alınmamış, hele ayırımcı sempatizanlar, büyük bir hata olmasına rağmen, devlet kadrolarında bile yükselme imkânından mahrum edilmemiştir.
Bunlar ancak hırsızlık, katil, suikast, soygun, yaralama, dövme, haraççılık, işgal gibi eylemlerden dolayı takibata uğramışlardır.
Yıl, yazar, yayın ve sayfa sayısı göz önünde tutulursa; tahrik ve yalan iddialarla bölücülük suçlarından hüküm giyenlerin oranı da tahminlerin çok altındadır... Kaldı ki, teröristleri ve yasadışı örgütleri gizlemek için oluşturulan yüzlerce dergide sözde gazetecilik yapan militanlar da bu sayının içindedir. Metin Göktepe aslında bir gazeteci değil, faal bir terörist, bir bölücü idi!
Dünyanın hiç bir gelişmiş, medeni Batı ülkesinde ayırımcı bir teröristin Fatsa'da (Terzi Fikri) ve Diyarbakır'da (Mehdi Zana veya Baydemir) olduğu gibi Belediye Başkanı görevi yaptığı görülmemiştir!.. Bir ayırımcının karısının da milletvekili olması (Leyla Zana), evlerinde terörist saklıyanların milletvekili kalabilmesi, hatta Millet Meclisi Başkan Vekilliğine yükselmesi (Fehmi Işıklar) imkânsızdır. TÜRK Devleti'nin bu müsamahasını ve bu olgunluğunu unutmamak gerekir.
Ayırımcı örgütlerin en büyüğü olan PKK'nın TÜRKİYE'nin doğusundaki 20 ili Kürdistan sayması, bunları Botan, Serhat gibi eyaletlere bölmesi, valiler, komutanlar tayin etmesi ve ERNK diye bir ordu kurduğunu öne sürmesinin ciddiye alınacak hiç bir yönü yoktur. TÜRK devleti istese bunları ezer geçer. Ne var ki, bazı politikacılar ve hımbıl bürokratlar, hatta beceriksiz subay ve polisler yüzünden iş uzayıp gitmiştir.
Eşkiya olup devleti meşgul etmenin de hiç övünülecek bir yanı yoktur... Çakırcalı Mehmet Efe bundan 100 sene önce çok daha az destek, imkân ve elemanla OSMANLI Devleti'ni ülkenin batısında 15 yıl meşgul etmişti.
Ama bu kişi dahi çoluk çocuk, kadın, yaşlı öldürmemiş, yoksulun yardımcısı olmuş, bu suretle halk arasında şöhrete ulaşmış, rahmetle anılan bir kişi haline gelmiştir. Şimdiki bölücü teröristlerin soygun, tecavüz, tahribat ve katliamdan başka yaptıkları bir şey yoktur.
PKK ise devlet gibi davranmaya çalışmasına, vergi toplamaya, ordu oluşturmaya, idareci tayin etmeye kalkmasına rağmen, temsil ettiğini öne sürdüğü insanları öldürmekten, medeniyet timsali her şeyi yakıp yıkmaktan başka bir şey yapmaz. Üstelik lideri, gariban Çakırcalı kadar bile cesaret sahibi değildi.
Abdullah Öcalan, kendisi yurt dışında yabancıların parasıyla, hayatı onların iki dudağının arasında bir nevi esir gibi yaşarken; TÜRKİYE'de kandırılmış militanlarına emirler yağdırmakta, onları cinayete zorlamakta ve ateşe atmaktaydı... Halbuki Çakırcalı daima çatışmanın hep ön safında olmuş, kimseden emir almamış, son nefesine kadar hür yaşamıştı.
PKK'nın bütün elemanları, bir kaç istina dışında, zırcahildir. Okuma yazma bilmeyenleri özellikle üst görevlere getirirler ki, aşağılık duyguları ile verilen talimatları daha iyi uygulasınlar, soru sormasınlar!
PKK'nın gücü Batı'dan aldığı bütün desteğe rağmen, katiyyen 10.000 gerilla filan değildir. Hiç bir zaman o rakama ulaşamamıştır. 2000-3000 kişiyi bir türlü aşamıyan yurt içinde ve yurt dışındaki çapulcu nitelikli militan sayısı, aşiretlerde görülenden bile daha kötü bir liderlik sistemi içinde "komutanlık"lara bölünmüştür. Hiç bir zaman da 300 kişiden fazlasını bir araya toplıyamaz. Eğitimlerini de Yunanlı, İsrailli, CIA mensubu yabancılar vermektedir. Yani bölücü Kürtler dinsiz-imansız oldukları için, Müslüman TÜRKLER'le bir arada olmayı bırakıp elin gavurunun kumandası altına girmekten utanmamaktadırlar!
Bir tek tankı, bir tek uçağı bile olmayan bu ordu ve komutanlıkların tek icraatı dağdan dağa gezip, fırsat buldukça savunmasız köyleri veya gaflet uykusundaki karakolları basmaktı. Yollara kimi öldüreceği belli olmayan mayınlar döşemek, halkın yararlanacağı okul, köprü, TV anteni, elektrik trafolarını tahrip etmekti. Bu ölen ve zarar gören halk ta, her nedense hep Kürt saydığı kişilerdi!..
Ama 2003 yılında Irak zalim Amerikan güçleri tarafından işgal edilince, Saddam ordusunun silahları kuzeydeki iki Kürt aşiretine verildi. Türkiye'de 2005 yılında başlayan mayınlı saldırılar, patlamalar işte bu silahlarla yapılıyor. Ayrıca büyük şehirlerde sağa sola molotof kokteyli atıp, otobüs yakıyorlar!
Kolayca sezildiği gibi, 1970'lerden beri ülkeyi tedirgin eden bu tür faaliyetin arkasında Kıbrıs harekatı, ekonomik gelişme ve ASYA ve AVRUPA TÜRKLERİ'nin ön plana çıkması vardır. Bunlar hem eski Doğu Bloğu'nu hem de Batı Dünyası'nı endişelendirmekte, TÜRKİYE'nin önüne set çekmek için Ermeniler ve Kürtler kullanılmaktadır.
Çeşitli kaynaklardan elde ettiği maddi desteğe ek olarak bu terör örgütü, geniş çaplı eroin, uyuşturucu imal ve ticaretine yönelmiştir. ASALA gibi Ermeni, Kürt Hizbullahı gibi sözde islâmî terör örgütleri ile işbirliği yapması bir yana; Avrupa'da Türkler'in evini yakan, insanımızı öldüren dazlakların yanında yer alması da dikkate değer.
PKK'nın ve TÜRKİYE aleyhine çalışan bilumum terör örgütlerinin arkasında olan Alman hükümetinin, bu olay göz önünde tutulursa, TÜRK katliamında dazlakların da arkasında olduğu ortaya çıkar. Yani Almanya hem orada, hem burada katliam yapmıştır!..
Ya İngiltere?.. APO'nun itiraflarından anlaşıldığı gibi, o da PKK terörünün arkasındadır... Ve uzun süre MED-TV ile bölücülüğü ve terörü destekledi. Şimdi aynı işi Danimarka'daki ROJ-TV yapıyor.
Fransa ise, bir Kürt bölücüsünün metresi olan Bayan Mitterand ile bölücülüğe destek olmaktadır. Hatta bu fahişe kılıklı kadın, bizim salak politikacılarımızın müsamahası ile Türkiye'ye gelip, kendi ülkemizde onlara yardım sözü vermiştir!.. (1991)
Daima Antalya bölgesinde gözü olan İtalya, bazen Vatikan'ı ve Papa'yı kullanarak ayırımcı Kürtler'e arka çıkmaktadır. İtalyan gazetecinin 1997'de Diyarbakır'daki Nevruz gösterilerinde ön safta yer alması, onların art niyeti kadar Türk Devlet yetkililerinin ihmalini de gösterir. Öte yandan Norveç'in Türkiye Büyükelçisi 2005 yılında Diyarbakır'daki sözde Nevruz törenlerine katılmış, kaatil Öcalan için slogan atanlara, kırılası parmakları ile zafer işareti yapmıştır.
A.B.D. ise her iki savaşta da TÜRKMENLER'i ezerken, petrol boru hattımızı bombalayıp bize düşmanlık gösterirken, bizim Irak'ta operasyon yaptığımız günlerde (1993) sözde yanlışlıkla PKK'lı teröristlere uçaktan yiyecek ve giyecek, hatta askeri malzeme atmıştı!.. Hâlâ hem PKK'yı, hem de birer aşiret reisi olmaktan öte hiç bir özelliği olmayan Barzani ve Talabani'yi desteklemekte, onlarla birlikte Irak'ta TÜRKMEN katliamı yapmaktadır.
Bu namussuz Batılıların hepsi TÜRK'e ve MÜSLÜMAN'a düşmandır!.. Onları hizaya getirmeden TÜRKİYE'de terörün sona ermesi zordur! Üstelik bunlar "Kürtler'e Özgürlük" derken terör örgütlerinde Ermeniler'i ve Süryaniler'i kullanırlar.
Bu arada Özgür Gündem gazetesinin dağdaki 300 eşkiya arasında yaptığı ankette, "dinî önder" olarak % 34'ünün Zerdüşt, % 34'ünün İsâ, % 11'inin Mani, % 10'unun Muhammed, % 7'sinin Musa ve % 4'ünün İbrahim dedikleri ortaya çıkmıştır.
Bundan da anlaşıldığı gibi, eşkiyanın ancak % 10'u müslümandır... Ona da "müslüman" denirse!..
Sözün kısası, Kürt kökenli müslüman vatandaşlarımız için iki seçenek vardır. Ya bu emperyalist Batı ülkelerinin uşağı Ermeni-Süryanî-Yezidî veya (Musa Anter gibi) Yahudi asıllı bölücülerin kuyruğuna takılıp sömürge olma peşinde koşacaklar, ya da TÜRKİYE'de TÜRKLER'le ayrım-gayrım gütmeden insan gibi yaşıyacaklar!..
Birinci tercihi yapanlara, hiç hayat hakkı yoktur!
KAYNAK: http://idealimforum.blogspot.com.tr/2017/06/kurt-meselesi-mi-sark-meselesi-mi.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed:+IdealimforumBlogum+(%C4%B0DEAL%C4%B0MFORUM+BLOGUM)
KAYNAK: http://www.angelfire.com/tn3/tahir/trk28.html