5 Ekim 2020 Pazartesi

İzmir’in İşgalinin Perde Arkası

İzmir’in İşgalinin Perde Arkası

Prof. Dr. Ata ATUN, Kıbrıs İlim Üniversitesi

Tarihi bilmeyen bir uluslararası ilişkiler uzmanının çok sağlıklı değerlendirmeler ve öngörüler yapamayacağı inancındayım. Geleceği görmek için geçmişi çok iyi bilmek gerekiyor.

Ben, tarih araştırmalarımda genellikle yazılı olan tarihi değil, açıklanmamış, yazılmamış, evraklar arasında kaybolmuş ve basının tozlu sayfaları arasına sıkışmış bilgileri okumayı tercih ediyorum.

 Tarih kitaplarımızın yazdığı şekli ile Yunanların, 15 Mayıs 1919 tarihinde, dönemin büyük devletleri İngiltere ve Fransa’nın teşvikiyle,Türk yurdu İzmir’e ellerini kollarını sallayarak çıkması ve Ankara’ya Bizans Bayrağı çekmeyi hedeflemesi, başından beri bana pekte inandırıcı gelmiyordu. Yunanlıların Batı Anadolu’yu ele geçirmek istemelerinin daha gerçekçi bir nedeni olması gerektiğini ve büyük resimde bazı parçaların eksik olduğunu düşünüyordum her zaman.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın (Milli İstihbarat Teşkilatı-MİT) kuruluşunda yer alan ve Birinci Dünya Savaşı dönemindebaşkanlığını yapanrahmetlik Eşref Sencer Kuşcubaşı’nın hatıralarında yer alan bir bölüm, bana Yunanların İzmir’i neden işgal ettikleri araştırmalarım ile ilgili aradığım bilgileri detaylı bir şekilde verdi.

Belli ki, tarihimiz ile ilgili bazı bilgiler,tarih yazarlarımız tarafından pek önemsenmediklerinden dolayı yazılı tarihimizde yer almamış.

Yunanlar, 1796 tarihinde haritası çizilen Megali İdea doğrultusundaBizans İmparatorluğu’nu(Büyük Doğu Roma) kurma çalışmalarına başlamışlar ve 3 Kasım 1839tarihinde -I. Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra- Padişah’ın hoşgörüsünün ve fermanın verdiği olanaklarlasinsice ve kimselere hissettirmeden Ege bölgesine nüfus kaydırma yoluna gitmişler.

Birinci Dünya savaşının başladığı 1914 yılında bölgedeki Yunan nüfusu;Ayvalık ve Körfezinde120,000, Çanakkale şehir ve bölgesinde 90,000, İzmir’de 190,000, Urla yarımadası-Günay batı İzmir’den Çeşme’ye kadar 130,000, Aydın şehir ve bölgesinde 80,000, Akhisar, Manisa, Alaşehir, Uşak şehirleri ve bölgesinde 150,000 kişiye, toplamda yaklaşık 800 bin kişiye ulaşmış.

Taşıma göçmenlerle Midilli adası 150,000, Sakız adası 70,000 ve Sisam adası da 100,000 nüfusa çıkarılmış.

Bölgeyi kendi düşüncelerine göre vilayetlere ayırmışlar. Edremit’ten İzmir’e kadar Midilli adasına, Urla ve İzmir çevresi de Sakız adasına, Aydın, Söke, Kuşadası ve demiryolu üzerinde yer alan köyler ve kasabalar da Sisam adasındaki Kolorduya bağlanmış. Bu bölgelerde yaşayan askerlik çağına gelmiş olan Yunanlı gençler, bir şekilde bağlı oldukları Kolordulara gidip askerliklerini Yunan Ordusunda yapmaya başlamışlar.

Bölgedeki demiryolunda çalışan tüm personel Yunanlılardan oluşturulmuş, her   istasyonun bitişiğinde de sahibi Yunanlı olan bakkal dükkanları açılmış. Taşıma ve ticaret tamamen bölgedeki Yunanlıların kontrolü altına girmiş.

Kral Konstantin’e Bizans Kartalı Sancağını Ankara Kalesine çekmek üzere veren İzmir Metropoliti Hristos Tomos’unYunanistan ile birleşip “Büyük Yunan Krallığı”nın kurulması taraftarı olmasına karşın bölgenin en güçlü ikinci din adamı olan Efes Metropoliti, Bizans İmparatorluğu kurulması için çalışırken, güçlerini Yunanistan için birleştirmişler.

Yani Yunanların, 15 Mayıs 1919 tarihinde ellerini kollarını sallayarak İzmir’e çıkmalarının gerçek nedeni, Fransız ve İngilizlerin kışkırtmalarından ziyade son 80 yıldır bu işgale kendilerini hazırlamış olmalarıymış.

Yazılı olmayan bu tarihten yapacağımız çıkarım, Rumların tüm adımlarını Megali İdea doğrultusunda attıkları, bunu gerçekleştirmek için sabırla fırsat kolladıkları ve Türklerin zayıf anını bekleyerek harekete geçmeyi hedefledikleri.Ki; Rum Demokratik Seferberlik Partisi DİSİ eski milletvekili Hristos Rotsas’ın“15 Temmuz darbe girişimi esnasında KKTC’ye saldırıp Türk askerleri esir alabilirdik. Tarihi bir fırsatı heba ettik” sözleriyle Rum hükümetini eleştirmesi bunun en önemli göstergesi…

Prof. Dr. (İnş Müh), Doç.Dr. (Ulus İliş) Ata ATUN

Akademisyen, Kıbrıs İlim Üniversitesi

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Bugünün Türkiyesinde Atatürkçülük ve A.D.D.


ANKARA KALESİ-271  
Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN
      

BUGÜN’ÜN TÜRKİYE’SİNDE 
ATATÜRKÇÜLÜK  VE A.D.D  

PROF. DR. ANIL ÇEÇEN İLE SÖYLEŞİ

S.1-) ADD’nin kurulma düşüncesi nasıl oluştu ve sizleri bu adımı atmaya hangi olaylar yönlendirdi .  Kuruluş sürecinde ne  gibi dirençlerle karşılaştınız ve bunları nasıl aştınız ?
C.I.) ADD yirminci yüzyılın son on yılına girerken ,I989 gibi bir yılda değişim sürecinin tam ortasında kurulmuştur . Yirminci yüzyılın ikinci yarısında  her on yılda bir askeri harekat ile karşı karşıya kalmak , Atatürk dönemindekinden çok farklı bir Türkiye  ortaya çıkarmıştı .Cumhuriyetin kuruluş döneminde kurucu önder milletin başında  olduğu için Atatürkçülük onun izinden gitmek olarak anlaşılıyordu . Ama kurucu iktidar olan tek parti dönemi bittikten sonra , Atatürk’ün partisinde de farklı eğilimler ve siyasal çizgiler öne çıktığı için  Atatürkçülük çok farklı biçimlerde ele  alınarak kullanılmaya çalışılıyordu .Bir tarafta cumhuriyetin yeni kuşaklarının ortaya çıkardığı bir Atatürkçü yeni nesil  öne çıkarken , diğer yandan da  batı tipi bir demokrasiye geçilmesiyle birlikte liberalizm,sosyalizm ve de sosyal demokrasi gibi batı tipi ideolojiler de devreye giriyordu . Kapitalist batı karşısında  Kuvayı Milliye Türkiye’si  antiemperyalist doğrultuda  yoluna devam ederken ,antiemperyalist bir içeriğe sahip olan Kemalizm  kapitalizm ve sosyalizm arasında ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu . Bu doğrultuda  emperyalist batı blokunun çıkarları doğrultusunda örgütlenen Nato destekli askeri dönemler, Kemalizm adına  birbiri ardı sıra gündeme gelirken ,Atatürk Cumhuriyeti giderek  kurucu önder Atatürk’ün yolundan uzaklaşıyordu . ADD işte böylesine bir batı destekli uzaklaştırma operasyonuna karşı ,Türk  ulusunun milli bir refleksi olarak  ülkenin önde gelen Atatürkçü bilim adamları ve hukukçuları tarafından kuruluyordu .
            Ülkeyi Atatürk’ün yolundan uzaklaştırmak isteyen batının önde gelen emperyalist devletlerine karşı Türkiye’deki cumhuriyetçi birikim  ADD gibi bir büyük kitlesel örgütü kurarak  Kuvayı Milliye mücadelesini yeni dönemin sivil koşullarında sürdürmeye çalışıyordu .Dünyaya egemen olan batı bloku merkezi coğrafyayı ele geçirmek için projeler geliştirirken , bütün Orta Doğu planlarını Türkiye üzerinden geliştiriyordu . Bu çerçevede batı bloku hiçbir zaman  tam bağımsızlıkçı bir Türkiye  değil ama  batının dümen suyunda bir Türkiye  istiyordu . İşte böylesine bir emperyal kıskaç Orta Doğu’yu çember içine alırken , emperyalizme karşı çıkmaya alışmış olan Türk ulusunun  bu doğrultuda bir kararlılık içinde olduğunu ortaya koyacak bir büyük örgütlenmeye gereksinme vardı . 27 Mayıs’ın oluşturduğu yeni düzen çerçevesinde Atatürkçüler yeniden bir araya gelerek , 21. Yüzyıla dönük bir  yeni yapılanmayı öne çıkarıyorlardı . 27 Mayıs sonrasında Halkevlerinin yeniden kurulmasıyla öne çıkan bu oluşum , daha sonraları 12 Eylül hareketi ile bütün örgütlerin kapanmasıyla karşılaşıyordu . Bunun üzerine harekete geçen Atatürkçüler  21. Yüzyıl dünyasında  Atatürk’ün Cumhuriyetini temsil edecek bir Atatürkçü birikimi , ADD çatısı altında bir araya gelerek  dernekleştiriyorlardı . Atatürk’ün partisini ele geçirerek batının çizgisinde Atatürkçülüğü kullanmaya kalkan bazı işbirlikçi ve batı teslimiyetçisi toplum kesimleri , Atatürkçülüğün üst düzeyde örgütlenmesini engellemek üzere  toplu hareketi önleyecek başka örgütlenmelere yöneliyorlardı .ADD’nin kuruluşunu engellemek  isteyenler ayrıca dernek kuruluşuna izin verilmemesi için uğraşırlarken, ortalığı karıştırmak üzere her türlü çabayı gösteriyorlardı . Yıllardır Atatürkçülük üzerinden geçinenler ya da Atatürkçülüğü kendi çıkarları için kullanan toplum kesimleri , önde gelen Atatürkçülerin temsil ettiği bir üst düzey örgütlenmeden kendi çıkar hesapları  bozulmasından çok rahatsız oldukları için her türlü saldırıyı denemekten geri kalmıyorlardı . ADD’nin kurucu öncü kadrosu herşeye rağmen  derneğin kuruluşunu tamamlamıştır .
S.2.)  I2 Eylül rejiminin laik cumhuriyete ve ADD’nin kuruluşuna etkileri nelerdir ?
C.2.-) ADD’nin resmi kuruluş tarihi 19 Mayıs 1989 dur . Bu tarih hem I2 Eylül askeri döneminin sona erdiği hem de Sovyetler Birliği adı altındaki  sosyalist blokun dağıldığı bir yıldır .Türkiye  12 Eylül rejimi ile  bir Nato rejimine sürüklenerek batı blokunun çıkarları doğrultusunda  ABD,AB ve İsrail üçlüsünün merkezi coğrafyadaki hegemonya planları doğrultusunda yönlendirilmeye  çalışılırken , diğer yanda kuzey bölgesinde dünya savaşları sonrasında konjonktürel bir oluşum olarak öne çıkan sosyalist sistemin dağılma aşamasında ,yıkıntının getirdiği  sorunlarla aynı dönemde  boğuşmak zorunda kalıyordu . Orta Doğu bölgesindeki  siyasal yapılar hem dünyanın merkezi  alanı olarak hem de batı dünyasının yanı başında yer alan ayrı bir coğrafi bölge olarak, hem küresel hem de bölgesel yeni gelişmeler ile aynı dönemde karşı karşıya gelerek varlıklarını  korumak zorunda kalıyordu .Bu aşamada ADD I2 Eylül rejiminin  batıcı politikalarına karşı, antikapitalist çizgide Atatürkçülüğün ve Cumhuriyetin savunulması yanında ,çökmekte olan sosyalizmin  ortaya çıkardığı yıkıntılarla aynı zaman dilimi içinde mücadele etmek zorunda bırakılıyordu . İç ve dış konjonktürlerin kesişmesi ve birbirini etkilemesi de Atatürkçü mücadelenin giderek daha da önem kazanmasına neden oluyordu .
            12 Eylül harekatı  Sovyetler Birliğinin dağılmasına karşı geliştirilen bir NATO  müdahalesi olduğu    için  , ABD’nin istekleri doğrultusunda bir siyasal çizgi geliştirilmeye çalışılıyordu . Özellikle Türk-İslam sentezi adı altında yeni bir dinci ve kimlikçi bir politikaya yönelinirken  , kuruluştan gelen Atatürk ilkeleri ve Kemalist sentezci yaklaşım terk edilmeye çalışılıyordu . Özellikle , Kemalizm’in laiklik ilkesine karşı çıkılırken  askeri rejimin baş komutanı , herhalde imam olan babasından gelen gelenek çerçevesinde  Türk devletinin laik yapısını göz ardı ederek ,her gittiği yerde yaptığı konuşmalarında  İslamın temel kitabından ayetler ve pasajlar okuyarak , halk kitlelerini  laik anlayışın  ötesine giderek dinci bir çizgiye yönlendirerek , ABD’nin istemiş olduğu  Türk-İslam sentezine uygun düşecek yepyeni bir millet yapılanmasını gerçekleştirmek için uğraşıyordu . Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla  batının karşısında yer alan doğu bloku ortadan kalkarken , doğu dünyasında yeni bir bloklaşmanın ortaya çıkmaması için  İslam dünyasının kullanılmasına öncelik veriliyordu . Atatürk’ün laiklik ilkesi ile Türkiye daha çok batı dünyasına yakın bir yerde  durmaya çalışırken , diktacı ve Nato’cu general  ABD’nin istekleri doğrultusunda Türkiye’nin İslam kimliğini öne çıkararak , Türkiye üzerinden bir Türk-İslam sentezcisi politika ile,  Orta ve Yakındoğu bölgelerini  emperyalist bir hükümranlık altına almaya çalışıyordu .İşte böylesine bir politika yüzünden Türkiye’nin laik kesimleri rahatsız oluyor ve Türkiye’yi yeniden bir Ortaçağ dönemine sürükleyebilecek böylesine bir yeni oluşuma karşı çıkıyorlardı . Böylesine bir ulusal direniş ,ADD gibi Atatürkçülük  ve laiklik savunması  yapacak  güçlü bir örgütlenme gereksinmesini öne çıkarıyordu .
            Türkiye bir anlamda Türk-İslam sentezine zorlanan  bir ülke konumundayken, diğer yandan da  ABD’nin Sovyetler Birliği sonrasında merkezi coğrafyaya biçim verecek , haritaları yeniden ele alarak farklı bir  çizgide yönlendirecek bir konuma doğru  sürüklenirken  ,Atatürkçü ve laik kimliğini yitirmek tehlikesi ile de karşı karşıya kalıyordu . O dönemde ,Türk Ceza kanunda Sosyalizme karşı 141. Ve 142. Maddeler tartışılırken ,şeriatçılığı yasaklayan 163. Madde de gündeme getiriliyor ve  bu üç maddenin  kanundan çıkartılmasıyla sol ve dinci çizgideki siyasal örgütlenmelerin önü açılıyordu . İşte bu tür gelişmeler laik ve Kemalist aydınları çok rahatsız ediyor ve bu gidişe karşı duracak bir örgütlenme arayışı öne çıkıyordu .Siyasal gelişmeler sonucunda, son çare olarak ADD’nin kuruluşunun açıklandığı 19 Mayıs I989 tarihli basın toplantısında ,kuruluş gerekçesi olarak  “Laikliğe Çağrı” başlığını taşıyan  bildiri  kurucu başkan  olarak bizzat Prof.Dr.Muammer Aksoy tarafından okunuyordu .
S.3 ) ADD kurucular kurulunda yer alan  50  aydın insan nasıl bir araya geldiler ?
C.3.- ) A.D.D ‘nin kuruluşunda yer alan aydınların gerçek sayısı 50 dir . Dernek kurucusu olarak tüzükte yer alan kurucu üye sayısı  50 dir ama  bunların yanında   derneğin kurucuları  arasında  kuruluş sırasında Ankara’da olmadıkları için   üç  hukuk Profesörü de   onur kurucuları olarak kabül edilerek dernek tüzüğünün kurucular ile ilgili  bölümünde yer almıştır . Dernek kurucuları arasında yer alan kişiler tek tek incelendiği zaman hemen hemen hepsinin  hukukçu ve bilim adamı kimliklerine sahip oldukları göze çarpmaktadır .Daha çok Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde  ders veren  anayasa, kamu hukuku  ve idare hukuku  bölümlerindeki öğretim üyelerine öncelik verilmiş ayrıca bunun yanısıra emekli subay, doktor, öğretmen , yargıç ,bürokrat, gazeteci,  avukat  ve  siyasetçi  gibi değişik alanlardan temsilci olabilecek  kişiler dernek kurucusu olarak belirlenmiştir .Atatürk ve Cumhuriyet konulu  toplantılarda yer alarak birbirini tanıyan bir Atatürkçü kadronun bu üst düzey örgütlenme içinde öncü olarak  yer almaları  sağlanmıştır .İlk kez böylesine bir örgütlenme aşamasına gelen Atatürkçü kesimler içlerinden seçtikleri temsil yeteneği yerinde olan Atatürkçüleri, böylesine bir örgütlenmenin içinde yer almaları amacıyla desteklemişlerdir . Başvurular  Muammer Aksoy, Anıl Çeçen ve Gürbüz Tüfekçi’den oluşan üç kişilik bir kurul tarafından incelenerek  karara bağlanmıştır . Normal tüzük koşullarına uygun olanlar tercih edilirken , başka özel koşullar aranmamıştır .
            Kurucuların belirlenmesinde ilk önce Anıl Çeçen,Gürbüz Tüfekçi ve Hayri Balta’dan oluşan üç kişilik öncü kadro  belirleyici olmuş ama daha sonraki aşamada Prof.Dr.Muammer Aksoy  kurucu başkanlık önerisini  kabül  ettikten sonra , kurucu kadronun belirlenmesinde başkanlık insiyatifi daha çok kullanılmaya başlanmıştır .Bu nedenle de bir anayasa Profesörü olan  Muammer Aksoy’un üniversite ve bilim çevrelerinden gelen arkadaşları olarak , Anayasa,İdarieve Kamu hukuku alanında çalışmalar yürüten Ankara ve İstanbul üniversitesi kadroları böylesine bir üst yapılanma içerisinde kurucu üyeler olarak yer almışlardır . ADD tüzüğünün  27. Maddesinde normal kurucular ile  onur kurucularının ad ve soyadları yer almıştır . Bu maddeyi izleyen 28. Maddede ise kurucu başkan ve onursal başkan isimleri ayrı ayrı belirtilerek , Türkiye’deki Kemalist birikimi temsil eden Prof.Dr.Muammer Aksoy kurucu başkanlığa  ayrıca ülkenin önde gelen bir başka Profesörü olarak da Ord.Prof.Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da bu derneğin onursal başkanlığına getirilmiştir . Bir hoca olmanın ötesinde sürekli olarak yazdığı gazete ve dergi yazıları ile de Türk ulusunun Atatürkçü bir çizgide yetiştirilmesine çok büyük çabalar harcayan Hıfzı  Veldet   Velidedeoğlu’nun ismine kurucu başkan ile  birlikte ayrı yer verilmesi  bir onur borcu olarak tüzükte yer almıştır . Kuruluş çalışmalarının başlangıcında Anıl Çeçen ve Gürbüz Tüfekçi daha aktif olarak çalışırlarken , sonradan kurucu başkan olarak Prof.Dr.Muammer Aksoy’un işin başına geçmesiyle birlikte  insiyatif el değiştirmiş ve bütün hazırlıklar ile toplantılar daha sonraki aşamada kurucu başkanın yönetiminde tamamlanmaya çalışılmıştır . Kurucuların belirlenmesi sırasında bir çok başka başvurunun da gündeme gelmesi  üzerine , öncü kadro çalışmalarını hızla tamamlayarak  Türk hukuku çerçevesinde mülki idareye başvuruda bulunmuştur . Yaklaşık altı aylık bir inceleme sonrasında ilgili idari amirliklerden yasal  onaylar  sağlanarak 1989 yılının son aylarında  yasal işlemler tamamlanmıştır . I990 yılının yılbaşından itibaren de Atatürkçü  Düşünce derneği bütün yasal koşulları yerine getirilmiş bir dernek olarak başkent Ankara’da çalışmalarına başlamıştır . Derneğin kuruluşundan sonra normal çalışmalarına geçmesiyle birlikte, Atatürkçü ve cumhuriyetçi  toplum kesimleri ile kurucu kadro bir araya gelerek hızla yeni kurulmuş olan derneğin toplumsal bir tabana sahip olması için  sosyal amaçlı çalışmalar başlatılmıştır .Bu tür çalışmaların giderek artırılmasıyla birlikte ADD  yurt içinde ve Avrupa’da yeni temsilciliklerini ve şubelerini açmaya 1990 yılı itibarıylabaşlamıştır .
S.4- )ADD’nin kuruluşundaki  ana hedefler  ile bugün geldiği aşamada  konumunu nasıl buluyorsunuz ?
C.4. )ADD’ninin kuruluş aşamasındaki konjonktür ile bugün içinde bulunulan  süreç  birbirinden çok farklıdır . On yıl önce yayınlanmış olan “ADD’nin Kitabı” isimli kitabımda bu konuları geniş olarak ele alarak zaman süreci içinde kurucu kadronun nasıl ADD gibi bir üst kuruluşu oluşturma noktasına geldiklerini çeşitli yönleri ile ele alarak tartışmıştım .Yirminci yüzyılın dünya siyasal tarihinde almış olduğu süreç içerisinde , Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur . Yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde de dünyada yaşanmakta olan hızlı değişim süreci sonucunda her şeyin değiştiği gibi,  Atatürk Cumhuriyetinin değişmesi de kendiliğinden gündeme geliyordu .Batı emperyalizmi dünyanın ortasını kontrol etmek için bu bölgeye baskılarını artırırken ,soğuk savaş dengelerinde Atatürk dönemini geride bırakmaya çalışan yeni siyasetleri birbiri ardı sıra  dayatıyordu . Demokrasiye geçilmesinden sonra ortaya çıkarılan her  on yılda bir darbe senaryoları ile Atatürk Cumhuriyeti bağımsız bir ulus devlet olmaktan çıkarılarak , batı blokunun orta dünyadaki bir Truva atı ya da askeri üssü haline dönüştürülmek isteniyordu . Türkiye dünyanın merkezinde bir büyük ülke olmasına rağmen , Sovyetler Birliğine sınır komşusu konumunda birsınır karakoluna dönüştürülerek batının çıkarları doğrultusunda  Sovyet tehdidi ile karşı karşıya getiriliyordu . Bağımsızlık savaşı verilerek kurulmuş olan Atatürk Cumhuriyetinin Kemalist aydınları, bu durumu bir türlü kabül edemiyorlar ve siyaset sahnesinde geliştirilen batı teslimiyetçiliğinden hızla uzaklaşmak istiyorlardı . Bu çizgide geleceğin Kemalist Türkiye’sini kurma ve geliştirme hedefi Atatürkçü çevrelerde öne çıkıyordu .Gerekirse  yeni bir dünya düzeninin kurulması ve Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları doğrultusunda bu yeni düzende yerini alması ,gerçek Kemalistlerin ana hedefi idi . Ne var ki , devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin batı blokunun etkileriyle merkez sağda liberal politikalara teslim olmasıyla birlikte , siyaset sahnesinde  Atatürkçülük geride kalırken , batı emperyalizmi kendi çıkarları  için geliştirdiği darbeleri Atatürkçülük adına yaparak, Türk halkını devlet üzerinden  kontrol altına almak istiyordu . İşte böylesine çelişkili durum karşısında  kalan Türkiye’nin Atatürkçüleri , batının destekleriyle Atatürk’ün partisinden dışlanıyorlar ve askeri yönetimler aracılığı ile devlet ile toplumun içindeki yerlerinden çıkartılmaya çalışılıyorlardı . Böylesine olumsuz koşullarda Atatürkçülerin ana hedefi ,27 Mayıs sonrasının Türkiye’sinde yarım kalan Atatürk devrimini tamamlamak ,uluslaşma ve laikleşme süreçlerini bir an önce  bitirerek  merkezi bölgede örnek bir devlet  modeli olarak Atatürk Cumhuriyetini geleceğe dönük bir biçimde kurumlaştırmak olmuştur . İşte bu durumun farkında olan Atatürkçüler , Türk devletini bağımsız bir cumhuriyet olarak yirmi birinci yüzyıla taşıyacak  ve  geleceğin dünyasında Kemalist devlet modelini hem komşu ülkelere , hem Türk asıllı devletlere ve de bütün İslam ülkelerine örnek olacak güçlü bir model biçiminde yeniden  yapılandırmanın arayışı içine giriyorlardı . Atatürk’ün partisi partili olmayan kadroların elinde Atatürkçülük çizgisinden uzaklaştıkça , Türk kamuoyunda Atatürkçülük adına  büyük bir siyasal boşluk meydana geliyordu .İşte ADD böylesine bir boşluğun doldurulabilmesi amacıyla  cumhuriyetin Kemalist birikiminin temsilcisi olarak tarih sahnesine çıkartılıyordu . Ne var ki , kurucu kadrolar içinde bulunulan ortamın getirdiği ciddi bir birikim ve bilinçle böylesine bir örgütlenmeye yönelirken ,ne yazıktır ki sonraki dönemlerde ADD’nin başına gelen yönetimler böylesine bir yeni yapılanmayı gerçekleştiremiyordu . Atatürk’ün partisinden meclise girmeye çalışanlar,  ADD yöneticiliğini bir milletvekilliği basamağı  olarak görüyorlar  ama ADD’nin daha güçlü çalışması için kurucu kadronun tarikatlarla mücadele için  kurduğu ikinci bir örgüt olarak ATA VAKFI’nasahip çıkmıyorlardı .Türkiye’nine en küçük partisinin baskıları ile  Kemalist bir  araştırma merkezi olarak hazırlanan  KARGEM’in kuruluşunu yapamıyorlardı .Düzenli bir radyo ve televizyon aracılığı ile kitlelere yönelen yayıncılıktan uzak kalınıyor,Kemalist birikimi bugünün kuşaklarına taşıyacak bir Kemalist yayınevi  kurarak  düzenli olarak kitap ve dergi çıkaramıyorlardı .
            Genel merkezde bu işi bilenlerin  yerlerini ne belirli merkezlerin temsilcileri alınca , Atatürkçülük birikimine sahip gençler ve ilgili uzmanlar yönetimde etkin olamıyorlar ve bu yüzden de ADD gerektiği gibi çalışmalar yapmaktan uzak kalıyordu . ADD’nin bugünkü pasif durumundan kurtulabilmesi için kesinlikle Türk siyasetini iyi bilen bazı uzmanların ve kariyer sahibi Kemalistlerin yönetimlerde yerlerini almaları gerekmektedir . Etkin bir yönetim için zamanı ve maddi olanakları olan insanların yeni yönetimlerde yer alması ve hiçbir siyasal partinin ya da yabancı ülkelerin sempatizanı konumunda  olan kişilerin de   yönetim kurullarında yer almamaları gerekmektedir . ADD,  otuz yıllık geçmişin ortaya koyduğu gibi , Atatürkçülük adına darbe peşinde koşan batılı emperyalist ülkelerin ya da  Türk toplumunda güncel politikada etkin olan siyasal partiler ile çıkar merkezlerinin , ADD yönetiminin oluşturulmasında devreye girmemeleri gerekmektedir . Aksi takdirde yabancı ülkeler ile güç ve çıkar merkezlerinin temsilcileri arasında kalan ADD ,hiçbir biçimde     kendisinden beklenen çalışmaları ortaya koyamamakta  ve koşullara uygun bir yönetimi içinden çıkaramamaktadır . Yeni dönemde ADD hem güçlü bir vakıf yapılanması ile maddi bağımsızlığını garanti altına almalı  vegenel merkezde kuracağı  bilimsel araştırma ve strateji merkezleri ile Kemalizmin güncelleşmesini sağlamalıdır.Böylece ADD  Türk toplumuna 21.yüzyılın Kemalist stratejileri ile  yeni politikalarını önerecek bir ulusal merkez konumuna gelebilmelidir . Ancak böylesine bir konuma gelecek ADD genel merkezi , Türkiye’nin geleceğe dönük yönlenmesinde  öncü bir rol oynayabilir . Bugüne kadar ADD böylesine çalışmalar yapmadığı  ve yaptırılması önlendiği için , ülkeye ve topluma dönük bir öncülük misyonunu üstlenememiştir . İkinci cumhuriyetçiliğe teslim olarak küreselci neoliberalpolitikaların baskısı altına girmiş olan  Atatürk’ün partisi, bölücü  etnik sorunlara öncelik verdiği için ulusal politikalardan uzaklaşmış ve bu yüzden Türk kamuoyunda ciddi bir ulusalcı boşluk ortaya çıkmıştır . İşte ADD bugün bu  ulusalcı boşluğu doldurmak zorundadır .
S.5.-)Türk ulusu kurucu önderi  Atatürk’ü çok sevmesine rağmen ADD toplumda neden hak ettiği yeri alamamakta ve etkin olamamaktadır ?
C.5.) Herkes konuya kendi çıkarları doğrultusunda baktığı için, Atatürkçülük siyaset sahnesinde  etkinlik tesis eden   fırsatçıların elinde oyuncak olmakta ve bu yüzden de bir türlü  Atatürkçü politikalar  bugünün  toplum yönetiminde  öncü olamamaktadır . Atatürk’ün NUTUK ve Gençliğe hitabe ile ortaya koymuş olduğu  ana düşünce yapısını belirleyecek  ve bu esas doğrultusunda yepyeni bir yaklaşım içerisinde bugünün genç kuşaklarına açılacak, ciddi bir yönetime ADD’nin gereksinmesi vardır .ADD’nin Atatürkçü düşünceye gerçek anlamda sahip çıkarak bu düşünceyi toplum önünde güncellik kazandırması için gerekli olan bilimsel çalışmaların bir an önce tamamlanması ve bu doğrultuda daha önce yayınlanmış olan bilimsel eserlerin bugünün kuşaklarına ulaşacak biçimde yeniden yayınlanması öncelikli olarak yerine getirilmesi gereken bir sorun olarak ADD’nin önünde durmaktadır . Her geçen günün tarih sahnesinde Türk devletini kurucusu Atatürk’ün zamanından uzaklaştırdığını bilerek hareket edecek bilinçli kadrolara Atatürkçü Düşünce Derneğinin acilen  gereksinmesi  bulunmaktadır . Eski Atatürkçü kuşaklar  günümüzde geride kalırken , cumhuriyetin yeni yetiştirdiği nesillerin kurucu önder Atatürk’e yakışır bir biçimde  ulusal sorumluluklarına sahip çıkarak , Ata’nın gösterdiği çağdaş uygarlık  hedefine yönelik yoğun çalışmalara girmeleri gerekmektedir . Ne var ki , bugün gelinen aşamada  halk kitleleri yanlış ekonomik politikalara doğru yönlendirildiği için giderek yoksullaşan halk kitleleri öncelikli olarak  kendi ekonomik durumlarını kurtarma mücadelesine girmek zorunda kalmaktadırlar .Ekmek parası peşinde koşmak  durumunda bırakılan  okumuş kadroların gönüllü hareketlere ve idealist çalışmalara zamanları kalmamaktadır  ve bu yüzden de ADD yeterince kaliteli kadroları işbaşına getirememektedir .Okumuşlar ve uzmanlar  yönetime gelemeyince  ADD ‘de tam olarak çalışamamaktadır.
            Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan bütün kentlerin yerleşik aileleri teker teker elden geçirilse hepsinin kökünde kurtuluş savaşında yer alan bir baba ya da dedenin olduğu görüldüğü için Türk halkı  kurucu önderine sahip çıkmış ve onu ülkenin ve cumhuriyetin simgesi ve öncüsü olarak bağrına basmıştır .Ailesinde ulusal kurtuluş savaşının izlerine sahip olan ve bunları günümüze kadar taşıyan toplum kesimlerinin Atatürk yolundan dönmediği aksine yaşanan olumsuz gelişmeler karşısında  Atatürk sevgisinin daha arttığı gözlemlenmiştir . Cumhuriyet rejimi ile bütünleşmiş olan bu gibi aileler ile ADD daha yakın ilişkiler kurarak, bu ailelerin bugünkü kuşaklarının temsilcisi olan gençlerin öncelikli olarak ADD üye tabanı içinde hak ettikleri yeri almaları sağlanmalıdır . Bu yoldan kazanılacak yeni Kemalist kadrolar aracılığı ile, ADD daha aktif bir duruma gelebilecek ve  dinamik kadroları ile kendisinden beklenen çalışmaları  daha etkili bir biçimde gerçekleştirebilmenin  öncü gücü haline gelebilecektir . Ulusal kurtuluş mücadelesinin içinden gelen ailelerin sahip oldukları Atatürk sevgisi yeni yaklaşımlar aracılığı ile örgütlendikten sonra  örgüt çatısı altında bir araya getirilecek bu ailelerin genç temsilcilerinin devreye girmesiyle birlikte , geleceğin toplum yapısı içinde Atatürkçülerin önde gelen bir yere sahip olmaları sağlanabilmelidir . Günümüz koşullarında dünya nüfusu 8 milyarlık bir büyüklüğe doğru hızla artarken , Türkiye gibi ülkeler ortada  kalmakta ve yeni büyük ülkelerin devreye girmesiyle birlikte uluslararası etkinlikler çok daha farklı bir çizgide gündeme gelirken , Atatürk Türkiye’sinin çok geride kaldığı bir uzaklaşma sahnesi ile karşı karşıya kalınmaktadır .
            Cumhuriyetin kurucusu ile yeni cumhuriyet kuşaklarının bir türlü buluşamaması  yüzünden, Atatürk karşıtı bazı siyasal iktidarlar devlet yönetimi sırasında devletin kurucusundan farklı çizgilerde hareket ederek  toplumda kurucu önderden uzaklaşan bir yapılanmayı öne çıkarmaktadırlar.Bu durumda  ,Atatürk ve Cumhuriyet tarihi yerine yakın tarih yaklaşımı çerçevesinde Türkiye ve Atatürk cumhuriyeti ile ilgili bilgi birikiminin genç kuşaklara bilinçli olarak aktarılmaması  ülkeyi  kurucu önderinden uzaklaştırmış ve Atatürk cahili dindar kuşakların yetiştirilmelerine öncelik verilerek  ve  Türk toplumu yanıbaşındaki medeniyet beşiği Avrupa kıtasından uzaklaştırılarak , farklı yönlere doğru yeni kuşakların çekilmesine çalışılmıştır . Eğitim ve kültüre çok önem veren Atatürk , son dönemin dinci yönetimlerinin etkileri ile  toplumun hafızasından silinmeye çalışılmıştır . Ayrıca bir devletin ya da siyasal rejimin kendi halkı ile buluşmasını sağlayan , devlet  ile ulusu bir araya getiren siyasal köprüler olarak ulusal bayram günlerinin kutlanmasının çeşitli bahaneler yaratılarak  eskiden olduğu gibi  kutlanmaması da ,genç kuşakların yetiştirilmesi sürecinde ulusal bilincin devre dışı  bırakılmasına yol açmıştır .Bu durum  Kemalist devrim karşıtı  karşı devrimcilerin izlediği bir olumsuz  bir  yaklaşım olmuştur . Ulusal bayramların kutlanmaması , Atatürk ve ulusal kurtuluş ile ilgili eğitim sayfalarının okul programlarından çıkarılması ile  cumhuriyetin kamusal alanlarının tasfiyesi  aracılığı ile  Atatürk cumhuriyeti ile  cumhuriyetin temsilcisi genç kadroların Atatürk’ten uzak bir  gelişim çizgisine doğru sürüklenmesine neden olmuştur. Ayrıca Atatürk karşıtı toplum kesimlerinin batının önde gelen emperyalist devletlerinin kontrolü altına girmesiyle ,planlı ve programlı bir biçimde Atatürk karşıtı kesimlerin yayın organlarına yansıtılmıştır . Atatürk ve  ulusal kurtuluş savaşını  olumsuzluklar içinde ele alan  ve her fırsatta Atatürk ile ilgili olumsuz yaklaşımları kamu oyu önünde tekrarlayan karşı devrimci oluşumlar,  dış  güçlerin finansmanı ve destekleriyle düzenli bir biçimde sürdürülerek,  Türkiye’nin bugünkü olumsuz duruma gelmesi sağlanmıştır . Emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan  Türk devleti gene  dış güçlerin emperyal oyunlarına doğru sürüklenmekten kurtulamadığı için ,dış güçlerin Atatürk düşmanlığı  senaryolarına Türkiye alet olmaya devam etmektedir .Böylesine olumsuz bir durumdan Türkiye’nin kurtulabilmesi için , ADD gibi bir kitle örgütünün  tam kapasite ile çalışmalı  ve toplum ile devletin  kurucu önderin yolunda gitmesini  sağlamalıdır.
S.6.- ) ADD kuruluş ilkeleri doğrultusunda  bugünün Türkiye’sinde ne gibi çalışmalar yapabilir ?
C.6.-) ADD ve kuruluş ilkeleri denince akla hemen Atatürk ilkeleri gelmektedir .Bu ilkeler aynı zamanda Atatürk’ün son döneminde anayasada da yer aldıkları için aynı zamanda cumhuriyetin de temel ilkeleri olarak  kabül görmektedir .  Altı ok olarak sayılan Atatürk ilkeleri hem Atatürkçülüğün hem de Türkiye Cumhuriyetinin  temel  ilkeleri olarak bugünkü anayasal düzen içinde yerini korumaktadır . Türk anayasasının başlangıç hükümleri kısmında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri aynı zamanda Atatürk ‘ün siyasal sistemini oluşturan temel taşlar olarak görülmektedir .Bu ilkelerin neden seçildiği ve Atatürk’ün bu ilkeleri neden bir  araya getirerek ayrı bir sistem kurmaya çalıştığı gibi soruların şimdiye kadar yanıtsız kalması yüzünden , ilkeler ile ilgili belirli bir bilinç düzeyi  ortaya  tam olarak konulamamıştır . Ayrı sistemler içinden alınarak bir araya getirilen cumhuriyetin temel ilkeleri benimsenirken , diğer devlet modellerinden çok farklı bir yeni sistem eklektik bir yöntem  izlenerek  oluşturulmaya çalışılmıştır . ADD önce Atatürk’ün ilkelerinden oluşan sistemini iyi anlayarak bir birikimi genel merkezde meydana getirdikten sonra, bu ilkeler doğrultusunda içeriğe sahip olan belirli plan ve programları sistemli bir biçimde kamuoyuna sergilemelidir . Her ilkenin içeriğini belirleyen çalışmalardan sonra, bunların eklektik bir sistem oluşturmasının arkasında yatan nedenler de  dile getirilerek , Atatürkçü taban içinde siyasal  bilinçlenme çalışmaları yapılmalıdır . İlkelerin hem ayrı ve tek başına hem de birlikte ele alındığı toplu programların, çalışma yılı içindeki takvimlere uygun bir biçimde  kamuoyuna yansıtıldığı etkinlikler düzenli bir biçimde sürdürülmelidir .
            Atatürk’ün altı oku iki kısma bölünmektedir . Fransız devriminden alınan cumhuriyetçilik , milliyetçilik ve laiklik ilkeleri birinci grubu oluştururken , Sovyet devriminden alınan  devletçilik ,halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de ikinci grubu oluşturmaktadır . Birinci Dünya savaşı sonrasında dünya haritasının aldığı yeni biçime göre bir tarafta batı dünyası , diğer tarafta buna karşı olan doğu bloku ve de bu iki dünya arasında yer alan İslam dünyası üçüncü bir yapılanma modelini  ortaya çıkarırken , Atatürk bu üç dünyanın tam ortasında yer alan Anadolu yarımadası üzerinde  her üç blokun dışında kaldığı bir biçimde bağımsız bir merkezi devlet modelini kuruyordu . İşte değişik sistemlerin içinden seçilerek benimsenen altı ilke bir araya getirildiğinde her üç dünyanın dışında kalan bir yeni merkezi devlet yapılanması öne çıkıyordu . Sovyet blokunun çökmesi üzerine dünya tek kutuplu bir yönelişe doğru sürüklenmiş ama daha sonra ortaya çıkan çok kutuplu dünya yapılanması çerçevesinde  Türkiye’nin gene Atatürk’ün belirlediği gibi  merkezi devlet modeli olarak yoluna devam etmesi siyasal istikrarın korunabilmesi açısından zorunlu görülmüştür . Bugün gelinen  yeni aşamada Türkiye’nin geçmişten gelen merkezi devlet modelini koruyarak yoluna devam etmesi , böylesine bir ilkeler bütününün  kalıcı bir sisteme dönüştürülmesi sayesinde olmuştur . Bu tür bir oluşumun ortaya çıkış nedenleri  ile birlikte  bu ilkelerin tercih edilmesi , diğer ilkelerin sistem dışı bırakılması  ,ayrı bir senteze yönelen Atatürk’ün hiçbir sisteme benzemeyen tamamen farklı bir modeli oluşturmaya çalışması  , O’nun veciz ifadesinde yer alan  “Biz bize benzeriz “ gerçeğini doğrulamaktadır .  Atatürk modelinin temelinde yer alan ilkelerin arkasında yatan gerçekliklerin de dile getirilmesiyle birlikte genç kuşakların  kafasında bir kategorik  yapılanmanın önünün açılması sağlanabilecektir .  Belirli kategoriler içerisinde  ele alınacak cumhuriyetin temel ilkelerinin sistemleştirilmesi daha sonraki aşamada daha uyumlu bir biçimde ele alınabilecektir .Atatürk ilkeleri üzerinden geliştirilecek yeni bir Atatürkcülük programı geliştirilmezse o zaman  Atatürk üzerine temel bir eğitim programını uygulama  alanına getirmek zor olabilecektir . ADD şubelerinin aynı zamanda bir dershane ya da  konferans salonlarına dönüştürülmesi gene ayrı bir proje olarak geliştirilerek  , ülkenin her köşesinde yer alan ve ulusal bir misyonu taşıyan ADD şubeleri  Kemalist cumhuriyetin  yurt sathına yayılmış temel taşları olarak üzerlerine düşen görevleri zaman içerisinde yerine getireceklerdir .
S.7.- )ADD bugün üzerine düşen görevleri yeterince yerine getirebiliyor mu  ? Sorunlar nedir ?
C.7.) ADD genel merkezi bugünün dünyasında kendisinden beklenen görevleri yerine getiremediği gibi aynı zamanda  üstlenmiş olduğu siyasal misyonun bilincine de sahip çıkarak tarihsel misyonunu tam anlamıyla yerine getirememektedir . Böylesine olumsuz bir tablonun ortaya çıkmasında koşulların yetersizliği gib,i aynı zamanda karşı çevrelerin dışarıdan ve uzaktan müdahale etmeleri de çeşitli engellerin ortaya çıkmasında etkili olmaktadır . Otuz yılı geride bırakarak  ve çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimini aşarak kurumsallaşma    yolunda emin adımlarla ilerleyen ADD’nin  beklenen düzeyde etkili olamaması ya da beklenen çalışmaları yapamamasının arkasında  yatangerçeklerin açıkça ortaya konulması ve halka açık bir biçimde tartışılarak gereğinin yapılması zorunlu görünmektedir. Her türlü olumsuz koşula rağmen ADD’nin geçmişten gelen hedefler doğrultusunda  etkin olabilmesi  halk kitleleri ile yakın temas içine girilmesiyle mümkün olabilecektir . Bu doğrultuda ADD genel merkezinin ya da şubelerin kendi merkezlerinde  etkinlikler yapması yetersiz kalabilir . Bu doğrultuda yeni yerleşim yerleri ya da mekanların devreye sokulmaları gerekmektedir . Dernek şubelerinde dershane ve eğitim çalışmalarının yanısıra üyeler arasında kaynaşmayı sağlayacak  lokal çalışmalarına da yer verilerek,  toplumsal etkinlikler daha üst düzeyde geliştirilebilir .ADD’nin şimdiye kadar eksik kalan lokal hizmetlerinin yeniden düzenlenmesiyle, toplumsal etkinliklerin kısa zamanda  artarak gelişmesi doğrultusunda olumlu sonuçlar elde edilebilecektir .
            ADD genel merkezinin başkent Ankara’nın merkezinde yer alan Kızılay bölgesinde bir  ADD Lokali açması, ya da    Atatürk’ün  tarihsel mekanı olan Anıt Kabir’in etrafında yer alan Anıt Caddesi üzerinde bir Anıt Cafeaçması ,bugünün genç kuşaklarının  ortak çatısı altında yer alabilecekleri  bir yeni mekan sağlayacaktır . Tren ve metro istasyonlarının kesişme bölgesi olan  Kızılay’da açılacak bir ADD lokali başkent Ankara’da yaşamlarını sürdüren Atatürkçü ve  Cumhuriyetçi kesimlerin bir araya gelebileceği , gazete ve dergi okuyabileceği ya da sohbet edebileceği yeni bir mekan olarak , dağılmış olan Atatürkçü kesimleri bir araya getirerek düzenli toplantılar ile  var olan toplumsal potansiyelin kinetik enerjiye dönüşmesine destek verecektir . Benzeri bir biçimde büyük şehirlerdeki ADD şubelerinin sahip oldukları merkezi ,çok yönlü  kullanıma açmalarıyla birlikte  dernek üyesi olmayan kesimlerden gelen insanların da ADD çatısı altına girmelerini kolaylaştıracak ve  bu doğrultuda  yeni çalışmalara üye dışı potansiyelin katılımı lokal hizmetleri üzerinden sağlanabilecektir . Genel merkezin düzenli olarak yürüteceği lokal hizmetlerinin şubeler düzeyinde yaygınlık kazanmasıyla birlikte , tüm yurt sahasında lokalleşme ile birlikte  Atatürkçülük yeniden Türk halkı ile buluşturularak karşılıklı bir yeniden yapılanmanın kapısı açılabilecektir . ADD’nin genel merkeze bağlı bir statüde kuracağı bir yayınevi ya da buna bağlı olarak örgütlenecek bir kitap evi de ,  okur yazar toplum kesimlerinin  bir araya gelerek konuşmak ve sohbet etmek gereksinimlerini karşılayacak yeni bir açılımı toplumun hizmetine getireceği gibi , aynı zamanda  Atatürkçülük  ya da cumhuriyet ilkeleri konularında yazılmış olan kitapların aracı olacağı yeni birliktelikler, yayınevi ya da kitapevi çatıları altından ortaya çıkması için elverişli ortamlar sağlayabilecektir . ADD genel merkezinin sosyal ve kültürel bir açılım ile Türk toplumu ile yeniden kaynaşmaya  yönelmesi ülkede yeni bir sıcak ortam yaratacaktır . Lokaller ya da kitapevleri gibi sosyal  etkinlik merkezlerinin sağlayacağı yeni ortamlar aracılığı ile  toplumda  yepyeni bir etkinlik  ve diyalog sürecinin önü açılacaktır . Bu tür çalışmaların yürütülmesi sırasında gereksinme duyulan maddi desteklerin sağlanması için , ATAVAKFI’nın da tüzüğündeki amaç maddelerine uygun bir  çalışma düzenine kavuşturulması gerekmektedir . Vakıf  lokallerin açılması ve benzeri sosyal tesislerin örgütlenmesi açısından maddi destek sağlayacak bir biçimde yeniden yapılandırılmalıdır .  ADD genel merkezinin atılım için gereksinmesi  olan maddi destekleri n vakıf aracılığı ile sağlanması  ADD örgütünün bağımsızlığının korunması açısından yararlı olacaktır .
S.8. ) ADD’yi bugünün koşullarında  bazı siyasal grupların ele geçirmeye çalışmaları nasıl önlenebilir . ?
C.8.) ADD sahip olduğu yüzlerce şubesi aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin en yaygın örgütü olarak öne çıkmaktadır .28 Şubat ve sonrası dönemlerde yaşanan olumsuz gelişmeler ,ADD’nin hedef alınmasına ve cumhuriyetin birikiminin örgütlendiği bu  üst yapılanmaya karşı, devleti ele geçiren siyasal kadroların olumsuz gelişmeler gündeme getirdikleri görülmüştür . Türkiye Cumhuriyetini Atatürk çizgisinin dışına çekmek isteyenler , karşılarında Atatürkçülüğün en üst düzeyde birikimine sahip olan bir büyük kitlesel oluşumdan çekindikleri için her zaman ve her yerde Atatürkçü Düşünce Derneği’ne karşı çıkmışlardır . Zamanı geldiğinde bazı demokratik kitle kuruluşları kapatılmak istenmiş ve çeşitli dernekler üzerinden gündeme getirilen kapatılma senaryolarının başka benzerleri  de  ADD için de söz konusu edilmeye çalışılmıştır . Devletin kuruluş modeline sahip çıkan bir Atatürkçü birikim  ADD aracılığı ile topluma yayılırken , Türk toplumunu ya ortaçağ karanlığına ya da  emperyalizmin sömürgeciliğine alet etmeye kalkışanlar , antidemokratik baskılar ve senaryolar ile ADD’nin önünü kesmeye çalışmışlardır .Siyaset arenasındaki gelişmeler çerçevesinde  ADD’ye karşı çıkanlar olduğu gibi , Türkiye’nin bu en büyük derneğini ele geçirerek kendi siyasal çizgisi doğrultusunda  araç ya da basamak olarak kullanmak isteyenler de,  ADD genel kurulları sırasında fazlasıyla  öne çıkarak göze çarpmaktadırlar .Bu gibi durumlar önlenemezse , Türk devleti ve ulusunun milli kesimleri harekete geçmezlerse , Türkiye’nin içine sürüklenmiş olduğu çıkmazdan kurtulabilmesi pek mümkün görünmemektedir .
            Aslında her siyasal parti ya da merkez, bütün dernekler ya da diğer kuruluşlar üzerinde etkin olmak isterler .Bu gibi kuruluşları siyasal arenada birer yan kuruluş konumunda kullanmak isteyen siyasal güçler, her fırsatta demokratik kuruluşları kendi yanlarına çekerek  toplumsal alanda etkin olabilmenin yollarını ararlar ve ellerine geçen her fırsatta da bu gibi kuruluşlara baskı yaparak onları kendi yanlarında yönlendirmeye çaba gösterirler . İnsanlık tarihi açısından dünya haritası üzerinde yer alan devletlerin konumları ele alındığında  küresel alanda yeni ortaya çıkan gelişmeler doğrultusunda jeopolitik dengelerin değiştiği ve bu süreç içinde gücü ele geçiren merkezlerin kendi çıkarları  için hazırladıkları plan ve projelerin dıştan desteklenerek ülkelerin önüne konulduğu artık açıkça görülmektedir . Türkiye emperyalistlerin  en çok değer vererek yaklaştığı ülkelerin en başında yer aldığı için ,Türkiye ve içinde bulunulan bölgenin geleceği amacıyla hazırlanmış  bölgesel plan ve haritalarda  , Misakı Milli sınırları içerisinde kurulmuş olan Türk devletinin bugünkü sınırlarının ötesinde yeni yaklaşımların öne çıktığı görülmektedir .Bu nedenle  Türkiye Cumhuriyetinin batılı ittifaklar içinde bulunduğu müttefiki ülkeler ile, arasında çok ciddi ihtilaflı durumlar bulunduğu görülmektedir . Türkiye’nin batılı dostlarının hiçbirisi Türk devletini Atatürk’ün kurmuş olduğu gibi ulusal, üniter  ve merkezi devlet olarak görmediği , hele bizim Atatürk ilkeleri dediğimiz cumhuriyet ilkelerinin sentezi  ile oluşturulmuş olan Kemalist cumhuriyet modelini desteklemedikleri anlaşılmaktadır .  Bu çerçevede Türkiye üzerinde ve çevresinde kendi plan ve projelerini uygulamak isteyen emperyalist devletler, kendi çıkarlarını temsil eden parti ve örgütleri destekleyerek  ve  kullanarak, onların aracılığı ile  Türkiye üzerinde baskı kurmak ve hegemonya düzeni   içinde Türk devletini yönlendirmeye çalışmak gibi bir yol izlemektedirler . İşte bu yüzden  Türkiye’deki bazı siyasal örgütler dışarıdan finanse edilerek siyaset sahnesindegüçlü bir konuma gelirken,aynı zamanda kendi politikaları doğrultusunda kullanabilecekleri örgütlerin üzerine giderek bunları kendi kontrolları altına almaya çalışmaktadırlar . Böylesine bir durumdan en çok zarar gören ADD olmaktadır ,çünkü  batı baskısı altına girmiş olan parti ve örgütler, başka  kuruluşların ele geçirilerek bağlı oldukları merkezin çıkarları çizgisinde yönlendirilmeleri  ile uğraşmaktadırlar . ADD bu durumdan acilen kurtulmalıdır .
S.10-) Emperyalizmin bölgesel planları doğrultusunda  ADD bugün neler yapmalıdır ?
C.10-) ADD,emperyalizme karşı savaşarak bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetinin antiemperyalist birikimine öncelikle sahip çıkmalıdır . Yirmibirinci yüzyılın koşullarında emperyalist batılı ülkeler tüm Orta Doğu bölgesini kendi denetimleri altına alabilmek için ,Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail  ,Büyük Avrupa ,Büyük Rusya, Büyük İslam Birliği ,Büyük Türk Birliği ve  Yakın Doğu Konfederasyonu , gibi emperyalist planları öne çıkararak , bölgedeki gelişmelerde kendi planlarına uygun yeni adımların atılmasına çaba göstermektedirler . Burada belirtilen projelerin hiç birisi  Atatürk Türkiye’sinin modeline uygun olmayan emperyalist  planlardır .Yeniden Halifelik peşinde koşanlar  laik rejime karşı çıkmaktadırlar . Türk ulusunun milli devleti olan Türkiye Cumhuriyetine tümüyle karşı çıkarak bölgede yaşayan alt kimlikli toplulukları yeni eyaletleşme süreçlerinden sonra  bölgesel federasyonlara  yönelten emperyalist planlarda ise ,Türk devletinin ulusal,üniter ve merkezi modeli kesinlikle  red edilmektedir . Osmanlının son döneminde olduğu gibi yeni bir Sevr uygulaması arayışına giren emperyalistlerin  bir kısmı din devleti ,bir kısmı etnik devletçikler ,bir kısmı de bölgesel federasyonlar peşinde koşarlarken ,Türkiye’yi Sevr planı doğrultusunda yıkarak  alan temizliğine yönelmektedirler . Bu nedenle 22 müslüman devletin sınırlarının değişeceğini açıkça söylemektedirler .Son dönemlerde büyük bir hegemonya savaşına sahne olan  Türk  devletinin geleceği bu hegemonya savaşını kimin kazanacağına bağlıdır .Birinci dünya savaşını kazanan İngiltere ile İkinci dünya savaşını kazanan ABD üstünlüklerini yitirdiği için  , Almanya ,Rusya ,Çin ve Hindistan gibi yeni büyük güçler merkezi coğrafyanın ele geçirilmesi için siyasal ve ekonomik bir yarışa girmiş durumdadırlar .Yeni patron belli olana ya da dünya devletleri  Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek anlaşmalarına kadar büyük bir hegemonya yarışına bütün dünyanın sahne olacağı anlaşılmaktadır .
            Dünya hegemonya savaşı devam ederken , Türkiye’nin Atatürkçüleri cumhuriyetin uyanık bekçiliğine devam edecektir.  Bu doğrultuda büyük güçler arasındaki çekişmeyi taraf tutmadan izleyerek ve  kendi bağımsız varlığını koruyacak yeni antiemperyalist önlemler alarak kendisini koruyacaktır . Öncelikle merkezi devletin güçlenmesi için merkezin sağ ve sol yanlarında yer alan toplum kesimlerinin,  yeni bir demokratik Kemalist merkez yapılanması içinde yer almalarını sağlayacak bir ulusal bütünleşmenin  çağrısını  ,Atatürk Cumhuriyetinin özünü temsil eden ADD hiçbir parti ayırımı yapmadan toplumun  her kesimine dönük olarak  yapmalıdır . Böylece ülke ve devletin güçlenmesine öncelik verilecek ve ikinci aşamada da  cumhuriyetin kuruluş  döneminde Atatürk’ün İran’ı yanına alarak Orta Doğu devletlerini emperyalizme karşı birleştiren bölgesel ittifakı olan  Sadabat  Paktı benzeri bir  Merkezi Devletler Topluluğu oluşumunun  ,Türkiye tarafından bir ulusal politika ve bölgesel bir milli  plan olarak   benimsenmesi için , Atatürkçü güçler ADD’nin öncülüğünde yoğun bir kamuoyu oluşumuna  gitmelidirler .Bütün emperyalist projelere karşı  bölgesel bir alternatif olacak böylesine bir oluşum, Türkiye Cumhuriyetinin emperyalistlere karşı  komşuları ile oluşturacağı bölgesel işbirliği  aracılığı ile çok hızlı bir biçimde dünya kamuoyuna taşınabilmelidir .ADD bu aşamada Kemalist dış politikayı tartışma sahnesine getirmelidir . Genel merkez ve şubeler , merkezi coğrafyada çıkartılmaya çalışılan üçüncü dünya savaşının önünü kesmek üzere , Atatürk’ün yurtta ve dünyada barış politikalarını öne çıkaran toplantı ve sosyal etkinlikleri , eskisinden çok daha yoğun bir biçimde ülkenin her yanında ADD öncülüğünde düzenlemelidirler . Çağdaş cumhuriyeti  yaratan Atatürkçü gücün bugünkü uzantısı olarak ADD , Atatürk ve arkadaşlarının Türk ulusuna bırakmış olduğu Türkiye Cumhuriyeti  mirasını yaşatabilmek için  gerekli olan neyse , bütün bu konu ile ilgili işleri ve girişimleri öncelikli olarak tamamlayabilmek üzere  bir cumhuriyetçi  seferberliğe  yönelmelidir . Olağanüstü gelişmeler dikkate alınarak  yurt düzeyinde  bir cumhuriyetçi seferberliğin öne çıkmasında  ADD ilgili kuruluş olarak önde gelen bir misyon  acilen üstlenmelidir .
S.11-) Atatürk Cumhuriyetinin korunmasında  önümüzdeki dönemde ADD neler yapabilir ?
C.11  ) -Bugünün dünyasında  batı emperyalizmi  kontrol altında yeni bir dünya  düzeni  kurmaya çalışırken  bugünün dünyasındaki devletleri ve ulusları çökertmeye çalışmaktadır.Gelinen noktada Avrupa Birliği gibi   Amerika  Birleşik Devletleri de parçalanmanın eşiğine gelmiştir .Kendilerini kurtarmak üzere bütün dünyaya saldırmakta kararlı olan bu iki emperyalist güç, yeryüzü haritalarında yer alan ulus devletleri parçalamaya uğraşmaktadırlar . Eğer var olan ulus devletleri alt kimlikli toplumları kışkırtarak parçalayabilirlerse, o zaman kendilerini toparlayarak hegemonyalarını sürdürebileceklerdir . Bu gün gelinen aşamada hem emperyalizm  ile ulus devletler karşıtlığı tırmandırılmakta hem de küreselleşen büyük tekelci şirketler ile devletler karşı karşıya gelmektedirler .Büyük Orta Doğu Projesi için getirilen ılımlı islam hükümetinin yirmi yıla yaklaşan iktidar süresinin uzamasının en büyük nedeni, bu genel gidişe karşı duracak bir alternatif hareket ya da siyasal partinin çıkmamasıdır .Önümüzdeki dönemde Türkiye’yi kurtaracak bir Kemalist iktidarın siyasal alternatif olarak iktidara gelmesi  ancak ve ancak yeni bir Atatürkçülük rüzgarının yurt sathında estirilmesi ile mümkün olabilecektir . Böylesine güçlü bir Atatürk’çü rüzgarı estirebilecek tek  milli güç merkezi ,bugünün koşullarında  Atatürkçü Düşünce Derneği’dir.Bazı liberal ,kapitalist ,Marksist ya da bilimsel sosyalistlerin kendi siyasal çıkar planları doğrultusunda  hareket ederken, Atatürkçülüğü kendi ideolojilerine süs takmak için kullanmalarına,  gerçek Atatürkçülerin  izin vermemeleri gerekmektedir . Türkiye’nin en büyük derneği olarak ADD hiçbir partinin ya da örgütün baskısı altına girmeden  bağımsız kimliği ile Türk devletinin Atatürk ilkeleri doğrultusunda varlığı için çalışmalıdır . Hele küçük partilerin,  Atatürkçü görünerek güncel siyasal platformlarda geliştirdikleri  konjonktürel  politikaların ADD çatısı  altında hiçbir biçimde yerleri olmaması gerekir .ADD  partiler arası çekişmelerde kendisini koruyarak bu tür siyasal  manevraların hiçbir zaman  aracı olmamalıdır .
            Kemalizm hem sosyalizmin hem de liberalizmin ötesinde bir ideoloji ve  özgün bir siyasal sistemdir .Bu siyasal gerçeğin iyi bilinmesi ve Atatürkçülüğün kalesi olarak ADD’nin antiemperyalist çizgide yoluna devam etmesi gerekmektedir . ADD  öncelikle Atatürkçülüğün merkezi olmalı ve Türkiye’nin Kemalist birikimini bugünün Türkiye’sinde sorumluluk içinde öne çıkararak , Türk toplumuna ve devletine  Kemalist  yönde bir öncülük yapmalıdır . Türkiye’nin Atatürk çizgisinde yenilenmesi ile birlikte Türk devlet modeli ortaya çıkarılmalı  ve  merkezi coğrafyadaki devletler ile birlikte Türk ve İslam asıllı toplumlarda  Kemalist devlet modeli  örgütlenerek ,yeni dünya düzeninin daha dengeli ve adil bir biçimde oluşturulmasına katkıda bulunulmalıdır . Yüz yıl önce Atatürk ile Samsun’a çıkanların getirdiği siyasal birikim  ,bir asır sonra dünya yenilenirken  Türkiye Cumhuriyetinin önünde ciddi bir siyasal alternatif olarak görülmektedir . ADD bugünün koşullarında  Atatürkçülüğü yeniden Türk toplumu içerisinde yaygınlaştırırken,  bütün siyasal örgütlere karşı mesafeli durarak hareket etmelidir .Türk ulusunun Atatürk’ün mirasına sahip  çıkabilmesi için gerekli olan mücadeleyi ADD tek başına sırtlanmalıdır .Cumhuriyeti kuranların bugünkü  uzantılarının Atatürk yolundan gidebilmeleri için  gerekli olan rehberlik görevini ADD yerine getirebilmelidir . ADD sahip olduğu otuz yıllık birikimi ile  Türkiye’nin ulusal programına öncülük yapmalıdır .

01.07.2020
Prof.Dr. ANIL ÇEÇEN

NOT: MEDİREVO DOĞRUDAN SATIŞ A.Ş. nin ürünlerini Ulusal Haber-Ulusal Ajans bünyesinde destek amaçlı:
E ticaret mağazası açılmıştır.
Her aldığınız ürün bize destek amaçlı olacaktır. Linki tıklayın ve ürünleri görün.
https://ulusaltanitim.medirevo.com.tr/product/-%C3%BCr%C3%BCnler 
Desteğinizi bekler; İlgi ve alakanıza teşekkür ederiz.
                                                                                             

4 Aralık 2019 Çarşamba

TÜRKLERE YAPILAN SOYKIRIMLAR



ANKARA   KALESİ

 T Ü R K L E R E   Y A P I L A N    S O Y K I R I M L A R
Prof.Dr. ANIL ÇEÇEN
          
 Prof.Dr. A N I L    Ç E Ç E N

            2015   yılına doğru  günler ilerlerken, yeniden soykırım kavramı  Türk kamuoyu önüne getirilmekte ve , uluslar arası bir insanlık suçu olan bu kavram üzerinden Türk devleti yargılanmaya ve suçlanmaya çalışılmaktadır
Bir asır önce tarihsel süreç içerisinde  ortaya çıkmış olaylar üzerinden Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu dünya kamuoyu önünde zor durumlara düşürülmeye çalışılmakta ,o tarihte var olmayan  ve ancak ikinci dünya savaşı sonrasında tanımlanarak ortaya konulan soykırım  kavramı üzerinden , dünyanın merkezi coğrafyasında var olan Türk varlığı toplu  bir  mahkumiyete  doğru sürüklenmeye çalışılmaktadır . 
Olayların gündeme geldiği tarihte var olmayan bir kavram üzerinden  , Türklere yönelen bu haksız girişimler ,dünya siyaset tarihinde  ibretlik bir olay olarak öne çıkmakta ve böylesine çelişkili bir duruma dayanılarak ,yüz yıl sonra bir asır önceki olayların hesabı görülmeye çalışılmaktadır . Böylece , Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına doğru ilerlerken , bir yandan da geçmişin hesaplaşması içine çekilmek istenmekte ve böylesine büyük bir hesaplaşma üzerinden Türk devletinin yüzüncü yıl dönümüne ulaşması engellenmeye çalışılmaktadır  Türkiye hiç de hak etmediği bir olumsuz durum  ile karşı karşıya bırakılarak  ,yüzüncü yıl dönümüne doğru tasfiye edilmek istenmekte ve böylesine bir siyasal komplo için de 1915 olayları kullanılarak mahkumiyet gerekçesi haline getirilmek istenmektedir .
            Birinci dünya savaşı yıllarında  Doğu Anadolu’da yaşanan olaylar bir soykırım değil , yıkılan bir imparatorluğun topraklarında Müslümanlar ile Hristiyanların kendi devletlerini kurma çabalarının  doğal bir sonucu idi . 
Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı sürecinde yıkıldığı  için ortaya çıkan devletsizlik ortamında herkes kendi devletini kurmak istemiş , Orta Doğu’ya gelen Fransızların ve kuzeyden Kafkasya’ya inmiş olan Rusların kışkırtma ve destekleri ile silahlanan Ermeni kökenli insanlar  Doğu Anadolu topraklarında bir Büyük Ermenistan devleti kurmak istemişlerdir .Bu  doğrultuda , Türk ve Müslüman kökenli Osmanlı ahalisinin yaşadığı köylere ve ilçelere  Emeni çeteleri ,komitacı subayların nezaretinde saldırılar düzenleyerek  binlerce Türk ve Müslümanın  yok yere yaşamlarını kaybetmelerine neden olmuşlardır . 
Osmanlı İmparatorluğu dünya savaşı sırasında kendisini kurtarmaya çabalarken , devletin arkasında kalan geri topraklarında geleceğin Kafkasya ve Orta Doğu bölgeleri için çeşitli çekişmeler yaşanmış , Fransızlar ile Ruslar Ermenileri kullanarak bu bölgelerde etkinliklerini artırmaya çalışırlarken , Almanlar  Osmanlılara bir Kafkas Müslümanları ordusu kurdurarak ,Ruslara ve Ermenilere karşı bir çıkış yapmaya çalışmıştır . 
Ne var ki , daha sonraki dönemde bir dünya egemenliğine kalkışacak olan Amerika Birleşik Devletlerindeki  kapitalist ve Siyonist lobilerin destekleri ile Kızıl devrim gerçekleştirilince , Sovyetler Birliğinin müdahaleleri ile eski Osmanlı  hinterlandının geleceği bu yeni yapılanmaya paralel olarak gelişmiş  ve ortaya bugünkü harita çıkmıştır . 
Tamamen dünya savaşından kaynaklanan  ve yıkılan imparatorluğun eski toprakları üzerinde emperyal güçlerin çekişmesi yüzünden gündeme gelen karşılıklı  çatışma olaylarını  bir soykırım olarak nitelemek mümkün değildir . Tarafların karşılıklı olarak kendi devletlerini kurma çabası içerisine girdikleri aşamada yaşanan sıcak çatışmalar eski deyimi ile muketele olarak tanımlanabilmekte ve bu da karşılıklı çekişmelerin adlandırılması olarak gerçeği yansıtmaktadır . İkinci dünya savaşı sonrasında kabul edilen  soykırım kavramı ise , bir etnik topluluğun kendisinden daha büyük bir topluluk tarafından zor ve güç kullanılarak yok edilmesi anlamına gelmektedir . Burada böylesine bir durum hiçbir biçimde söz konusu olmamıştır . 
Türkler ve Müslümanlar savaşarak kendilerini korumuşlar ve daha sonra da bağımsız devletleri olarak Türkiye Cumhuriyetini ilan etmişlerdir .
            Misakı  Milli sınırları içinde  Türk devleti ilan edilince , Doğu Anadolu Ermenilerinin bir kısmı ülkeyi terk ederek güneye doğru inmişler ve bu siyasal göç hareketinin sonucunda bir kısım Ermeni Suriye’ye yerleşmiş , bir kısmı da  Akdeniz limanlarından gemilere binerek  Fransa,Amerika Birleşik Devletleri ile bazı Latin Amerika ülkelerine gitmişlerdir . 
Birinci Dünya Savaşı sürecinde  koskoca bir Sovyetler Birliği doğu bloku olarak örgütlenip batı blokunun karşısına çıkınca , Rusların sıcak denizlere inmesini önleyecek derecede güçlü bir devlete merkezi alanda gereksinme duyulmuş ve bu nedenle batılı ülkeler , ulusal kurtuluş savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyetini doğu blokuna karşı bir tampon devlet olarak tanımışlardır . 
I915 olaylarına rağmen ve Ermeni lobilerinin büyük engellemelerine karşılık , dünyanın önde gelen büyük devletleri  Lozan Antlaşması sırasında  Türkiye Cumhuriyetini bağımsız bir devlet olarak resmen tanımışlardır . Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Ermeni grupları ise daha sonraki yıllarda gittikleri ülkelerde güçlü lobiler oluşturarak ,Türkiye aleyhine harekete geçmişler   ve Türk devletini  haksız yere  soykırım suçlusu ilan ederek  geçmişten gelen çekişmelerini sürdürmek istemişlerdir . Onların atalarının intikamını almak için sürekli gündemde tuttukları bu gibi girişimleri yüzünden soykırım  suçlamalara dinmek bilmemiş ve Türkler böylesine ağır bir suçlama ile  karşı karşıya bırakılarak  Türk devletinin üniter yapısının bütünlüğü bozulmaya çalışılmıştır . Batının önde gelen emperyalist devletleri  Türkiye’nin üzerine gelirken, her fırsatta bu soykırım sözcüğünü öne çıkarmışlar ve haksız yere Türkleri suçlayarak Türk devletinden yeni tavizler elde edebilmenin yollarını aramışlardır .
            Ne var ki , dünya tarihi incelendiği zaman gerçek soykırıma uğrayanların Türkler olduğu  ortaya çıkmakta ve böylece batılı emperyalistlerin   ve onların bu bölgedeki işbirlikçisi konumundaki Ermenilerin tamamen haksız oldukları anlaşılmaktadır . 
Yıkılan devletin altında kalmama çabaları yüzünden yaşanan  1915 olayları bir yana bırakılırsa , dünya tarihinde yaşanan bir çok üzücü olayın kurbanı olarak Türklerin öne çıktıkları ve bir çok haksız girişim yüzünden  çok büyük insan kaybına uğradıkları görülmektedir . 
Orta Asya steplerinde dünya sahnesine çıkan Türkler ,önce bulundukları bölgede daha sonra da göçler yolu ile  doğu,güney,kuzey ve batı Asya toprakları üzerinde bir çok devletler  kurmuşlar ve bu yüzden de tarihin her dönemecinde sıcak  çatışmalarla dolu  dönemlere sürüklenerek kitlesel soykırımların mağdurları konumuna düşmüşlerdir .
Türkler göçebe bir yaşam düzeni içinde at sırtında bir çok bölgelere gittikleri için ,sürekli olarak bir bölgede Çin gibi kalıcı bir devlete sahip olmamışlar ama her gittikleri yeni bölgelerde zamanla kendi devletlerini kurarak bir egemenlik düzeni içinde yaşamlarını sürdürme olanağını ellerinde tutmuşlardır . 
Gittikleri bölgeleri ele geçirirken sahip oldukları toplumsal ve askeri güçleri sayesinde bir devlet  düzeni oluşturma şansını elde etmişler ,ne var ki zamanla devlet düzeni içerisinde  hanedan kavgaları ya da  taht çekişmeleri yüzünden kurdukları devletlerin önce  bölünmesine ve  daha sonra da  giderek yok olmasına sebep olmuşlardır . 
Bu tür nedenlerle Türk devletleri zayıflama ya da ortadan kalkma aşamasına geldiklerinde ,  Türk toplulukları büyük baskı ve saldırılar ile karşı karşıya kalmışlar , Türk devletlerinin eskiden egemen olduğu bölgeleri ele geçiren yeni devletler Türk topluluklarına karşı açık bir saldırı ve toplu katliam girişimlerini gündeme getirerek , açıkça Türklere karşı soykırım suçunu işlemişlerdir . Ural-Altay kökenli Türk topluluklarının bazıları da kendi aralarında rekabete girerek , hanedan savaşlarına yönelmişler ve böylesine savaşlarda da gene çok büyük insan kaybına yol açan toplu soykırım örneklerine rastlanmıştır . Bir anlamda Türk tarihi hem egemenlik çekişmeleri , hem de bu doğrultuda ortaya çıkan çatışmalar yüzünden karşılaşılan toplu katliam ya da soykırım örnekleri ile dolu geçmiştir .
            İnsanlık tarihi  incelendiğinde, etnik topluluklar kadar  dinler arasında da uzun süren savaş dönemleri yaşandığı ortaya çıkmaktadır .İlk tek tanrılı din olarak Yahudilik ortaya çıkmış , daha sonra hrıstıyanlık  Milat dönemecinde gündeme gelince , önce bu iki din arasında büyük bir çekişme ve çatışma yaşanmıştır . Üçüncü tek tanrılı din olarak  Müslümanlık gündeme gelince ,  yaklaşık olarak on beş asırdır bu iki büyük din  mensupları arasında uzun süreli savaşlar yaşanmıştır . Önce İspanya ve batı Avrupa’da ,daha sonraları da Avrupa kıtasının doğu kısmında Müslüman-hırıstıyan çatışmaları sürekli olarak devam etmiş ve Osmanlı İmparatorluğu bu yüzden  yedi yüzyıllık bir tarih diliminde sürekli olarak savaşmak zorunda kalmıştır . İspanya’daki Endülüs  İslam devleti Hırıstıyan orduları tarafından yıkılınca ,çok büyük katliam olayları yaşanmış ve böylece daha sonraları soykırım olarak adlandırılan topluca yok etme  girişimleri başlamıştır . Müslümanlar ile Yahudilerin İspanya’dan kovulmaları  sırasında aynı zamanda büyük katliamlar yapılmış ve Hırıstıyan fanatizminin bu ilk örnekleri  Müslümanları  soykırım suçunun ilk mağdurları haline getirmiştir . Avrupa kıtasında Endülüs sonrasında tam bir Katolik faşizmi yaşanmış ,orta çağ denilen bin yıllık  karanlık  dönemde Vatikan önderliğinde bir dinsel fanatizm kıtanın üzerine çöreklenmiştir . Orta çağdan çıkarken , gündeme gelen Protestanlık akımı mensuplarına ise , Katolik faşizmi her fırsatta topluca yok etme girişimlerine kalkışmış ,bu yüzden Avrupa tarihi sürekli olarak dinler çatışması olarak  geçmiştir .Böyle bir Avrupa’ya karşı merkezi coğrafyada ortaya çıkan bir büyük Türk devleti olarak Osmanlı İmparatorluğu yeni bir dünya dengesi oluşturmaya çalışmış ve Osmanlı gücünün Macaristan’a hakim olduğu bir aşamada Protestanlık Katolik klisesinin baskı ve toplu katliamlarından kurtularak yaşama şansını elde etmiştir . Osmanlılar Protestanlara yardım ederken , Vatikan da , İran’da Şiiliği destekleyerek  Türk imparatorluğunu arkadan vurmaya çalışmıştır .      
                İslam gücünü temsil eden  Osmanlı zayıflayınca  ,Vatikan’ın yönlendirdiği   Hrıstıyan orduları tıpkı Endülüs devleti gibi  Osmanlılara Avrupa kıtasından kovmağa yönelmiş ve bu yüzden  ondokuzuncu asır boyunca , Osmanlılar’a karşı savaşı örgütlemiştir .Savaşların öncesinde ya da sonrasında Türklere karşı her dönemde çeşitli baskınlar yapılmış ve bu baskın girişimlerinin doğal sonucu olarak kitlesel katliamlar Türklere yönelik olarak birbirini izlemiştir . Osmanlı sınırları içerisinde altı asır boyunca yaşayan Balkan yarımadasındaki  ülkeler sahip oldukları Müslüman ve Türk kimliklerini koruyabilmek üzere büyük mücadeleler vermişler ama  , Avrupa’nın Hrıstıyan ordularının toplu katliamlarından Osmanlı ahalisini kurtaramamışlardır . Bütün Avrupa kıtasını Vatikan’ın komutasında bir Hrıstıyan dünyasına dönüştürmek isteyen  Katolik faşizmi ,  Müslümanlar ile beraber Yahudileri de hedef tahtasına oturtunca , katliamlar birbiri ardı sıra gelmiş ve çok ciddi bir soykırım süreci Osmanlı devletine karşı dayatılmıştır . Osmanlı’nın son yüzyılı , Türklerin ve Müslümanların Avrupa kıtasından atılma dönemi olmuş ,bu süreçte Balkan yarım adası  çok kanlı katliam ve soykırım olaylarının gerçekleştirildiği bölge haline gelmiştir . Bu yüzden , ikinci dünya savaşı sonrası dönemde gündeme getirilmiş olan soykırım suçunun esas faili olarak , Türklere ve Müslümanlara sürekli olarak toplu katliam uygulayan  Avrupa kıtası ve bu kıtanın emperyal  Hrıstıyan devletleri olmuştur . Kendi içinde büyük bir rekabete yönelen Avrupa kıtasının büyük ulus devletleri ,hegemonya mücadelesinde öne geçebilmek üzere , merkezi coğrafyaya yöneldiği zaman  Balkan bölgesindeki Türk ve Müslüman varlığını temizlemek üzere doğrudan katliamlara yönelerek , soykırım suçunun gerçek anlamda ilk örneklerini ortaya koymuştur . Osmanlı devletinden kopan küçük Balkan devletçikleri , Batı Avrupa’nın büyük emperyal devletlerinin bölgedeki işbirlikçisi olarak , Türklere ve Müslümanlara karşı yürütülen soykırım suçunun hem ortağı hem de faili olarak bir çok toplu katliam olayının kahramanı haline gelmişlerdir . Osmanlıların Avrupa kıtasından sürülmeleri , insanlık tarihinin en önemli soykırım suçları ile dolu ve ders alınması gereken  bir acı süreçtir .
            Türklerin Avrupa  kıtasındaki geçmişleri , Osmanlılara karşı yapılan soykırım örnekleri dolu olduğu gibi , Asya kıtasında da benzeri soykırım saldırıları gelip gene Türkleri bulmuştur . Çinliler , büyük Çin seddini Türklere karşı yaptıkları gibi , Çin bölgesinde yaşayan Türkleri geri püskürtmek üzere çeşitli toplu katliam girişimlerini örgütlemişlerdir . Çin topraklarında birdönem çeşitli devletler kurmuş  olan Türkler , Çinlilerin  bölgeye egemen olmaları  döneminde bir çok saldırı ve toplu katliam olayı ile karşılaşmışlardır .Benzeri bir olumsuz süreç ,Babür İmparatorluğu sonrasında Hindistan’da yaşanmış ,bu ülkede Gazneliler ve Karahanlılar devletleri döneminde gelerek yerleşen Türk asıllı toplulukların  geri gönderilmeleri doğrultusunda  ,hem Hintlilerin hem de bu bölgede  Babür İmparatorluğu sonrasında  egemen olan İngiliz manda yönetiminin uyguladığı bir çok toplu katliam olayı Türklere karşı gerçekleştirilmiştir . İngilizler Hint yarımadasına tam anlamıyla egemen olmağa yöneldiklerinde geçmişten gelen  Türk hegemonyasına tam olarak son verebilmek üzere son kalan Türk topluluklarının bütünüyle yok edilmelerine  yönelmiştir . Çin gibi Hint bölgesi de Türklere yönelik soykırımların uygulandığı bir bölge olmuştur . Türklerin anavatanı olan orta Asya topraklarını çevreleyen bütün bölgelerde , Türk topluluklarına yönelik toplu katliamlar uygulanmıştır . Özellikle Doğu Türkistan Çin faşizminin en yoğun uygulandığı alan olarak öne çıkmış ve Uygur Türklerinin anavatanı olan Doğu Türkistan  Çin’in Sincan eyaletine dönüştürülürken , Türk asıllı Uygurların tamamı temizlenmek istenmiştir . Ondokuzuncu asırda başlayan Çin saldırıları  Uygurların anavatanını bir Çin eyaletine dönüştürmeyi hedeflemiş ve bu yüzden de milyonlarca Türk asıllı  Uygur insanı  toplu katliamlara maruz kalmışlardır .
            Türklerin uzun süreli devlet kurduğu geniş alanlardan birisi de Kuzey Asya bölgesidir . Asya ile avrupqa’nın kesişmiş olduğu Avrasya bölgesinde bugün uçsuz bucaksız topraklara sahip olan Rusya Federasyonu eski Rus Çarlığının bugünkü temsilcisi olarak dünyanın altıda bir topraklarına hükmederken ,eskiden Türklerin büyük imparatorluklar kurmuş olduğu bu coğrafyadaki Türk boyları ve topluluklarına karşı yok edici bir toplu katliam politikasını kararlı ve istikrarlı bir doğrultuda uygulamıştır . Finlandiya’dan Kore ve Japonya’ya kadar uzanan Türk asıllı topluluklar coğrafyasının bugünkü  sahibi olan Rusya Federasyonu ,gene eski Çarlık yönetiminin katı ve acımasız  yok edici politikalarını Türk ve Müslüman asıllı topluluklara karşı uygulayarak  soykırım suçunun şampiyonluğunu yapmaktadır . Özellikle Bosna’da  Hrıstıyan Sırpların Müslüman Boşnaklara karşı uyguladığı soykırım suçunu geride bırakır bir doğrultuda ,Ortodoks faşizminin kararlı bir uygulayıcısı olarak Müslüman  Çeçenlere karşı toptan yok etmek üzere  tam anlamıyla bir soykırım suçunu gerçekleştirmiş ,ve bu yüzden yarım milyon  Çeçen asıllı insanın soyunu kırıp dökerken ,toplu katliam uygulamalarının şampiyonluğunu da kimselere bırakmamıştır . Rusya tarihi geriye dönük incelendiği zaman , Rusların , Hazar Türklerinin ülkesini ele geçirirken , bütün Türk ve Müslüman asıllı topluluklara karşı toplu katliamlara yönelerek bölgeyi ele geçirdiği  açıkça görülmektedir . İdil-Ural bölgesinde  yaşamlarını sürdüren Türk boyları olarak Tatarları,Başkurtları ve  Çuvaşları  Birinci Dünya Savaşı sırasında aç bırakarak ölmeğe mahkum eden  Rusya ,ele geçirdiği bölgelerde yok edemediği Türk ve Müslümanları  Orta ve Doğu Asya’ya zorla sürerek soykırımın bir başka türünü de gerçekleştirmekten uzak kalmamıştır .Birinci Dünya Savaşı sonrasında ,Sovyetler birliği olarak bütün Atom denemelerini Türk toprakları üzerinde gerçekleştiren Rusya ,böylece Türk boylarını Nükleer bir ölüme sürükleyerek soykırım suçunun farklı bir örneğini de gündeme getirmiştir . Rusya Federasyonu içinde  varlığını sürdürmekte olan Türk Cumhuriyetlerinin hepsine karşı ikinci sınıf insan muamelesi yürütülürken , Komünizmin getirmiş olduğu baskıcı faşist uygulamaların bütün kurbanları Türkler arasında çıkmıştır . İdil,Ural halklarıyla beraber Kafkasya Müslümanları da , Türklere karşı  kararlı bir biçimde uygulanan faşizmin kurbanları olmuşlardır .
             Asya kökenli Türk toplulukları bu büyük kıtanın her bölgesinde toplu katliamların ve soykırım uygulamalarının kurbanları olmaktan kurtulamamışlardır . tarihte çok büyük devletleri bu büyük kıtanın çeşitli bölgelerinde kurmuş olan Türkler , daha sonraki dönemlerde  varlıklarını  Rusya ya da Çin gibi bir büyük devlet yapılanmasının çatısı altında güvence altına alamadıklarından dolayı , her dönemde ve her bölgede toplu katliamların hedefi olmuşlardır . Zamanla çöken ve yıkılan Türk devletlerinin kalıntısı olarak belirli bölgelerde yaşamlarını sürdürme mücadelesi veren Türkler ,daha sonraki aşamalarda ortaya çıkan başka büyük devletlerin hedefi olmaktan kurtulamamışlar ve bu yüzden de sürekli bir soykırım mağduru konumunda kalmışlardır . Atlas okyanusundan Pasifik okyanusuna kadar uzanan çok geniş bölgede tarihin her döneminde çeşitli devletler kurmuş olan Türkler  ,zamanla yıkılan devletlerinin altında kalmışlar ve daha sonra da çöken devletlerin yerini alan yeni devlet yapılanmalarının  soykırım saldırılarına maruz kalmışlardır . Asya'daki büyük imparatorluklarını kaybeden Türkler , yirminci yüzyıla doğru Rusya,Çin ve Hindistan üçgeninde   bir çok savaş ya da sıcak çatışmanın tarafı olmaya doğru yönlendirilmişler ve bunların sonucunda da çeşitli soykırım girişimleri Türklere dayatılmıştır . On dokuzuncu ve yirminci yüzyıl tarihi incelendiğinde bu gibi bir çok olumsuz gelişmenin birbirini izleyerek tarih sahnesine geldiği görülmektedir . Doğu Türkistan’da Çinlilerin Türklere karşı uyguladığı sistemli ve sürekli soykırım girişimlerinin benzerlerinin Ruslar tarafından Kafkasya Türklerine karşı uygulandığı görülmekte ,Doğu Türkistan ile Azerbaycan birbirine benzer bi tür olayların fazlasıyla görüldüğü ülkeler olarak öne çıkmaktadır . Çinliler sistemli bir kürtaj siyaseti ile Uygur Türklerinin önünü kesmeğe çalışırken , bölgede Türk asıllı nüfusun yarısını  yok edebilmekte , Ruslar ise İdil-Ural bölgesi ile beraber Kırım ve Kafkasya'daki Türklerin varlığına kesin olarak son vermek üzere, her zaman askeri seferler düzenleyerek sistematik yok etme operasyonlarını  Türklerin soyunu yok etme doğrultusunda  kararlı bir çizgide  sürdürmüşlerdir .
            Büyük Selçuklu İmparatorluğunun  ön Asya’ya taşıdığı Türk toplulukları ise , Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşamlarını güvence altında sürdürebilmişlertir . Ne var ki , imparatorluğun  cihan savaşı sonrasında ortadan kalkması üzerine merkezi alana gelen İngiliz ve Fransız ordularının kararlı saldırıları ile karşılaşmışlar ve bu yüzden bir çok Orta Doğu ülkesinde Türklere karşı kararlı soykırım girişimleri gündeme getirilmiştir . İngilizler Irak’da  ve Mısır’da , Fransızlar Suriye’de  ve Lübnan’da ,İtalyanlar Libya’da  Türk topluluklarını yok etme yoluna gitmlişler ,böylece eski  Osmanlı İmparatorluğunun son kalan kalıntılarını da ortadan kaldırarak ,işgal ettikleri ülkelerde daha mutlak bir sömürgeci düzen kurmağa çaba göstermişlerdir . Savaş yıllarında İran’da da çeşitli karışıklar ve isyanların çıkması nedeniyle , İran’da ülkesinde yaşamakta olan bazı Türk topluluklarına karşı soykırım denebilecek  bazı toplu yok etme operasyonlarını gündeme getirebilmiştir .İran nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olması yüzünden  ,bu devletin yönetiminde Türklere karşı büyük bir güvensizlik yaratmış ve bu yüzden gündeme gelen olumsuz duygular , Türk topluluklarına karşı yok edici bazı olumsuz uygulamaları öne çıkarmıştır . İran’daki olaylara benzeyen bazı girişimlerin daha sonraki dönemde Afganistan’da ,Pakistan’da ve diğer Asya ülkelerinde de   zaman zaman ortaya çıktığı görülmüş ve böylece Türkler  çeşitli Asya ülkelerinin istenmeyen adamları  haline getirilmişlerdir . Bölge devletleri arasındaki çekişmeler ya da sınır anlaşmazlıkları sırasında Türk asıllı toplulukların  öne çıkarılarak kullanıldığı görülmüş ve bu yüzden de karşı devletler tarafından  Türk  toplulukları  saldırılar ve toplu katliamların mağdurları  olma durumuna  sürüklenmişlerdir . Bir büyük Türk devletinin eksikliği yüzünden  ,Asya’nın çeşitli bölgelerinde tarihteki Türk devletlerinin uzantısı olarak kalan Türk toplulukları her zaman  için saldırı ve katliamların hedef haline gelmekten kurtulamamışlardır . Asya’daki bu olumsuz durum  ,eski Osmanlı  hinterlandı üzerinden ön Asya ve merkezi coğrafyaya da yayılmıştır .
            Türklere yönelen soykırım suçlarının en önemlisi Hocalı katliamıdır .Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında yeni bir dünya düzenine doğru  yerküre yol alırken , birden beklenmedik bir biçimde  Azerbaycan’ın Hocalı bölgesinde bir köy basılarak üç yüze yakın köylü insan  bir gecede öldürülmüş ve beş yüzden fazla insan da yaralanmıştır .   Ruslar tarafından silahlandırılmış Ermeni çetelerinin Hocalı köyünü basmasıyla gerçekleşen bu olay sonrasında küçük Ermenistan devleti kendisinden  beş kat daha büyük bir devlet olan Azarbaycan Cumhuriyetinin  topraklarının yüzde yirmisini işgal etmiştir . İki devlet arasında geçmişten gelen bir büyük sorun olan Karabağ yüzünden sürüp giden çatışma ortamında küçücük Ermenistan’ın Azarbaycan’a böylesine bir saldıraya kalkışmasında , bölgedeki Türk nüfus çoğunluğundan rahatsız olan Rusya,Fransa,ABD ve İsrail gibi devletlerin de payı olduğu daha sonra görülmüş ve bu batılı emperyal devletlerin gelecekte bir Hazar bölgesi hegemonyası için küçük Ermenistan’ın arkasında olduğu ortaya çıkmıştır . Koskoca bir Türk ve Müslüman köyünü haritadan silen bu büyük soykırım olayında  dünya kamuoyu ayağa kalkmış ama Ermenistan üzerinden bölge politikası yürüten batılı Hırıstıyan emperyal devletlerin araya girmesiyle beraber Ermenilerin Türklere karşı uygulamış olduğu en büyük soykırım olayı olan Hocalı katliamı karşılıksız kalmıştır . Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun almış olduğu beş ayrı karar ile soykırım suçu olduğu belgelenen Hocalı katliamının daha sonraki dönemde cezasız kalması insanlık açısından son derece düşündürücüdür . Bosna,Ruanda,Vietnam gibi ülkelerde yaşanan kitlesel soykırım suçlarında uluslar arası mahkemeler kurulurken , Hocalı soykırım suçu için bir mahkeme kurulmaması gene batı dünyasının Hırıstıyan kimliği  nedeniyle açıklanmağa çalışılmış ve böylece insan hakları sorunlarında her zaman olduğu gibi gene çifte standartlı bir olumsuz durum yaşanmıştır . Uluslar arası ceza mahkemesine bile gidilememiş ,Hocalı köyünü haritadan silen Ermeni çetelerine ,insanlık suçu yüzünden ceza verilememiştir .Karabağ bölgesi ile beraber Azarbaycan’ın beşte birini de Ermeni işgaline terk eden batı dünyası , Azeri Türklerinin başına gelen bu büyük faciada gereken ilgiyi göstermeyerek  dünya kamuoyunun vicdanının kanamasına neden olmuştur .
            Gelecekte Büyük İsrail’in uzantısı olarak Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan devletlerini birbirlerine bağlı olarak  Orta Doğu bölgesinden Hazar bölgesine bir köprü kurmak üzere  oluşturmak isteyen batılı emperyalist ve Siyonist güçler hem Türkiye hem de Azarbaycan Türklerine yönelen çeşitli soykırım girişimlerinin dolaylı ya da açık destekçileri olmuşlardır . Hocalı katliamını görmezden gelenler daha sonraki dönemlerde “Hepimiz Ermeniyiz “ diyerek Türkiye’de de  Ermenistan’dan yana bir ortam yaratmaya çaba göstermişler,kardeş Azarbaycan’ın başına gelen bu büyük felaket ile ilgili olarak hiçbir girişimde bulunmamışlardır . Azarbaycan’da , Hocalı katliamını görmeyenler , bu ülkedeki haksız Ermeni işgalinin destekçisi olarak ,soykırımın yaratmış  olduğu olumsuz ortamı daha da derinleştirmişlerdir . Karabağ’ı Ermenistan’a bağlayarak büyük Ermenistan  Projesine dsetk sağlayan batılı emperyalist güçler  Türkiye ile Azarbaycan’ın iki kardes ülke olarak birleşmelerini önlemeye çalışmışlar ve bu doğrultuda  iki kardeşi devletin  birbirinden uzak kalması için ellerinden gelen her yolu denemişlerdir . “Hepimiz Ermeniyiz “diyen batılı güçler ve onların yerli işbirlikçileri Azarbaycan’ın haklı davasına karşı çıkarak  Hocalı katliamının bir çağdaş soykırım örneği olarak dünya kamuoyunun önüne gelmesini önlemişlerdir .Türklerin içinde yaşayan Türk olmayanlar ya da Türk kimliğinden uzak duranlar  ,yabancı güçlerle işbirliğini açık bir Türk düşmanlığına kadar götürmüşler  ve bu doğrultuda Türklere yönelen soykırım benzeri ağır insanlık suçlarının karşılıksız ve cezasız kalmasına yardımcı olmuşlardır . Uluslar arası kuruluşların Birleşmiş Milletlerin üst üste almış olduğu kararlara rağmen pasif kalması ve Türklere yönelmiş olan bu büyük soykırımı önemsememeleri  hala uygar olduğunu öne süren batı dünyasının ne derece çıkarcı bir emperyal düzen içerisinde olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır .
            Türkler olmadan tarih yazılamayacağını batılı bilim adamları  her fırsatta dile getirmektedirler . Tarihin ilk dönemlerinden bu yana  Türkler tarihsel sürecin dinamik güçleri oldukları için  olumlu ya da olumsuz bir çok olayla karşı karşıya kalmışlardır . Batılı emperyalist güçlere karşı her zaman için doğu bölgesinin ve Türk dünyasının temsilcisi olan Türk devletleri tarih boyunca sürekli olarak savaşmak zorunda kalmışar ve bu doğrultuda da Türk devletlerinin uzantısı olan Türk topluluklarının başına bir çok soykırım ya da benzeri büyük katliam olayları gelmiştir . Yıkılan devletler sonrasında Türklerin geri çekilmek zorunda kaldığı bütün bölgelerde , Türk varlığına son vermek isteyen bir çok soykırım girişimi birbiri ardı sıra gündeme getirilmiştir . Bu yüzden Türk tarihi bir anlamda da  toplu katliamların tarihidir .Dünyanın orta yerlerinde bir biri ardı sıra çeşitli devletler kurmuş olan Türklerin başına bu tür olumsuz girişimlerin gelmesi de  siyasal yaşamın acımasızlığını ortaya koymaktadır . Bosna’da,Çeçenistan’da,Azarbaycan’da,Doğu Türkistan’da  ve Kırgızıstan’da yaşanan bir çok toplu katliamlar  Türklerin tarih boyunca maruz kaldığı soykırım girişimlerinin açık örnekleridir . Her katliam .bir soykırım olayı olarak tarihe geçerken , olayların geçtiği bölgelerdeki Türk topluluklarının da ya sürülmelerine ya da göçe zorlanmalarına giden yolları açmıştır . Tarihin her dönüm noktasında merkezi coğrafyaya yansıyan siyasal gelişmeler  Türk topluluklarının başına çeşitli soykırım girişimlerini beraberinde getirmiştir .
            Küreselleşme sürecinde uluslar arası tekelci şirketler bütün dünyaya ekonomi üzerinden egemen olmaya çalışırlarken , ulus devletleri karşılarına almakta ve daha küçük eyalet devletçiklerine geçiş için , ulus devletlerin çatısı altında yaşamakta olan çeşitli etnik ve kültürel toplulukları self -determinasyon üzerinden  ayrılmaya ve kendi devletlerini kurmaya doğru yönlendirmektedirler .Özellikle son dönemde bu tür girişimler çok artmış ve yeni dönemde etnik çatışmaları ulus devletlerin bölünmesine doğru zorlamıştır .Bu tür  bölücü ve parçalayıcı girişimler ulus devletlerin geleceğini tehdit etme noktasına geldiğinde ,var olan devletler ile etnik topluluklar karşı karşıya gelmektedir . İşte bu aşamada demokrasinin karanlık yüzü ortaya çıkmakta ve  etnik çatışmaları iç savaşlara doğru sürüklemektedir . Bu durumda ,ulus devletler  kendi varlıklarını koruma doğrultusunda  eskiden olduğu gibi etnik temizliğe doğru zorlanmaktadırlar . İmparatorluklardan ulus devletlere geçerken yaşanan toplu katliamlar  benzeri etnik temizlik meseleleri günümüzde yeniden tartışma alanına getirilmek istenmektedir . Böylesine tehlikeli bir gidiş ,yeni Yugoslavya  gibi dağılma senaryolarını ortaya çıkarabilecektir . Tarih boyunca , toplu katliamlardan ve soykırım uygulamalarından çok çekmiş olan  Türkler ve Türk dünyası bir araya gelerek böylesine olumsuz bir yeni sürecin önüne geçmelidirler .Bir avuç  aşırı zenginin çıkarları uğruna dünya  devletleri ve halkları birbirlerini boğazlamamalıdırlar . Soykırımdan çok çekmiş olan Türkler ,bu konuda daha aktif bir tutum içerisine girerek , kültürel haklar üzerinden kışkırtılan etnik çatışmaları önleyecek yeni bir uluslar arası barış insiyatifini devreye sokabilmelidirler . Var olan devletlerin dayanışması , dünya halklarının kardeşliği ile daha farklı bir yeni dünya düzenine barış ortamı içerisinde gidilirse o zaman , Türkleri çok uğraştıran soykırım benzeri olayların önü kesilebilecektir . Soykırım gibi ağır bir insanlık suçunun bütün dünyadan kaldırılabilmesi için , her türlü soykırıma karşı yeni bir barış girişiminde Türkler Türk dünyası ile birlikte öncü olabilmelidirler . Emperyalizm tarafından dünya haritasını değiştirme doğrultusunda  yeniden gündeme getirilen etnik temizlik senaryoları da, ancak böylesine bir yeni çıkış ile önlenebilecektir . Dünya zenginliklerine el koyma peşinde koşan emperyalizmin , etnik temizlik senaryoları ile ,kendi planlarını gerçekleştirmesine  izin verilmemelidir . Etnik temizlik senaryolarının yeniden soykırım suçlarına elverişli bir ortam yaratacağı da hiçbir zaman akıldan çıkartılmamalıdır .