güncel haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güncel haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Rifat Serdaroglu: İĞNELİ FIÇI

[UNITED-TURKS] Rifat Serdaroglu: İğneli Fıçı
Rifat Serdaroglu: 
İĞNELİ FIÇI
Devletin başına geçecek kişide iki şart mutlaka aranmalıdır.
Bu şartlardan ikisinin de tam, yani yüzde yüz olması gerekir.
Bunlardan birinin az da olsa eksik olması, o kişinin tüm iddiasını bitirir, milletin başına da onarılamaz dertler açılır.
Bu şartlardaki eksikliklerini bile-bile milletini aldatmaya devam eden kişi kelimenin tam anlamıyla, "MİLLİ İRADE HIRSIZIDIR"
Bu iki şart şudur;Gerçek Demokrat olmak ve Namuslu olmak…
Gerçek Demokrat bir kişi; İnsan Hak ve özgürlüklerine saygılı, Hukuk Devleti-Lâik Cumhuriyet- Sosyal Devlet-Çağdaşlık-Bilim-Gelişmişlik-Hakça Paylaşım ilkelerini beyninde ve gönlünde taşıyandır.
Namuslu bir kişi; Boğazından tek haram lokma geçmemiş, kendisinin ailesinin,2.Ve 3.Derece yakınlarının servetinin hesabını hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak şekilde verebilen, kul Hakkı yememiş, insanlara bilerek hakaret etmemiş, ülkesini satmamış, ihalelere fesat karıştırmamış, kalpazanlık gibi yüz kızartıcı suçlar işlememiş, kendisine verilen devlet yetkisini kötüye kullanmamış, nüfuz kullanmamış biridir.
Devletin tepesine oturtacağınız kişi, "Ben Demokratım" dediği halde,Anayasamızın 174.Maddesine aykırı olarak cemaat ve tarikatları devletin en hassas makamlarına yerleştiriyorsa, Anayasa ve Demokrasinin temel şartı olan "Kuvvetler Ayrılığı İlkesine" karşı çıkıyorsa, Yargıyı baskı altında tutuyorsa, yandaşlarını kayırıyorsa, o kişi Demokrat değildir.
Devletin tepesine oturtacağınız kişi; "Ben Namuslu bir Müslüman’ım" dediği halde,"Evinde sakladığı 1 Milyar Avro gibi bir parayı "Sıfırlaması" için oğluyla yaptığı konuşma tapelerinin" gerçek olup olmadığını belirlemek için Uluslararası bir uzman kuruluşa inceleme yaptırtmıyorsa, o kişi namuslu biri olamaz.
Ciddi iddialara karşın, eline belge alıp "Bakın benim yurtdışındaki bankalarda param yok, işte belgesi" diyemiyorsa namuslu değildir.
O kişi, devlet ihalelerini çeşitli ayak oyunlarıyla kendi itlerine aktarıyor ve onlardan aldığı haram paralarla medya grupları satın alıyor ve bunları da tetikçi olarak kullanıyorsa, Genelevde çalışan bir kadının namusu, o kişinin namusundan milyon kere daha değerlidir.
O kişi, ülkesini bütünlüğünü koruyacağı yerde, 54 bin insanımızın hayatını bitiren, uyuşturucu kaçakçısı bir örgütle işbirliğine giriyor ve eşkıyadan emir alıyorsa o kişinin, değil devletin başına geçmek, yaşamaya dahi hakkı yoktur…
Görelim bakalım Türk Milleti kendi sonunu getirecek, kendisini soymaya devam edecek bir"Sahte Demokrat –Gerçek Hırsızı mı" seçecek, yoksa Türkiye’nin uğradığı tahribatın onarılması için, "Geçici bir dönem" için namuslu birini mi seçecek?
10 Ağustos’ta ilk işareti göreceğiz.
Yalnız kimse şunu unutmamalıdır;Her millet, kendi kaderini kendi çizer.
Kendi düşenin sonradan ağlamaya, suçu başkalarının üzerine atmaya hiç hakkı olamaz…
İzin verirseniz yazıyı Yüksek Seçim Kuruluna bir soru yönelterek bitirelim:YSK’ya müracaatım, 3013642663349 kargo takip numarası ile 02 Temmuz 2014 tarihi saat 11.44 te YSK görevlisi Sayın Müslim Yurtseven’e teslim edildi.
Elbet bir cevap alacağız!
Sorum şu; Sayın YSK Üyeleri, sizlerden biriniz Cumhurbaşkanlığına aday olsanız, istifa etmek zorunda kalacaktınız?
Niye?
Seçim sonucunu etkileyebilecek bir göreviniz olduğu için, değil mi?
Hem aday olup, hem de YSK üyesi olarak devam edebil misiniz?
Edemezsiniz.
Peki, maaşını kamudan alan, tek sözüyle devletin tüm olanaklarını harekete geçirebilen, sınırsız ve hesabı sorulamayan ÖRTÜLÜ ÖDENEK kullanan Başbakan, nasıl olur da bir Kamu Görevlisi olarak istifa etmez?
Bu hangi mantığa, hangi hukuk kuralına, hangi vicdana uyar?
Bu feryada, bu eşitlik-adalet-dürüstlük istemine suskun kalamazsınız.
Bu ülkede sizler, Başbakan’ın baskısı ile hukuksuzluğa geçit verirseniz, ülkede illegalite başlar ve sonu büyük bir kargaşaya gider.
Lütfen sadece ve sadece Türkiye’yi-Adaleti-Hukuku düşünün ve bizlere"Çok şükür ki Ankara’da Yargıçlar var" dedirtiniz.
Tüm bunlara rağmen, "Milli İrade Karşıtı ve Hırsızlar İmparatoru" olan zat,bu aziz devletin tepesine geçerse, kendini bu vatanın sahibi olarak gören herkes, o kişiye, hak etmediği o makamı"İĞNELİ FIÇI" haline getirecektir.
Eğer bir ülkenin tepesindeki kişi yasalara uymuyor, dürüst ve namuslu davranmıyorsa, vatandaşlar niçin yasalara uysunlar ki?
Kim hangi gerekçeyle vatandaşa "Yasalara uy" diyebilecek?
Kim, ha kim söyleyebilecek?
Sağlık ve başarı dileklerimle 07.07 2014Rifat Serdaroğlu

19 Mart 2014 Çarşamba

“Dış komploya inanmıyorum” Bülent ESİNOGLU

“Dış komploya inanmıyorum”

Bülent ESİNOGLU
Türkiye’nin sorunları Gül’e çok ağır geldi.
Bir de, karizması Erdoğan’dan geride kalınca, işler hepten sarpa sardı.
Ülkenin içinde büyük alt-üst oluşlar yaşanırken sessiz kaldı.
Hükümetin birkaç kez, kalması ya da gitmesi gibi olaylar cereyan etti.
Yani ülke verilmesi gereken kararlar aşamasından geldi, geçti.
Türkiye’nin yangın yerine döndüğü günler oldu. Ortalarda görünmedi.
Sütre gerisine yerleşenlerden zaten liderlik beklenmez de…
Her neyse…
Uluslararası tekeller kendi verdikleri kararları uygulatabilecekleri liderlerle çalışırlar.
Daha temiz Türkçe ile söylesek; kullanacakları kuklaları ülkelerin kilit noktalarında bulundururlar.
Bu tür liderler, uluslararası finans kuruluşlarının kararlarını, milli devletin kararları haline dönüştüren organlardır.
Yaşadığımız tarihi dönem itibariyle, uluslararası tekellerin Berlusconi, Tony Blair, Sarkozi, Yelsin, T. Özal, Tansu Çiller gibi kişileri üretmesi, ülkelerin başına taşıması, tesadüfi bir olgu değildir.
Yaşadığımız bu tarihi dönemde, bunun aksi zaten mümkün değildi. Tekeller milli devletlerin kararlarına ayak uydurmaya kalksa, kendi büyüme olanaklarını zaten kaybederlerdi.
Uluslararası tekellerin belirlediği liderlerden, Amerika ve Avrupa’nın; NATO, AB gibi merkezleri aleyhinde söz veya yorum duyamazsınız.
 Son gelişmeleri kast ederek, Gül diyor ki; “bu olayların içinde dış güçlerin olduğuna inanmıyorum, dış komploya inanmıyorum”.
Konuşmasının içinde, bir de şu ifadeyi söylemeye gerek duyuyor. “AB bizim için en büyük çıpadır.”
Siz sevgili okurlarım, bu iki cümleyi, yukarıda izah etmeye çalıştığım tekeller dünyasının mantığı içinde düşünürseniz, inanıyorum ki benim vardığım sonuca siz de varırsınız.
Gül şunu demek istiyor; ABD veya dış güçler diye bizim iç işlerimize karışan bir unsur yoktur.
“AB bizim için en büyük çıpadır” sözü ise; AB’nin vereceği talimatlara uyarız anlamındadır.
Gül batıya selam göndererek diyor ki; aradığınız yeni adam benim.
Batı ve Batı tekellerinin aradığı yeni adam; Gül müdür bilmiyorum ama…
Batı, Türk halkı ne istiyor ona bakmaz, sadece kendi tekellerinin, yeni projelerinin uygulanacağı bir ortam var mı, “bu ortamı verdiğim talimatlarla sürdürebilir miyim”, ona bakar.
Tekellerin ana merkezi Amerika ve Avrupa’da işler kesat.
Evdeki hesaplarının artık Çarşıya uymadığı, Ukrayna ve Suriye’de kanıtlandı.
Bence Gül yanlış yere salam gönderiyor!

HIRSIZLIK İDEOLOJİSİ; Prof. Dr. Nurullah AYDIN



HIRSIZLIK İDEOLOJİSİ
Nurullah AYDIN
19 Mart 2014-ANKARA
Doğada denge vardır. Hayvanlar aleminde; güçlü olan, güçlü olmayanı yer.
İnsanlar aleminde de, hırsızlık ideolojisine sahip olanlar; olmayanı sömürür, yer.
Tarih boyunca; dürüst diye halkın güvendiği birçok yönetici hırsız damgasını yemiştir.
İnsanlar büyük bedel ödeyerek hukuk düzeni oluşturarak; hırsızlık ideolojisini etkisizleştirmek için yasalarla kurallar getirmiştir. Ancak uygulama; halkın alt tabakalarında ki hırsızlık yapanları etkisizleştirmeye yönelik olmaktadır.
Yönetici sınıfının hırsızlık eylemlerinde; hukuk kuralları işlemez.
İş dünyasının hırsızlık eylemlerinde; bahşiş, bağış hediye önplandadır.
Gelişmemiş toplumlarda demokrasi; hırsızlık ideolojisinin örtülü rejimidir.
Birçok ülkede;
Hırsızlık ideolojisi örgütü mensupları; halkı dolandıranlar, hazineyi boşaltanlar,  faizi artırıp milyarlarca para çalıp çırpanlar, bankaları boşaltan haramzadeler, arazileri gaspedenler, bürokratlarla ve siyasilerle işbirliği içinde olurlar.
Onların kullandıkları kirli adamlar; kullananlarca hesap vermekten kurtulurlar.
Hırsızlık ideolojisi mensupları; asalaktırlar. Toplumun, doğanın kaynaklarını yiyen, doymak bilmeyen, semiren, semirdikçe sömürenlerdir.
Hırsızların Özellikleri;
Onlar; pişkindirler.
Onlar; ikiyüzlüdürler.
Onlar; yalan söylerler.
Onlar; talanı iyi bilirler.
Onlar; hileyi iyi bilirler.
Onlar; tuzağı iyi bilirler.
Onlar; çok iyi hatiptirler,
Onlar; birbirlerini iyi tanırlar.
Onlar; dolandırmayı iyi bilirler.
Onlar; inançlı olarak tanıtılırlar.
Onlar, sürekli haktan bahsederler.
Onlar; fakirlerin dostu olarak tanıtılırlar.
Onlar; namuslu olmaktan, dürüst olmaktan bahsederler.
Onların temel stratejileri;  insanların anlamasını, bilmesini, öğrenmesini önlemek, halkı uyutmak, uyuşturmak üzerine kuruludur.
Hırsız olup da içeride yatan üst düzeyden kimsenin yattığı görülmez.
Her ülke cezaevlerinde, halk kesiminden fakir-yoksul kişiler-altdüzey memurlar yatar.
Hırsız siyasetçi, hırsız iş adamı, hırsız bürokrat, hırsız profesör, hırsız gazeteci, hırsız general, hırsız belediye başkanı, hırsız milletvekili cezaevlerinde yoktur.
Hırsızlık ideolojisi; kılcal damarlar gibidir. Toplumun etkili ve yetkili her yerinde vardırlar.
Onlarda; dostluk yoktur. Çıkar çatışmasında düşman olurlar, çıkarlar birleşince dost olurlar.
Tarih boyunca; hırsızlar ideolojisine karşı Din, sosyalizm, faşizm, başarılı olamamıştır.
Hırsızlık ideolojisine karşı başarı için;
- Şeffaflık, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, kanun önünde herkesin eşitliği ilkesinin uygulandığı, işleyen bir demokrasi olması gerekir.
- Din ve ideoloji dogmalarından arınmış bilinçli insan gerekir.
- Din, dil, ırk, cins, renk ayrımından uzak insan odaklı düşünce inanç ahlak, anlayış gerekir.
Günün Sözü: İnsanı söyledikleri ile değil, yaptıkları ile değerlendir.

12 Mart 2014 Çarşamba

Batı fedaileri sevmez!... Bülent ESİNOĞLU

Batı fedaileri sevmez!
Bülent ESİNOĞLU
Önce size, etnisiteler tarihçisi N.Gumilyef’in fedailer tanımını hatırlatmak isterim.
Gumilyef, fedailere termodinamik bir tanım getirmiştir.
Ülkeler, ya da etnisitelerin varlıklarını sürdürmesinin hikmeti sebebi; “sahip oldukları iç enerjidir” der.
Bu iç enerjiyi, o etnisitenin fedaileri temsil eder. Bunları anlamak zordur. Ülke tehlikeye girdiği zaman ortaya çıkarlar. Sulh zamanında bunları göremezsiniz, duyamazsınız.
Fedaileri olmayan, ya da iç enerjisi olmayan etnisiteler, başka büyük etnisitelerin bakiyesine dönüşmeye mahkûmdur der, Gumilyef.
Özetle, bir ülkenin fedaileri, o ülkeyi savunmazsa, o ülke veya etnisite yok olur.
Ülkemiz, Büyük Orta Doğu Projesi ile birlikte, büyük bir iç ve dış saldırının etkisine girdi.
Ülkeyi yönetenler, ülkeyi bölmek, orduyu tasfiye etmek, ülkeyi Batının adi bir sömürgesi konumuna getirmekle görevlendirilmişlerdi.
İçerden ve dışardan, yurt severlere, yani fedailere karşı oluşturulan tertipler yürütülüyordu.
Nasıl ki, Osmanlıyı Batı paylaşmak için yola çıktığında, İttihat ve Terakki ile karşılaşmışsa, Türkiye Cumhuriyetini yıkmak ve parçalamak için Batı yeniden yola çıktığında, karşılarında yeni bir fedai gurubu buldular.
Elbette bu fedailerin bir önderi ve arkasında inanmış kitleri olacaktı.
Fedailer, ülkeleri için karşılık beklemeksizin ölen kişilerdir. Cesurdurlar, baskılara hapislere aldırış etmez, kazanacağına inanmış varlıklardır.
Henüz daha bitmemiş olan bu mücadelenin önderi, ülkenin sigortası, bağımsızlığın ve halk sevgisinin fedaisi Doğu Perinçek’tir.
Fedailer, yani ülkenin iç enerjisi onun etrafında birikti.
Fedailer, aynı zamanda, ülkelerinin namus birikimini temsil ederler.
Bu namus birikimi, ülkeyi bölmek isteyenleri böldü.
Tertipleri bozdu.
Tertipleri yapanların dış bağlantılarını deşifre etti.
Mücadelenin bundan sonrasını söylemeye gerek yok.
Mustafa Kemal’in bıraktığı yerden devam edilecektir.
Önce Milli Hükümetin kurulması şartları oluşturulacak.
Konulan her taş milli hükümet inşasının taşı olacak.
Eskiden bir avuç olan fedailer, kum kadar çoğalacak.
Ülkesini seven herkes, bu inşaata bir tuğla koyacak.

MACAR KIZI, ***Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 1990

MACAR KIZI
MUSTAFA KEMAL'IN SUNDUGU OZGUR ORTAM OLMASA BUGUNUN POLITIKACILARI DA OLMAYACAKTI....
MACAR KIZI
*Kahramanlarımızın ilki, Paris-İstanbul arasında trenle mekik dokuyan genç bir Türk işadamı...
Macaristan'da genç bir bayanla tanışır.
Evlenme teklif eder ve evlenirler.
İzmirli işadamı, olayı ailesine açamaz.
Macaristan'da bir kızı olur.
Kızına Nermin adini verir.

Nermin büyümekte, Mustafa Kemal'in yaptıklarını, gazetelerden heyecanla
izlemektedir.
Baba İzmir'de ölür.
Aile, geçim sıkıntısına düşer.
14 yasındaki Nermin, Macaristan'da paralı olan öğrenimini sürdüremez olur.
Mustafa Kemal'in ülkesinde eğitim parasızdır.
Nermin, baba yurduna gitmeye karar verir.
Annesinin haberi olmadan Türk Büyükelçiliği'ne başvurur. Ona bir pasaportla birlikte, eline durumunu açıklayan bir de Türkçe mektup verirler. Başı sıkıştığında, derdini anlatamadığında o mektubu gösterecektir. Olayı öğrenen annesi de ona destek verir. Üçüncü mevki bir tren kompartımanının tahta sıraları üzerinde, günlerce sürecek bir yolculuk başlar. Tren, Türkiye topraklarına girer. Gümrük memurları, elinde Türk pasaportu olan ama Türkçe bilmeyen bu çocuğun durumunu çok ilginç bulur, giriş izni de hemen verilir.

Öykü uzun...
Küçük Nermin, İstanbul'da bir yandan Almanca dersleri verirken öte yandan Türkçe öğrenir. Mustafa Kemal'in parasız kıldığı eğitim olanaklarından yararlanır. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir. Gazetecilik yapar. Türkçenin arkasından İngilizce ve Fransızca da öğrenmiştir.

Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne asistan olur. Çağdaş siyaset biliminin Türkiye'ye girmesine öncülük edenler arasında yer alır. Gün olur, Türkçesinin bozuk olduğunu öne sürerek öğretim üyeliğinden atılmasını isteyenler çıkar.
Tükenmez bir enerji ve heyecanla, gençlere bir şeyler verme isteğini yitirmez. Uluslararası toplantılarda Türkiye'yi, Türk kadınını, Mustafa Kemal'i savunur, savunur, savunur...
Bir oğlu olmuş, adını da Mustafa Kemal koymuştur...
Prof. Nermin Abadan-Unat, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki son dersini bundan dört yıl önce verirken aralarında benim de bulunduğum bir grup eski öğrencisi de sınıftaydı.
Kimisi profesör, kimisi doçent, kimisi çiçeği burnunda araştırma görevlisi. Deniz Baykal da sonradan yetişmişti.
Son dersin sonunda, nefes bile almaya korkarak dinlediğimiz yukarıdaki yaşam öyküsünü anlattı bize...
Ve sözlerini şöyle noktaladı:
- Ben yurdumu kendi irademle seçtim. Mustafa Kemal olmasaydı, belki ben de olmazdım.
Niçin Kemalist olduğumu, öyle sanıyorum ki artık anlamışsınızdır...
Çok etkilendiğim bu öyküyü yazdığımda, sonunu söyle bağlamıştım:
'Bu sözleri, parası olanlara Bilkent'i, olmayanlara Süleymancı yurtlarını gösterenlere adıyoruz...
 
Bakıyorum da aradan gecen zamanda, ne Nermin Hoca'nın öyküsü güncelliğini yitirmiş,
ne de benim altına düştüğüm not...
Tıpkı giderek daha güncel, daha gerçek, daha anlamlı olan Mustafa Kemal'in kendisi gibi! .."
Bazen küçük bir hayat hikâyesi, binlerce kitaptan çok daha fazla şey anlatır.
**Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 1990

10 Mart 2014 Pazartesi

ADAY KİMDİR? SEÇMEN NEDİR? SEÇİM NE İÇİN YAPILIR?..

ADAY KİMDİR? SEÇMEN NEDİR?
SEÇİM NE İÇİN YAPILIR?
Mustafa Nevruz SINACI
Mevcut tanımlama sisteminde adına “seçim” denilen ve fakat esasta seçimle, seçmek ya da seçilmekle hiçbir ilgisi, alâkası bulunmayan “30 Mart yerel yönetici belirleme” aksiyon, usul, eylem yahut ritüeline çok az kaldı. Günü gelince, 18 yaşından gün almış tüm vatandaşlar “seçmen” sıfatına bürünerek; Parti sahibi, sulta, cunta, vesayet, oligark, kripto veya eşkıyanın önlerine koyduğu listede yer alan seçenekler (adaylar) arasından birine oy verecekler. 
Bu eylem ve işleme yasa “vatandaşlık görevi” diyor.
Peki, öyleyse, gerçek anlam ve hakiki bağlamda vatandaş nedir?
Vatandaş: Kısaca, vatan/yurt üzerinde eşit hak sahibi sıfatıyla mevcuda paydaş olan; Adına Anayasa denilen toplumsal sözleşmede hüküm altına alınan ve evrensel hukukun temel ilkesi gereği:, Devlet idaresinde, bizzat seçeceği ve icabında azil edebileceği vekilleri yoluyla tayin, tespit ve belirleme hakkını kullanan; Böylece de, beşeriyetin ve medeni siyasetin üç ana ilkesi Cumhuriyet, Lâiklik ve Demokrasi bağlamında görev ve sorumluluğunu yerine getiren; Keza devlet cihazına karşı yükümlülüklerine sahip ve saygılı; İyi, onurlu-sorumlu, namuslu ve dürüst kişiler olup; Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununun 11. maddesi bu tarifi amirdir.
Nasıl ki, anarşi, terör, tedhiş, rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk; Taammüden can, mal ve ırza tasallut; Gasp, irtikap, adi ve nitelikli dolandırıcılık, ferdi veya organize sahtecilik, suç örgütlerine iştirak, ihaleye fesat karıştırma, görevi istismar ve suiistimal, din tüccarlığı/siyaset simsarlığı, haksızlık, zulüm, işkence gibi yüz kızartıcı, utanç verici, insanlık dışı, hayvan altı, yaratıklar Avukat, Hâkim, Savcı ve idareci olamazlarsa, asla ve kesinlikle seçmen ve siyasetçi de olamazlar. Olmamaları da gerekir.
Modern sosyoloji, politika bilimi, medeni siyaset ve mülki idare ilminin gereği budur.
Ayrıca: Vatandaş, “dolaylı demokrasi” rejiminde, halk adına temsil görevini fiilen ve profesyonel olarak yürütecek vekilini bizzat kendisi seçmek zorunda ve durumundadır. Hangi derece ve düzeyde olursa olsun, başkalarının belirlediği adayın leh veya aleyhine oy verilmesi saçmalık, ahlâksızlık, nitelikli dolandırıcılık ve sahtekârlıktır. Kaldı ki, esas itibarıyla Milletin Avukatı hükmünde olan “Millet Vekili” de, aynı usul ve hükme tabii olup, asil istediği zaman vekili azletme salâhiyetine sahip bulunmadıkça vekâlet caiz değildir. Hukuki ve ahlâki olmaz.
Şu hale nazaran:
1. ADAY: Halk içinde yüksek fazilet, gerçek ilim, mutlak dürüstlük, adalet ve ahlâki erdemlerle temayüz etmiş; Şerefli, soylu, prensip/ilke ve yerleşik karakter sahibi; Kendini hak yoluna ve millet hizmetine adamış.; Hırs, ihtiras, gösteriş ve alâyişten uzak kimselerden; Parti sahibi, sulta-cunta, vesayet ve dikta gibi terör-tedhiş, soygun-vurgun erbabı tarafından değil; Bizzat mahalle halkı ve yerel unsurlar tarafından, millet yöneticiliğine önerilen Hazreti İnsan.     
2. SEÇİM: Mutlak surette millet adına ve milletten aldığı yetkiyi sadece millet için; Namuslu, dürüst, demokrat, onurlu, sorumlu, eşit/adil ve ilmî disiplinler dâhilinde kullanmaya ehliyetli, kadim ve liyakatli adayların:, (Daima takip, teftiş ve denetime açık olacak ve sürekli halka hesap vermeye hazır vekil taliplerinin) Bizzat vatandaş ‘seçmen’ tarafından bilumum ön hazırlık, oylama ve ilân evreleriyle ‘Yargı gözetimi ve Hâkim teminatı’ çerçevesinde, tam şeffaf, mutlak dürüst, adil ve eşit biçimde ifa ve icra edilen şerefli, soylu icraat’a seçim denir.
Bunun dışında, seçim adı altında yapılan her şey saçmalık, maskaralık, aldatma, oyun, düzen, sahtekârlık, nitelikli dolandırıcılık, suç örgütlerine katkı, amansız halk düşmanı hırsız, yolsuz ve soysuzlara yardım ve yataklıktır.               
  3. SEÇMEN: Yaşam çevresinde; Namuslu, dürüst, örnek ve önder insan gibi yüksek sıfatlarla temayüz etmiş, halk için hayırlı ve yararlı olacağına inanılan, kendisine itimat edilen kişilerden; Doğrudan halk tarafından belirlenip aday gösterilmiş Vekil adaylarına oy verecek; Bu esas ve kriterlere uymayan, “millete rağmen aday alarak dayatılmış ve/veya adaylığı satın almış fırsatçı, işbirlikçi, fesatçı, güdümlü uşak ve köpeklere” oy vermeyecek kadar akıllı kişi.           

BU YAZI HAKİKATEN OKUNMALI, "ENGİN KÜLTÜR", Güzel Bir Hikaye

BU YAZI HAKİKATEN OKUNMALI   
ENGİN KÜLTÜR
Güzel Bir Hikaye
MODA'nın denize açılan sokaklarından birindeki küçücük eve girerken Türkiye Cumhuriyeti'nin "özel" tarihinin bura da saklandığına hala inanamıyordum...
Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı sırasındaki tabancası, Fikriye'nin intihar ederken kullandığı tabanca (inanılmaz küçüklükte bir tabanca bu, üzerine adının baş harfi işlen- miş), ölürken üzerinde bulunan beyaz geceliği, elinden hiç düşürmediği Nutuk ve sayfaları arasında Fikriye'nin verdiği solmuş bir gül, ilkokuldaki Kuran - ı Kerim'inin kılıfı, Salih Bozok'un intihar ettiği tabanca, ölüm raporu, Etnoğrafya Müzesi'ne geçici olarak defni hakkında tutanak, TBMM'nin taktığı nişan, günlüğü, telgrafları, kendi el yazısıyla nutku, ipek nar çiçeği rengindeki röpdeşanbırı, iki çift çorabı, de-vamlı içtiği bir kutu sigarası, pantalonunun kemeri, fotoğ-raflarından aşina olduğumuz o ünlü deri yeleği, dört ma-dalyası, binlerce fotoğraf ve Atatürk devriyle ilgili sayısız ve eşsiz yerli yabancı gazeteler...
Ser verip, sır vermeyen bir ev bu, evsahibi de öyle. Orta-lıkta Atatürk'e dair bir ize falan da rastlamıyorsunuz. Arka-lara doğru gittikçe birkaç fotoğraf o kadar. Sordukça bir şeyler muhafazalarından çıkıyor.
Eriş Ülger bir mimar. Uzun yıllar üst düzey bürokratlık yapmış, Almanya'da, İsviçre'de çalışmış. İki kızı var.
"Ben bir Atatürk arşivcisi olmayı değil fikir sahibi olmayı hedefledim. Bilgisiz fikir olmaz. Atatürk'le ilgili doğru bilgileri bulmaya çalıştım. Bu anlamda Atatürk yaşarken Avrupalı'nın ona nasıl baktığını da çok merak ettim. Avrupa'daki arşivleri araştırmaya başladığımda Avrupalı-ların onu 1916'da keşfettiğini anladım. Bir siyasi olarak değil, Jean Jacques Rousseau, Robespierre gibi bir düşü-nür olduğunu, bizim 1997'de göremediğimizi yani ümmeti ulus haline getireceğini görmüşlerdi" diyor Ülger.
Atatürk üzerine yedi kitap yazmış. Mütevazı bir bütçeyle 1953'den bu yana, bazen taksitlerle bir araya getirmiş bunları. Çok özel eşyaların bir kısmını Salih Bozok'un oğlu Cemil Bey, bir kısmını da Sabiha Gökçer hediye etmiş. Orijinal fotoğrafları Selahattin Giz'den ve Atatürk'ün askeri fotoğrafçısı Nedim Tengizman'dan almış. Ölüm ve defin tutanağını ise Atatürk'ün doktoru Mim Kemal Öke'nin eşi vermiş. Bu teslimlerin neredeyse tümü noter huzurunda gerçekleştirilmiş.
Eriş Ülger şimdiye değin ortaya hiç çıkarmadığı bu hazineyi sergilerken biraz mahçup sanki: "Bunlara sahip olmak değil, fikrine sahip olmak önemli benim için. Ayrıca bunların yerinin evim ve elim değil halkın rahatlıkla ulaşabileceği bir yer olduğunu düşünüyorum."     
Mustafa Kemal'in tüm kararlarını yalnız aldığına ve hiçbir zaman yardımcısının olmadığına dikkat çeken Ülger, onun çok yalnız bir adam olduğuna inanıyor. Kadınlarla ilişkisi-nin ve çapkınlığının ise abartıldığını savunuyor. Ülger'in araştırmaları sonucu vardığı sonuç, Atatürk'le Latife Hanım'ın hiçbir zaman bir ruh ve fikir birliği içinde olmadıkları, Ata'nın ruh ve fikir birliğini Fikriye Hanım'la yaşadığı.
"Latife Hanım, Ata'nın çamaşırını bile yıkamamıştır. 
İçki içmesine mani olmaya çalışmıştır, bazen tercümanlığı-nı yapmış, protokolde yerini almıştır. Ama asla Mustafa Kemal'e nüfuz edememiştir, aralarında hep ciddi bir mesa-fe olmuştur. Latife Hanım huysuz bir kadındı. Mutfağa inip ahçıbaşıyla zeytinyağını fazla koydu diye bile kavga eder-miş. O ve Fikriye kıyaslanamaz. Fikriye, Mustafa Kemal'in fikir dostu olmuştur, çamaşırlarını da yıkamıştır, onu koru-maya da çalışmıştır. Atatürk'ün de onu sevdiğini ve koru-maya çalıştığını 1921'de Rafet Paşa'ya çektiği bir telgraf-tan rahatlıkla anlıyoruz.         
Bu telgrafta `Yunanlılar yaklaşıyor. Fikriye Hanım'ı, Ruşen ve Salih beylerin hanımlarını alıp Kayseri'ye doğru yola çıkın. Bu yolculukta Fikriye'yi altı asker korusun' deniyor.
Atatürk nutuklarından ve kahramanlık türkülerinden hiç hoşlanmayan Ülger, "Türkiye boyutlarını tespit edeceği bir kararı vermek zorunda. Niçin yaptı, neden yaptı, nasıl yap-tı. Bu iş söylevlerle, heykellerle olmaz" diyor.
Eriş Ülger, Atatürk'le ilgili birçok tüyo verdi, ben de size onunla ilgili bir tüyo vereyim: 10 Kasım 1953'de Atatürk Anıtkabir'e taşınırken gençliğe hitabını okuyan çocukmuş.
Bir anısı
Atatürk'le ilgili o kadar az şey biliniyor ki, bir tane özel anısını merak ediyorum: "Yıl 1932. Çankaya. Atatürk'ün sofrası. Ruşen Eşref, Salih Bey, Falih Rıfkı Atay, Recep Zühtü ve birkaç bilim adamı. Gecenin ilerlemiş saatlerinde Mustafa Kemal döner ve Salih Bozok'a sorar:
- Yarın günlerden ne?
- Cuma efendim.
- Peki Hacı Bayram Camii'nde cuma vaazını kim verecek?
- Bilmiyorum efendim.
- Çocuk, git yarın vaaz verecek hocayı al gel. 
Bu gece soframıza misafir olsun. Mevsim kıştır. 
Salih Bey kısa bir zaman sonra hocaefendiyle Çankaya'nın kapısından girer ve Paşa'nın "bilim sofrasına" misafir olur.        
Paşa kendisine portakal suyu ikram eder ve sohbet eder. Bir ara sorar:
- Hocaefendi yarın cuma hutbesi vereceksiniz, halka ne anlatacaksınız?
- Günahtan sevaptan bahsedeceğim.
- Başka ne anlatacaksınız?
- Allahtan, peygamberden bahsedeceğim.
- Güzel, daha ne anlatacaksınız?
- Cennetten cehennemden bahsedeceğim.                   
Bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:
- Hocaefendi, binlerce şehidin kanıyla sulanan bu toprak-lar üzerinde hürriyet ve bağımsızlığımıza hangi imkansız-lıklar içinde kavuştuğumuzu, devrimleri, okkanın gidip kilo-nun, arşının gidip metrenin geldiğini, zeki ve çalışkan Türk ulusumuza siz anlatmayacaksınız da kim anlatacak?                
Hocaefendi mahçuptur. Paşa, Salih ve Ruşen Bey'e döner.
- `Hocaefendi bu gece bizim misafirimiz olsun. Kendisini devrimlerimiz hakkında irşad edin. Yarın Hacı Bayram Camii'nde devrimlerimiz hakkında hutbe verecek' der.
Hocaefendiye bir de yeni kıyafet dikilir."
O cuma devrimler konusunda Ankaralıları aydınlatan hocaefendinin o günkü fotoğrafı da bugün Eriş Ülger'in arşivinde yerini almış, Ülger, İslam dinine en büyük hiz-meti Atatürk'ün verdiğine inanıyor ve "600 sene padişah-ın, 300 senede halifenin kulu olan toplum, Allah'ın kulu yapılıyor. Bundan daha büyük hizmet olur mu?" diyor.

3 Mart 2014 Pazartesi

TÜMER DİYOR Kİ: "Yalan söylemenin dinimizdeki yeri nedir?"

TÜMER DİYOR Kİ:
Yalan söylemenin dinimizdeki yeri nedir?
Bu konuda kısa ve öz bir araştırma yaptık.
Bunu yapmamıza sebep, son günlerde söylenen sözler.
İktidar partisi ve muhalefet partileri birbirlerini yalan sözlerle suçlamaktadırlar.
Kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor anlayabilmek de mümkün değil.
Nedeni ise suçlanan Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı suçlamaları kabul etmeyerek, araştırma ve soruşturmanın da önünü kesmesi.
Bu durumda da muhalefet partileri seçim atmosferinde iktidar partisini yıpratabilmek için eline geçirdiği kozu bütün gücüyle kullanmaktadır.
Elhamdülillah Müslüman’ım demek çok kolaydır.  Müslümanlığın gereğini yerine getirmek ise o kadar kolay değildir.
Allaha inanan insan, yaptığı iyiliğin ve ya kötülüğün Allah tarafından bilindiğini çok iyi bilir.
Ben bugüne kadar hayatımda çok yalan söyleyen kişi gördüm.
En çok yalanı da politikacıların söylediğine şahit oldum.
Maalesef bir de Gümrükçüler çok yalan söylüyorlar. Buna da çok şahit oldum.
Menfaatleri uğruna başkalarının haklarını yeme düşüncesinde olanlar çok yalan söylerler.
İnsanlar çoğunlukla yaptıkları hatayı kolay kolay kabul etmezler.
Hele ki yaptıkları hata kendilerini çok zora sokacaksa o zaman ilk başvuracakları şey yalandır.
Ben yapmadım, bana iftira ediyorlar, beni kıskanıyorlar, yalan yere beni suçluyorlar, diye her şeyi inkâr eder.
Eğer olay adli makamlık ise, o zaman kişiyi suçlayanların suçladıkları ne ise onu ispat etmeleri gerektir. Ya da Adli makamlar konuyu araştırıp, haklı ve ya haksızı bulup ortaya çıkarması gerekir.
Yapılan suçlamalar devleti sarsar nitelikte ise işte o zaman toplum çok zarara uğrar.
Son günlerde olan olayları hepimiz yakından takip ediyor ve biliyoruz.
Ben bu konulara değinmek istemiyorum.
Sadece, Dinimizde yalanın nedenli Allah indinde kabul görüp görmediğini yaptığım kısa bir araştırmayla burada yazmak istiyorum.
Kişiler aldatılabilir, kandırılabilirler.
Ancak bizleri yaratan Yüce Rabbimi aldatmak veya yalanla kandırmak mümkün değildir. Allah’ın her şeyi gördüğü ve bildiğini Müslüman olan herkes bilir.
Bu dünya kimseye baki değildir. Hepimiz faniyiz. Geldiğimiz gibi de gideceğiz. Giderken kefenin cebi yok, hiçbir şey götüremeyeceğiz.
Şimdi gelelim yalanın dinimizdeki yerine.
Kimler ne söylemiş?
Yalan söylemek büyük günahtır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allahü teâlânın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.) [Nahl 105]
Yalan, günahların en çirkini, ayıpların en fenası, kalpleri karartan bütün kötülüklerin başıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Yalan, nifak kapılarından biridir.) [İbni Adiy]
(Mümin, her hataya düşebilir, ama hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez.) [Bezzar]
(Doğru olun, doğruluk iyiliğe, iyilik ise, Cennete çeker. Yalandan sakının, yalan fücura, fücur ise Cehenneme götürür.) [Buhari]
(Sözle çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitne gibidir. Yalan söylemek, iftira etmek ile çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitneden de kötüdür.) [İbni Mace]
(Pazarcıların çoğu facirdir! Çok yemin ederek günaha girerler ve yalan söyleyerek alışveriş yaparlar.) [Hakim]
(Aldatan Cehennemdedir.) [Taberani]
(Yalan yere yemin büyük günahtır.) [Buharî]
(Danışana, yalan söyleyen kimse, ona hıyanet etmiş olur.) [İbni Cerir]
(En büyük günah, yalan yere yemin etmektir.) [Buharî]
Peygamber efendimiz, yalan söyleyenin ağzının bir taraftan kulağına kadar demir çengelle yırtılacağını, diğer tarafa geçildiğinde, önceki yırtılan tarafın iyi olacağını, sonra iyi olan tarafın tekrar yırtılarak bu şekilde Kıyamete kadar, kabrinde azabın devam edeceğini bildirmiştir. (Buharî)
Bir genç, Peygamber efendimize, üç büyük günaha yakalandığını bildirdi. Bunlardan biri yalandı. Peygamber efendimiz, (Yalanı benim için terk et!) buyurdu. Genç, peki diyerek gitti. Bir günahı işleyeceği zaman, (Eğer bu günahı yaparsam, Resulullah sorduğunda, evet dersem suçum meydana çıkar. Hayır dersem, yalan söylemiş, verdiğim sözü tutmamış olurum) diye düşündü. Diğer iki günahı da bıraktı. (Şir'a)
Büyükler buyuruyor ki:
Oğlum, yalandan sakın, o serçe eti gibi tatlıdır. Ondan az kimse kurtulur. (Lokman Hakim)
Allah indinde en büyük hata, yalan konuşmaktır. (Hazret-i Ali)
Yalancı ile cimri Cehenneme girer, ama hangisi daha derine atılır, bilmem. (Şabi)
Doğru ile yalan, biri diğerini çıkarıncaya kadar kalp de boğuşur. (Malik bin Dinar)
İçi dışına, sözü işine uymamak, nifaktandır. Nifakın temeli ise yalandır. (Hasan-ı Basrî)
Eshab-ı kiram indinde yalandan daha kötü bir şey yoktu, çünkü onlar, yalanla imanın bir arada bulunamayacağını bilirlerdi. (Hazret-i Âişe
Yukarıda söylenen sözlerden öğrendiklerimiz:
Yalan konuşmak haramdır.
Yalanı küçük gören ve işlemeye devam eden ona alışır ve sonunda yalancılar defterine yazılır
 Yalan, insanı cehenneme götürür.
 İman ile yalan birbirine tamamen zıddır. Müslüman mümkün mertebe yalandan uzak kalmalı, doğru sözlülüğü ve dürüst davranışı seçmelidir.
 Rüyâ anlatılırken bile yalan haramdır.
 Görmediği bir rüyayı gördüm diye anlatmak, Allah'a ve gözlerine iftira etmek mânası taşıdığı için büyük bir yalancılıktır.
 Müslümana yakışan, her türlü sahtecilikten uzak durup gerçeklerin peşinde olmaktır.
 Yalan söylemenin ölüm sonrasındaki cezası, avurtların, burnun ve gözün enseye kadar demir kancalarla parçalanmasıdır.
 Yalan konuşmak, münafıklığın alâmetidir.
 Dili yalandan korumak, kalbi nifaktan arındırmış olmakla mümkündür.
Rabbim! Kalbimizi nifaktan, dilimizi de yalandan muhafaza eyle! AMİN!
Bu sözler benim sözlerim değil. Dinimiz böyle emrediyormuş, söyleyenler söylemiş. İnanan inanır, inanmayan yalanına devam eder.
Allah nasıl olsa gerçeği biliyordur.
Bizim temennimiz, ülkemiz yalanlarla, iftiralarla, hırsızlıklarla, suçlamalarla, bölünüp parçalanmasın.
 Kardeş kardeşe düşman olmasın.
Huzurlu ve adaletli bir seçim olsun, hak eden kazansın.
Adalet mutlaka tecelli edecektir.
Bizim adaletimiz tecelli etmese de Allah’ın adaleti mutlaka tecelli edecektir.

Zekeriya TÜMER // 02.03.2014

27 Şubat 2014 Perşembe

DP'NİN DEMOKRASİ, ADALET VE HUKUK MÜCADELESİ; HÜRRİYET MİSAK'I İLE MİLLİ MİSAK...

Tarihi, Kadim ve Hakiki Demokrat Parti’nin Demokrasi, Adalet ve Hukuk Mücadelesi; Hürriyet Misak’ı ile Milli Misak…

DP’nin Demokrasi, Adalet ve Hukuk Mücadelesi; Hürriyet Misak’ı ile Milli Misak…
Mustafa Nevruz SINACI
         Tarihi ve kadim (gerçek) Demokrat Parti, mutlak bir ihtiyaç, hayati gereklilik ve mecburiyet sonucu kurulduğunda, Türkiye’de demokrasi, insan/vatandaş hakları, adalet ve hukuk yoktu. Anayasa da tanımlanan “kuvvetler birliği” ilkesi, sadece ve yalnızca müstebit İsmet İnönü anlamına gelirdi. Kuvvetler birliği’nin anlamı buydu. Zira dönem itibarıyla İsmet İnönü, hem CHP Genel Başkanı, hem Başbakan ve hem de Cumhuriyetin Reisi idi. Başbakan ve bakan nam hükümetin baş’ları (ve istibdadın icra unsurları) sadece kâtip hükmünde olup, Milli Şef’in emir ve direktiflerini yerine getirmekle memur ve mükellef kişilerdi!..
            Memleketin her yanında, hâkim ve hükümran Halk Partisi ceberrutları sâyesinde milli gelir kavramı alt üst olmuş, nüfusun kahir ekseriyeti açlık, yokluk, hastalık ve kıtlıktan kırılır hale düşmüştü. Üstüne üstlük, sefaletten bitap, biçare ve bin türlü ıstıraptan bizar vatandaş, bunca dert yetmezmiş gibi, bir de hükümet baskısı, haksız vergi takibi, gasp, irtikap, haraç, mezat vukuatları ve jandarma zulmünden bizar ve bitaptı…
            İşte, Demokrat Parti, Celâl Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşlarının; Cumhuriyet, Adalet, İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukuk mücadelesi bu zor ve ağır şartlar altında başladı. Milli Mücadele, Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbını tekrar ruhlandırma yolunda başlayan ağır ve zorlu mücadele; Kararlı adımlar, meşakkatli merhaleler ve fazilet timsali tertemiz, berrak, şeffaf ve şerefli bir mücadele sonucu 14 Mayıs 1950’de kazanıldı.
Bu nedenle DP’nin efsanevi zaferine “Beyaz İhtilâl” ve “Demokrasi Bayramı” denildi.
Şimdi mücadele muhteviyatına ve aşamalara bakalım:    
I. DP KONGRESI 
(07 - 10 Ocak 1947) 
VE HÜRRİYET MİSAK-I
7 Ocak 1947 günü başlayarak dört gün süren DP I. Büyük Kongresi'nin Türk siyaset, adalet, hukuk ve demokrasi tarihindeki yeri çok büyüktür. Bu Kongre ayrıca Partinin bütün hayatında etkisi görülecek kararlara vesile ve olaylara da sahne olmuştur.
Tarihi ve kadim DP’nin ilk Kongresinde, delegeler adeta bir ihtilal havası estirecek kadar coşkuluydular. Aralarında Prof. Kenan Öner, Samet Ağaoğlu, Osman Bölükbaşı, Dr. Mükerrem Sarol ve Osman Sarol'un bulunduğu bir grup, “Parti Milletvekillerinin Meclis’ten çekilmelerini” istiyor; İktidarı, milletle karşı karşıya getirmeyi tek çıkar yol görüyordu.
Buna karşılık: Adnan Menderes, Refik Şevket İnce, Ekrem Hayri Üstündağ, Hulusi Köymen'in sözcülüğünü yaptığı ve zaman zaman Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu ve Refik Koraltan tarafından desteklenen grup ise, (ilerde "müfrit (aşırı/taşkın) ve muhafazakâr" kanat saflarında yer alacak bazı şahsiyetler), çok sert konuşmaları ile dikkatleri çekmiştir.
Bursa delegesi Fuat Ama, "istibdat devrinde millet padişaha karşı, 'senden büyük Allah var' derdi. Bugün de biz iktidar sevdalılarına, senden büyük millet var diyoruz" diye konuşurken, General Sadık Aldoğan, "Yapılacak iş, Anayasayı tadil etmek değil, Anayasaya aykırı kanunlar yapan CHP’ni yaptığı kanunlarla beraber süpürüp atmaktır” diyordu.. 
Kongrede, özellikle Bölükbaşı büyük tesir bırakmış ve Abdülhamit'ten bahisle, "Taçsız-tahtsız sultan istemiyoruz. 23 senelik idarenin adı ile tadı bir olmamıştır" biçimindeki konuşması ile İsmet İnönü idaresini çok ağır bir surette yererek kınamıştır. 
Sonuçta: 
Demokrat Parti milletvekillerinin Meclise katılmadan "sine-i millete" dönmesini isteyenlerin başında gelen İstanbul İl Başkanı Prof., Kenan Öner’in Divan Başkanı seçildiği Kongre’de (Kenan Öner ve onun gibi düşünenlere göre: Meclise girmek Halk Partisi iktidarını ve iktidarın devlet yönetimindeki "totaliter" görüşlerini, hele seçimlerdeki baskı ve hilelerini en azından affetmek olacaktı) genç kuşaklardan Ahmet Tahtakılıç, Ahmet Oğuz, Hasan Dinçer ile Samet Ağaoğlu GİK'e girmişlerdir.
Osman Bölükbaşı ise kulis aralarında, delegelere kendisini, "Ne de olsa hamurları tek parti devrinin teknesinde yoğrulmuş kuruculara karşı GİK’de demokrat düşüncenin garantisi olmak" vaadi ile takdim etmiş, nefes nefese konuşması ile delegeden delegeye koşmuş, ancak isteğine kavuşamamıştır. (Ağaoğlu, 1992: 58-59).
Nihayet Büyük Kongrenin 4. günü olan 10 Ocak 1947 tarihinde:, “Anayasaya aykırı kanunların tasfiyesi, Seçim Kanunu'nun güvenceli hale getirilmesi, devlet başkanlığı ile parti başkanlığının ayrılmasını” isteyen “Hürriyet Misakı” ilan edilmiş ve bu şartlar yerine getirilmediği müddetçe, Meclis'ten çekilip "sine-i millet"e dönme yetkisi, Kurucuların hâkim olduğu Genel İdare Kuruluna verilmiştir.  
Başlarında Prof. Kenan Öner'in bulunduğu hizip, şiddetli hareket edilmesini ve DP mebuslarının istifalarını vererek sine-i millete dönülmesini ve CHP iktidarının gayr-ı meşru olduğunun ilan edilmesini istiyordu. 
Samet Ağaoğlu, Bölükbaşı, Mükerrem Sarol, Osman Kapani ve İsmet Bozdağ bu düşüncede olanlardandı. 
Bunlara ilaveten kongrede delegelerin pek çoğu, büyük kongreye ait olan Meclis'ten çekilme yetkisinin, Kurucuların hâkim olduğu GİK’e verilmesi taraftarı olmamasına rağmen, kurucular bu konuda ağırlıklarını koyarak istedikleri kararı çıkartmışlardır... 
(Goloğlu, 1982: 155). 
II. DP KONGRESI
(20-24 Haziran 1949) 
VE MİLLİ MİSAK 
(MİLLİ AND)
            “ – Seçim kanununun ve seçimlerle alâkalı hükümlerin vaz’ından maksat millet iradesinin serbest tecellisini teminden ibarettir. Mevzuu kanunlara ve müesses nizama aykırı hareket, kuvvet darbesi, millet ve vatandaş haklarının ihlali neticesine varacağından, buna meydan verilmemek üzere;
Memleket için büyük zarar ve tehlikeleri mucip olacak bu hale müsaade edilmemesi, bu mevzuda haklarına tecavüz olunan bütün vatandaşların meşru müdafaa halinde kalmaları, haklarını Anayasa ve Türk Ceza Kanununun müeyyidelerine dayanarak hareket etmeleri kaçınılmaz bir zaruret olacaktır. Bu hususların rey sahibi bütün partilere ve Türk umumi efkârına bildirilmesi, ayrıca Hükümetin ve vazifelilerin keyfiyetten haberdar edilmelerinin temini zaruri görülmüştür.
Ancak, tek parti zihniyetini ve Halk Partisi iktidarını, kanunların ihlali pahasına da olsa devamını kararlaştırmış olanlar, kongremizin bu kararı almış olmasını halkı ihtilale teşvik mahiyetinde tefsir etmeye kalkışabilirler. Hal bu ki ihtilâl mevcut ve müesses içtimai ve siyasi nizamın cebren değiştirilmesine matuf bir hareket olup, yukarıda tarif/tavsif edilen hareketler ihtilal tabirinin tamamıyla şümulü dışında, meşru hakların ve meşruiyetin müdafaası mahiyetindedir. Bu itibarla vatandaş siyasi hak ve hürriyetlerinin kullanılmasına ve milli hâkimiyet ve hürriyet esaslarının tahakkukuna herhangi bir surette engel olacak kanun dışı hareketlerden tevakki olunması lüzumunu memleketin en yüksek menfaatleri hesabına belirtmek isteriz. Aksi yolda harekete teşebbüs edenlerin ise, milli vicdanın ifadesi olan millet husumetine maruz kalmak gibi ağır ve tarihi bir mesuliyete mahkûm olacakları muhakkaktır.”
Halk Partisi/CHP tarafından bu karar “Milli Husumet Andı” olarak algılanmış ve ard niyetle tahrik unsuru olarak kullanılmıştır. Oysa Hürriyet Misakı; Cumhuriyetin temeli Misak-ı Milli’nin tamamlayıcı/bütünleyici, vazgeçilmez bir unsuru olup 1938-1950 arası Halk Partisi ve hükümetlerince ısrarla takip olunan ve yer yer kin, nefret, şiddet, mezalim ve husumetle uygulanan despotizm ve demokrasi karşıtı diktayı hedef alan onurlu ve soylu bir duruştur. 
MİLLİ MİSAK VE HÜRRİYET MİSAK'ININ 
ETKİ VE YANKILARI
Demokrat Parti I. Kongresi'nde kabul edilen "Hürriyet Misakı", yaklaşık 7 ay sonra kısmen etkisini gösterip, semeresini vererek İnönü'nün, “partiler arasında tarafsız kalacağı ve DP'nin güvence altında muhalefet yapabileceği” sözünü vermesine yol açtı.
Daha sonra, 20 Haziran’da başlayıp 24 Haziran 1949’a kadar 5 gün süren II. Kongrede kabul edilen “Milli Misak”; Demokrat Parti hareketi’nin, millet tarafından önceleri muvazaa olarak algılan imajını temelden değiştirdi. Hürriyet Misakı’nın tamamlayıcı unsuru ve tam bir azim, irade ve kararlılık gösterisi niteliği arz eden Milli Misak, halkın büyük bir umut, itimad, özgüven ve heyecanla DP’ye sarılmasına vesile oldu. Esasında, zamanla durum bunun da çok ötesine geçti. Dönem itibarıyla başkaca hiçbir alternatifin olmadığı gerilim yüklü bir ortamda, geniş halk kitleleri; Baskı, sömürü, esaret, zulüm ve işkenceden kurtulmak umuduyla DP'ye, içtenlikle, samimiyet ve teveccühle sarılıp bağlandılar.
Sebep ve inandırıcı unsur “Hürriyet Misakı ile Milli Misak” idi…
MODERNLEŞME TARİHİNDE 
1950 SEÇİMLERİNE UZANAN YOL
Demokrat Parti ilk katıldığı 1946 seçimlerinde “iktidarın seçim pusulalarında hile yaptığını” ilan edip Recep Peker hükümetini yerden yere vuruyordu ve 1947’de yaptığı ilk kongresinde Hürriyet Misakı’nı kabul etti; bu, misak-ı millinin kasıtlı bir taklidiydi. DP, Hürriyet Misakına dayanarak, hükümetin demokrasiyle bağdaşmayan kimi yasaları geri çekmemesi durumunda meclise girmeyeceğini ilan etti. İsmet İnönü bu tehdidin önemini o saat kavradı. 
Çünkü oy pusulalarında yapılan hileler yüzünden Peker hükümeti hem içte hem de dış dünyada “meşruiyeti kuşkulu” ilan edilmişti ki bu görüş, ABD katında da onaylanmıştı.
Amerikan yardımının çok önemli olduğu bir dönemde İnönü hemen Peker’in istifasını istedi, yerine San Francisco Konferansı’nda Türk heyetine başkanlık eden Hasan Saka’yı getirdi. Ve CHP hemen “değişim siyasetine” soyundu. Kasım 1947 kurultayında ilk kez serbest girişimi savundu, Çiftçiyi Topraklandırma Yasası’nın 17. maddesini geri çekeceğini açıkladı. Ardından dini siyasete alet ettiğini öne sürdüğü DP’yi alt etmek amacıyla okullarda din eğitimine izin verme kararı aldı. 
İsmet İnönü’nün yenilikçilere destek vermesine rağmen parti parçalanmadı; bu da CHP’nin içindeki disiplinin göstergesiydi. CHP’nin bu uzlaşmacı tutumu DP’de derin sorunlara yol açtı. Çünkü DP’lileri bir arada tutan şey, tutarlı bir siyasi program değil, CHP’ye karşı yürüttükleri ortak muhalefetti.
Demokrat Parti önderlerini fazla ılımlı bulan kimi milletvekilleri 1944’te İnönü’nün Genelkurmay Başkanlığı’ndan azlettiği Fevzi Çakmak’ın önderliğinde Millet Partisi’ni kurdu ve DP’nin meclis gurubu 1949’da yarı yarıya azaldı. 
Ama DP, böylece daha tutarlı bir partiye dönüştü; safra atmış oldu. İnönü Millet Partisi’nin DP oylarını böleceği inancından yola çıkarak, daha önceleri “İslamcı eğilimleri” nedeniyle dışladığı Şemseddin Günaltay’ı başbakanlığa getirdi. Seçim yasası muhalefetin dayatması sonucunda değiştirildi; 
Şubat 1950’de seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılması kararlaştırıldı.
Sonuçsa; 
CHP için 
tam bir hüsrandı!.. 
DP oyların yüzde 53.4’ünü alırken CHP yüzde 39.8’de kaldı. CHP seçim sonuçlarını itirazsız kabul etti, hatta İnönü, kimi durumdan vazife çıkarmaya meraklı askerlerin darbe yapmasını engelledi. Türkiye demokrasiyi benimsemişti; iktidar halkın oylarıyla el değiştirmişti. Bu demokrasiyi sindirme süreci on yıl devam etti.
Derken, 27 Mayıs’ta diktacılık, vesayet tutkusu ve elitizm yeniden hortladı.
Hürriyet misakı, Demokrat parti'nin kuruluşunun ilk yıldönümünde toplanan (7 ocak 1947) büyük kurultay sonunda yayımlanan bildirge. Özgürlüklere yönelik soyut bir özlemler paketi niteliğindeki bu bildirge, iktidar yanlısı basında ve hükümette büyük tepkilere yol açtı. İktidar-muhalefet ilişkilerinin sertleşmesi üzerine, cumhurbaşkanı İnönü ile DP Genel Başkanı C. Bayar arasında başlatılan görüşmeler, İnönü tarafından yayımlanan “12 Temmuz beyannamesi” ile yeni ve olumlu bir yörüngeye girdi. (18.10.2012, Aziz Üstel, Star Gazete)
            DEMOKRASİYE DOĞRU BİR ADIM: 
        12 TEMMUZ BEYANNAMESİ
İnönü, “meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız ve eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır” diyerek Peker hükümetinin muhalefet partilerine karşı tarafsız ve eşit yaklaşmadığını açıktan ifade ve itiraf ediyordu.
1945 yılı Türkiye’nin siyasi hayatında yeni bir dönemin kapısını açtı.  
II. Dünya savaşı sonrasında demokratik değerlerin kutsanmaya başladığı günlerde Türkiye de rejimini serbestleştirme yoluna girecekti.  Uzun yıllar sonra ilk kez iktidar partisinin karşısında bir muhalefet partisinin kurulmasına izin verildi. CHP’den ayrılan bazı milletvekilleri Demokrat Partiyi kurarak siyasal alanda muhalefete başladılar. İktidar ve muhalefet partisi arasındaki mücadele çoğu zaman gerginliklere sahne oldu.
Bu gerginliklerden biri 1946 seçimlerinin ardından yaşandı.  
Türkiye’nin ilk çok partili genel seçimi olan 1946 yılı seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Recep Peker’i başbakanlığa atadı. Demokratikleşme yoluna girmiş Türkiye’de, tek partili rejimle özdeşleşmiş bir kişiliğin başbakanlığa getirilmesi muhalefet partisinde büyük bir hayal kırıklığına sebep oldu. Peker kabinesinin göreve başlaması ile iktidar ile muhalefet arasındaki gerginlik günden güne arttı. 
Peker muhalefete oldukça sertti. 1947 bütçe görüşmelerinde hükümeti eleştiren Demokrat Parti liderlerinden Menderes’e “maraz bir psikopat ruhun ifadesi”  şeklinde karşılık verecekti. Bu ifadeler muhalefetin meclis oturumlarını uzunca bir süre protesto etmesine sebep olurken iktidar muhalefet ilişkisini daha da gerginleştirdi.
İktidar ile muhalefet arasındaki ilişki gitgide bozulurken 7 Ocak 1947 tarihinde Demokrat Parti kurultayı toplandı. Bu kurultayda Hürriyet Misakı adı verilen bir rapor kabul edildi. Kurultayda kabul edilen raporda Anayasaya aykırı anti demokratik yasaların kaldırılması, yargı bağımsızlığı, seçim sisteminin yeniden düzenlenmesi, hükümetin ve idarenin tarafsızlığının sağlanması, parti başkanlığı ile cumhurbaşkanlığının birbirinden ayrılması gerektiği açıklanıyordu. Demokratik bir yönetim için gerçekleşmesi gereken bu isteklerin karşılanmaması halinde ise sine-i millete dönüleceği ifade ediliyordu.
Demokrat Partinin aldığı bu karar CHP ile DP arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirdi. Nisan ayında yapılacak İstanbul ara seçimlerine Demokrat Parti girip girmemeyi tartışırken Recep Peker 1 Nisan da seçime katılmak istemeyen DP’ye “ istiklal mahkemeleri kanunun hala meri (yürürlükte)  olduğunu hatırlatıyordu. Bu gelişme Demokrat Parti ile CHP arasındaki ilişkileri tam anlamıyla kopardı. Demokrat Parti İstanbul’daki ara seçimlere katılmadı. İktidar ile muhalefet arasında gerginliğin sürekli bir şekilde artması üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Recep Peker ve Demokrat Parti lideri Celal Bayar ile haziran ayının ilk haftasından itibaren bir dizi görüşme yaptı. İnönü Recep Peker’den çok partili sistemin sağlam temellere oturtulmasını sağlayacak düzenlemeler yapmasını talep etti. Ancak Peker bu isteklere karşı çıktı. Bu gelişme üzerine 12 Temmuzda cumhurbaşkanı İnönü tarafından bir beyanname yayınlandı.
'12 Temmuz Beyannamesi’ adıyla ünlenen bildiri, 11 Temmuz günü radyoya ve Ajans’a verildi, 12 Temmuz günü ise gazetelerde yayımlandı. İnönü beyannamede, iktidar ve muhalefetin iddialarını dinlediğini, kendisinin her iki partiye de eşit mesafede olarak her iki tarafın da haklılık paylarının olduğunu ifade ediyordu. Bununla beraber  “meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız ve eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır” diyerek Peker hükümetinin muhalefet partilerine karşı tarafsız ve eşit yaklaşmadığını açıktan ifade ediyordu.  İnönü, “Muhalefet, teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır.  İktidar, muhalefetin kanun haklarından başka bir şey düşünmediğinden emin bulunacaktır”  ifadeleriyle iktidar ve muhalefetin ülke demokrasisine katkı sağlamak için beraber çalışması gerektiğini belirtiyordu.
Bu beyanname ile İnönü Türkiye’nin yönünün çok partili demokrasi olduğunu tek partili düzene bir daha dönüş olmayacağını açıkça ilan etmiş oldu. Yaşanan bu gelişmelerin ardından Başbakan Recep Peker Ağustos ayının sonunda istifa etmek zorunda kaldı. (Ömer Aymalı- Dünya Bülteni / Tarih Dosyası)
12 TEMMUZ BEYANNAMESİ
Hükümet Reisi ve Muhalefet Lideri ile son günlerde memleketin iç durumu üzerindeki konuşmalarımı ve bu hususta kanaatlerimi ve fikirlerimi söylemek zamanı gelmiştir.
7 Haziran tarihinde görüşmek üzere çağırdığım Bay Celal Bayar bana DP idare heyetinin baskısı altında bulunduğunu beyan ve şikâyet etti. Haberdar ettiğim Başbakan, aynı mevzuları daha evvel aralarında görüştüklerini hikâye ederek, böyle bir baskının olmadığını, idare mekanizmasının memleketin huzurunu bozacak mahiyetteki tahriklere karşı çok güç durumda kaldığını beyan eyledi. Bundan sonra, iki tarafı bir arada dinlemek için, 14 Haziran tarihli buluşmayı tanzim ettim. Başbakan ve Yardımcısı Devlet Bakanı ile Demokrat Parti Genel Başkanı hazır bulundular. İki taraf arasıda karşılıklı tartışma içinde iki buçuk saat devam eden bu konuşma, başladığı noktada bitti. Demokrat Parti Başkanı, partisinin baskı altında bulunduğu noktasında ısrar ve partisinin kanun dışı maksatlar ve ihtilal usulleri takip ettiğine dair ithamları reddetti. Hükümet Reisi, idare mekanizmasının baskı yaptığı iddiasını kabul edemeyeceğini ve şikayet vesikalarını tetkik ve takibe hazır olduğunu tekrar söyledi ve Muhalif Partinin çalışma usullerini düzeltmesi lazım olduğu iddiasında kaldı.
17 Haziran tarihinde Bay Bayar’ı tekrar kabul ettim. Bana, vaziyeti arkadaşlarıyla görüştüğünü, benim durumuma karşı teşekkürle mütehassıs olduklarını söyledikten sonra, baskı vardır kanaatinde olduklarını ifade eyledi. Bunun üzerine; 2 defa görüştüğüm Başbakan, iktidar partisiyle muhalefet partisinin Büyük Meclisteki münasebetleri ve karşılıklı çalışmaları yolunda hayırlı terakkiler olduğunu takdirle söyledikten sonra.; “Biz de kendimize düşen vazifeleri sadakatle ifa edeceğiz, size söz veriyorum” dedi ve iki ay sonra Büyük Meclis toplanıncaya kadar partilerin münasebetlerinde itimadı artıran terakkiler olacağına ümidinin kuvvetli olduğunu ilave eyledi. Bu beyanatı Bay Bayar’a 21 Haziran tarihinde naklettim.
Bay Bayar, bu konuda fiili neticeye intizar edilmesi lazım geleceğini bildirdi. Bundan sonraki tartışmalar Muhalefet Liderinin Sivas nutkunda ve Hükümet Reisinin 2 Temmuz tarihli beyanatında ve ondan sonraki karşılıklı cevaplarda görülmüştür. Vaziyet hulasa olunursa, iki taraf şikayetlerinde ve savunmalarında ısrar etmiş ve şiddetli tartışmalar esnasında karşılıklı iyi niyetlerin ifadesi olan bazı tatmin edici parçalar hatırlarda kalmıştır. Siyasi havayı yumuşatan bir iyilik olmak üzere, dertleri bilenlerin, kendiliklerinden, karşı tarafı teskin edici tedbirler alacakları ümidi uyanmıştır. Bunun dışında olarak, durum, Muhalefet Partisi Liderinin “fiili bir netice beklemek” şeklinde ifade ettiği hükümde görülür. Yani, bir başka ifadeyle durum karşılıklı iddialar bakımından düğüm halini muhafaza etmiştir.
Şimdi ben, bu düğümü çözmeğe çalışacağım. İki tarafın şikâyet ve müdafaalarının delillerini tafsil etmekte fayda görmüyorum. Zaten bunlar umumi efkârca da kâfi derecede bilinmektedir. Gördüm ki, taraflardan hangisinin haksız yahut hangisinin daha evvel karşısını kırmağa başlamış olduğunu aramakta da fayda yoktur. Ben, idare mekanizmasının baskı yaptığını Hükümet Başkanının kabul etmemesini, öyle bir hareketi tasvip etmeyeceğini katiyetle beyan eylemesini, bir teminat ifadesi olarak aldım ve bunu Bay Bayar’a söyledim. Ben, Muhalefet Liderinin kanundışı maksatlar ve metotlar isnadını reddetmesini, muhalif parti çalışması için şart olan kanun içinde kalmak esasının göz önünde tutulduğuna ve tutulacağına dair tatmin edici bir teminat olarak kabul ettim ve Başbakana bunu söyledim. Her iki tarafla uzun konuşmalardan çıkardığım bu neticelere inanmak istiyorum ve inanıyorum. Bizi bu inanışa getiren bu durumu, memlekette siyasi partilerin çalışıp gelişebileceğine kati ümit veren en mühim merhale sayıyorum. Şimdiye kadar, memlekette geçen iktidar ve muhalefet tecrübesinin muvaffak olmamasını, bir seneden beri geçirdiğimiz tecrübelere, onların dayanamamış ve bu günkü siyasi durumu elde edememiş olmalarında görüyorum. Benim kanaatimce, bir buçuk seneden beri geçirdiğimiz tecrübeler ağır ve bazen ümit kırıcı olmuştur; amma, gelecek için her türlü ümitleri haklı çıkaracak bir muvaffakiyet temin edilmiştir. Bu durumu muhafaza etmek ve onun gelişmesini sağlamak, iktidar ve muhalefet partilerinin vazifeleri olmak lazımdır. Gelecek için tedbirler, benim kabul ettiğim gibi, şu noktadan hareket etmekle bulunabilir. Benim, bu son dinlediğim karşılıklı şikâyetler içinde mübalağa payı ne olursa olsun, hakikat payı da vardır. İhtilalci bir teşekkül değil, bir kanuni siyasi partinin metotları ile çalışan muhalif partinin, iktidar partisi şartları içinde çalışmasını temin etmek lazımdır. Bu zeminde ben, Devlet Reisi olarak, kendimi her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli görürüm.
İdare mekanizması, yani Valilerimiz ve maiyetleri, bir seneden beri çok ağır bir tecrübe geçirmişlerdir. Öyle zamanlar oldu ki, memlekette hükümetin mevcut olup olmadığı bile şüphe götürür idi. Sorumlu Hükümetin huzur ve asayiş vazifesi münakaşa götürmez. Fakat meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız, eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır. Bu arada, siyasi partilere mensup olan veya görünen hususi maksat sahiplerinin şirretliklerini pervasız olarak tesirsiz bırakmak hususunda partilerin dikkat göstermeleri icap eder. Siyasi partilerin hangisi işbaşına gelirse gelsin onları, idare mekanizmasında çalışanların, haklarına ve itibarlarına karşı adaletli bir zihniyette olacaklarına inandıracaklardır. Zannediyorum ki, Hükümet Reisi ile Muhalefet Lideri arasındaki son tartışmada, iki tarafı sebat ettikleri noktadan ayırmak gayretine düşmeksizin, her iki tarafın bekledikleri şeyleri söylemiş ve temin etmiş oluyorum.
Vatandaşlarıma, Hükümetle ve iktidar partisi ile muhalefet partisi arasında görüşme ve araya girme safhalarını olduğu gibi anlatmış olduğumu ümit ederim. Varmak istediğim netice, başlıca iki parti arasında temel şartın, yani emniyetin yerleşmesidir. Bu emniyet, bir bakımdan memleketin emniyeti manasını taşıdığı için, benim gözümde çok ehemmiyetlidir. Muhalefet, teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır. Büyük vatandaş kütlesi ise, iktidarın bu partinin veya öteki partinin elinde bulunması ihtimalini vicdan rahatlığı ile düşünebilecektir. Bu neticeye varmak için karşılaştığım güçlükler, çok zaman, yalnız ruhi mahiyette olan amillerdir. Bu güçlükleri yenmek için, siyasi hayatımızı idare eden, iktidarda veya muhalefetteki liderlerin samimi yardımlarını isterim.
Bu beyanatımı, neşrinden önce, Başbakanla Muhalefet Lideri görmüşlerdir.
12 Temmuz 1947, T.C. Cumhurbaşkanı - İSMET İNÖNÜ
(NÜVE FORUM, Tarihten olaylar – 12.12.2013)