15 Eylül 2017 Cuma

Hükümetin "kuzey ırak ve barzani'nin menfur teşebbüsü" karşısında içine düştüğü çaresizlik, dirayetsizlik, kararsızlık "MİSAK-I MİLLİ, TARİH VE STATÜKO ANTE"

İŞTE (BABA) BARZANİ'NİN BAŞVEKİL ADNAN MENDERES VE CUMHURBAŞKANI CELÂL BAYAR’A GÖNDERDİĞİ MEKTUP 

(Baba) Şeyh İsmail Barzanî’nin, 17 Nisan 1956 tarihinde dönemin "Hür ve Hükümran" Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı Adnan Menderes ile Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'a gönderdiği mektup ortaya çıktı.
Şeyh Abdüsselâm Barzanî’nin oğlu, Molla Mustafa Barzani’nin yeğeni Merhum Şeyh İsmail Barzanî’nin, 17 Nisan 1956’da, “Filistin Davasına destek verilmesi, Siyonizmin Filistin’den tümüyle kovulması” talebiyle, Başbakan Merhum Adnan Menderes’e gönderdiği mektup gün yüzüne çıktı.
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'ndeki mektubun Türkçe tercümesi şöyle:
"Fehamet Sahibi Türkiye Başbakanı Beyefendi Hazretlerine, Allah Taâla, bir mahluku yarattığında, ona, düşmanlarının saldırısından korunmak için mutlaka nefsini müdafaa gücünü de bahşeder. Şüphesiz, her mü’min ilahi emirleri yerine getirmek için nefsinin, insanlığının şeref ve onurunu muhafaza etmelidir.
Her mü’min için nefsini Allah yolunda yönlendirmek ve sahih yol üzere kılmakla gereklidir.
Nitekim yet-i Kerîme’de ” İnnellaheştera minelmü’minîne enfüsehum ve emvâlehum Bienne Lehumulcenne, Şüphesiz ki, Allah müminlerin nefislerini (canlarını) ve mallarını onlara, cennet karşılığında iştira (vaad) eylemiştir.” buyurulmaktadır.
Muhterem Üstadım,
Eğer, düşmanların müminlerin beldelerinde, bu güzel beldelerde düşmanlığını müşahede edebilseydiniz, zira, görüyoruz ki, Siyonizm yaralı Filistin beldelerinin bir kısmını gaspetmiştir.
“Siyonistler ellerindeki, mücehhez silahlarla kurşun ve bombalar kullanarak Filistin insanının haremine tecavüz etmekte, çocukları katletmekte, ulemadan olan dostlarımızı ortadan kaldırmaktalar.
Kurdukları devlette, ellerindeki mücehhez, donanımlı kara,deniz ve hava silah ve güçleriyle bunlar güzelim köyleri bombalamakta ve vurmaktalar.
Biz bu şekilde, en derin saygılarımızla sizden buna ehemmiyet vermenizi ve Yahudilerin Filistin’den kovulması için gerekli tedbirlere başvurmanız için bunu arz ediyoruz. Ta ki burada gasbedilmiş topraklar üzerinde bir devlet tesis edemesinler. Yahudileri Filistin’den çıkarmak dinî bir vecibe’dir. Bu hususta cehd göstermemiz, tabiî ki, mücadele etmemiz Allah’ın (C.C) emirlerinden’dir.
Burada yazılan, Filistin’de var olan zulmü ortaya koymak içindir. Halbuki, bu şehir ve köyler daha 30-40 yıl önce, Osmanlı’ya aitti. Bu yüzden, bizden daha güçlü olan sizlerden bunu talep ediyoruz. Gerçek güç sahibi Allah’dır. (C.C.).
Bu vesile ile, Mübarek Ramazanızı tebrik ederim.’
17/4/1956
Muhlisiniz Eş-Şeyh İsmail
Kaynak: Müfid Yüksel
**
YORUMLAR
Kürt Mehmed (2 yıl önce): Merhum Şeyh Abdüsselâm Barzanî şunu bilmiyordu; o dediği Osmanlı çoktan beyaz Türkler ve dış kuvvetleri tarafından alaşağı edilmiş ve İslam karşıtı bir rejimin ikame edildiğini bilmiyordu. O zannediyordu ki daha Türkiye Müslümandır. İyiki mektubu İsmet İnönüye göndermemiş, bari Menderese göndermiş. Türkiye'nin ilk İsrail devletini tanıyan bir ülke olduğunu da bilmiyordu merhum. Allah ona ve onun gibi düşünenlere rahmet eylesin.
Türk-Kürt (2 yıl önce): Bunlar olsa olsa ABD-İngiliz Şeyhi olurlar. Türk milletinin bunlardan çektiğini hiçbir kalem yazamaz.
***
TÜRKİYE’NİN MUSUL VİLAYETİ PETROPOLİTİĞİ
Bekir Aydoğan/Ekopolitik Araştırmacısı
“Irak’ın önde gelen ihraç ürünleri marul ve salatalık olsa ve büyük petrol sahaları da Güney Pasifik’te yer alsa idi, ABD’nin yine de bu ülkeyi özgürleştireceğine inanmak için bizim yönetenlere sıra dışı bir teslimiyetimiz gerekirdi.”(1)
Vietnam Savaşı, Arap-İsrail çatışmaları, Körfez, Kosova ve Irak Savaşı’ndaki insan hakları ihlallerine muhalif duruşuyla bilinen Noam Chomsky; 2003 Irak Savaşı’na ilişkin 2006 yılında böylesi bir açıklama getiriyor ve bu sözler bize; ABD Başkanı Jimmy Carter’ın 23 Ocak 1980 günü,“Basra Körfezi petrolüne erişim yaşamsal bir ulusal çıkarımızdır. Bu çıkarımızı korumak için ABD, askeri güç kullanımı da dâhil her vasıtayı kullanmaya hazırdır.” (2) deyişini hatırlatıyor.
DÜNYA PETROL REZERVLERİNİN %69.7’SİNE SAHİP ORTA DOĞU
Bugün dünya petrol rezervlerinin %69.7’sini (3) oluşturan, siyasi çalkantı ve askeri müdahalelerin çok sık yaşandığı Ortadoğu; bundan yaklaşık 1 asır önce büyük ölçüde Osmanlı Devleti sınırları içerisinde bulunuyor, sahip olduğu stratejik konum ve yer altı zenginlikleri bakımından sanayileşen devletlerinin ilgisini cezbediyordu. Dönemin bu özellikteki bölgeleri, devletlerin buralarda izlenen politikalarını ve üstü kapalı da olsa geleceğe ilişkin planlarını belirlemede etkili oluyordu. Zira bugün olduğu gibi, 1980’lerde ve 20. yüzyılın başlarında da buna ilişkin izler bulabiliyoruz. Bu konuda dönemin İngiltere Donanma Bakanı Walter Hume Long, 23 Mart 1920 günü yaptığı bir konuşmada şunları dile getirmiştir; “Dünyadaki bilinen petrol yataklarını ele geçirebilirsek, dilediğimiz gibi kullanabiliriz. Eğer, Büyük Britanya ‘ele geçirilebilir’ petrol sahalarına sahip olma fırsatını elinden kaçırırsa, Hükümet ‘ulusal çıkarlar bakımından en uygun zamanda harekete geçmemekle suçlanacaktır.’
Olağan dışı fırsatların eşiğindeyiz; ya biz bu kapıdan girmek için gerekeni yapacağız veya başkaları girecek ve geleceğin anahtarına sahip olacaklardır.”(4) Aslında Carter ve Long’un bu sözleri; devletlerin petropolitiği, ‘ulusal çıkar’ kavramıyla ne kadar yakın tuttuklarını gösterir ve zaten 21. yüzyılın Avrasya üzerinde mücadele ile geçeceğini söyleyen Bill Clinton da, 20. yüzyılın Ortadoğu petrollerine yönelik savaşlarla geçtiğini dile getirmiş ve belki de bu öngörüyle geleceğin anahtarına sahip olma konusunda ülkesinin ciddiyetini ortaya koymuştur. Bu noktada ‘ulusal çıkar’olarak görülen petrol politikalarının güç uygulayarak değil, uluslararası antlaşmalar nezdinde sürdürülmesi ve ülkelerin iç işlerine müdahale olmaksızın izlenmesi gerektiği de söylenmelidir.
20. yüzyılın başlarına döndüğümüzde göreceğimiz manzara şudur ki; Osmanlı Devleti üç kıtaya yayılmış geniş topraklarına rağmen bir türlü sanayileşmesini tamamlayamamış, petrol yatakları ve kullanım hakları ile ilgili açık ve net bir petrol politikası güdemediğinden hudutları dışında ve hatta içinde gerçekleşen petrol mücadelesinin uzağında kalmıştır. Önceleri Osmanlı Devleti’nin yanında yer alan batılı ülkeler rakipleri arttıkça ve sömürge alanları daraldıkça bölge üzerinde kullanım hakları ve imtiyazlar edinmiş; üstelik süreç ilerledikçe bununla da yetinmeyerek menfaatleri doğrultusunda mutlak güce sahip olma düşüncesiyle hareket etmişlerdir.(5) Ticari anlaşmalar, demiryolu projeleri ve rekabet içerisinde olan petrol firmalarının mücadeleleri; tüm Ortadoğu’yu kapsamakla birlikte, dönemin hegemon ülkesi olan İngiltere’nin sömürge yollarına giden şimdiki Irak dâhilindeki Basra Körfezi’nde de gerçekleşiyordu.
İngiltere için Basra Körfezi’nin güvenliği denizden Kıbrıs Adası ile olduğu kadar da, karadan da Musul Vilayeti çevresiyle sağlama alınmalı ve bölgenin sahip olduğu yer altı zenginlikleri de mutlak suretle kullanılmalıydı. Bu amaçlar dâhilinde geçen Birinci Dünya Savaşı sonucunda Türkiye ile bir takım görüşmeler ve antlaşmalar yapılmış; Musul Vilayeti’nin statüsüne ve bölgeden elde edilen petrol üzerindeki haklara ilişkin kararlar verilmiştir.
Çizmiş olduğumuz temelden güçle, makalenin esas ayağını oluşturan Türkiye’nin Musul Vilayeti petrolü üzerindeki haklarına geçebilir ve batılı devlet adamlarının ‘ulusal çıkar’ şeklinde tanımladığı petropolitiğin ülkemiz tarafından Musul petrolleri için nasıl uygulandığını görebiliriz.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞU VE MUSUL PETROLÜ
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulumundan itibaren Osmanlı Devleti’nden kalma borçların ödenmesi, savaştan yeni çıkan bir milletin ülkeyi kalkındırması açısından olumsuz bir etken olmuş; öte yandan Musul petrolleri üzerinde Türkiye’nin 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması’ndan doğan hakları, hem bu borçların ödenmesini hem de ülkenin kalkınmasını sağlayacak maddi gelirin umudu olmuştur. Bu noktada Ankara Antlaşması ve bu antlaşmanın içerisinde geçen 14 Mart 1925 tarihli Irak hükümeti ile -antlaşmanın imzalandığı tarihte hisselerinin çoğu İngilizlere ait olan ve adı 1929 yılında Irak Petrol Şirketi olarak değiştirilen- Turkish Petroleum Şirketi arasında yapılan antlaşma, Musul petrolleri üzerinde yapacağımız analizin odak noktasını oluşturmaktadır.
Başbakanlık Arşivi’nden alınan Ankara Antlaşması’nın petrol hisseleriyle ilgili 14. maddesini incelediğimizde konuya referans olabileceğini görebiliriz. Üçüncü Fasıl, Ahkâm-ı Umumiye Madde -14: Her iki memleket arasında menafi-i müştereke sahasını tevsi etmek maksadıyla Irak Hükümeti işbu muahedenin mevki’i meriyete vaz’ı tarihlerinden itibaren yirmi beş sene müddetle berveçh-i zir alacağı aidatın yüzde onunu Türkiye Hükümeti’ne tediye edecektir. 
A)14 Mart 925 tarihli imtiyaz mukavelesinin onuncu maddesi mucibince ‘Turkish Petroleum Campany’den,
B) Bâlâdaki imtiyaz mukavelesinin altıncı maddesi mucibince petrol ihraç edebilecek olan şirketlerden veya eşhastan,
C) Bâlâda zikredilen imtiyaznamenin 33. maddesi mucibince teşekkül edebilecek olan muavin şirketlerden.”(6) 5 Haziran 1926 tarihindeki Ankara Antlaşması’nın -“Türkiye ile İngiltere ve Irak arasında Türk Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Andlaşması”- 14’üncü maddesini şu şekilde açıklayabiliriz;
Irak Hükümeti, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak 25 yıl süre ile aşağıda gösterilen gelirlerin % 10’unu Türkiye Hükümetine ödeyecektir.
A) 14 Mart 1925 günlü Ayrıcalık Sözleşmesi’nin 10. Maddesi uyarınca “Turkish Petroleum” Şirketinden,
B) Yukarıda anılan Ayrıcalık Sözleşmesi’nin 6. Maddesi uyarınca petrol ihraç edebilecek olan ortaklıklardan ya da kişilerden, C) Söz konusu Ayrıcalık Sözleşmesi’nin 33. Maddesi uyarınca kurulabilecek yan ortaklıklardan.(7) Ayrıca Türkiye, Irak gelirlerinden alacağı ‘royalty’ hakkından 5 Haziran 1926’dan itibaren 500.000 sterlin karşılığında 12 ay içinde vaz geçebilecektir.
Bu minvalde; 14 Haziran 1926’da Ankara Antlaşması Irak Meclisi tarafından kabul edildikten sonra Türk basınında Türkiye’nin 500 000 sterlin alarak %10’luk payından vazgeçtiği yazılmış ve bu haberlerin yanlış olduğuna dair açıklama 17 Haziran tarihinde Anadolu Ajansı vasıtasıyla yapılmıştır.(8) Bu konuda detaylı açıklamaların bulunduğu “İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik” adlı kitabın yazarı-20. ve 21. dönem Ankara Milletvekilliği ile Başbakan Yardımcılığı ve Milli Eğitim Bakanlığı yapan- Hikmet Uluğbay’a göre Türkiye, Ankara Antlaşması’nın ekinde yer alan 500 bin sterlinlik toptan ödemeyi seçtiğine ilişkin olarak, antlaşmadan itibaren 12 ay içerisinde Irak Hükümetine bir bildirimde bulunmamıştır. Değiştirilen mektup notasında toptan ödemenin tercih edilmesi hâlinde bu seçimini 12 ay zarfında Irak Hükümetine bildirme zorunluluğu vardır. Türkiye, böyle bir bildirimde bulunmadığından, Turkish Petrol Şirketi’nin Irak Hükümeti’ne ödeyeceği royalti gelirinin yüzde 10’unu alma hakkını tercih etmiştir.
1934 yılında başlayan, 1958 yılına kadar Bütçe Kanunlarının, Devletin gelir kaynaklarının gösterildiği “B” Cetvellerine “Sözleşmesi Gereğince Musul Petrollerinden Alacak” diye bir gelir kaleminin konulmaya başlanması ise buna somut bir kanıttır. Aynı alacak, 1959-1985 yılları arasında da Bütçe Kanununun metni içine bir madde hükmü olarak konulmaya devam etmiştir.
İkinci kanıt ise 1934-1954 dönemine ait “Kesin Hesap Kanunları”nda “Sözleşmesi Gereğince Musul Petrollerinden Alınan” hükmü çerçevesinde yapılan tahsilat rakamlarına yer verilmesidir.(9) Hem o dönemin resmi açıklamalarından hem de Hikmet Uluğbay’ın yaptığı araştırmalardan Türkiye’nin 500 bin sterlin ödemesini seçmediğini anlayabiliriz. Bu noktada Ankara Antlaşması’nda geçen Turkish Petroleum Şirketi’nin Irak petrolleri üzerinde sahip olduğu hakları, Türkiye’nin sahibi olduğu petrol gelirleri hakkını etkilediğinden, T.P. Şirketinin ne gibi haklara sahip olduğunu da vurgulamak gerekir. “Türk Petrol Limited Şirketi’nin Irak Hükümeti ile imzaladığı, 14 Mart 1925 tarihli Sözleşme’nin bazı maddeleri: Madde 1- Hükümet, şirkete aşağıda belirtilen şartlarda, petrol, nafta, doğalgaz, ozokerit (yermumu) maddelerinin ve türevlerinin aranması, çıkarılması, işletilmesi, taşınması ve satılması ile ilgili ticari faaliyetlerde bulunma ayrıcalık hakkını vermiştir.
Madde 3- Bu sözleşmenin ilişkili olduğu alan bundan böyle “tanımlanmış alan” olarak anılacaktır. Aksine hüküm olmadıkça, transfer edilmiş bölgeler hariç Irak’ı ve eskiden Basra Vilayeti olarak anılan bölgeyi kapsayacaktır. Irak’ın hudutları belirlendiğinde, “tanımlanmış alanın” sınırlarını açıkça belirleyecek ayrı bir sözleşme hükümet ile şirket arasında icra edilecektir.
Madde 10- Bu sözleşme ile tanınmış ayrıcalıkla ilgili olarak, şirket, hükümete birinci maddede belirtilen maddelerin tonu başına royalti ödemesinde bulunacaktır. Royalti aşağıdaki şekilde hesaplanacaktır; (1) İhraç için inşa edilecek boru hattının tamamlanmasından itibaren yirmi yıl süre ile ton başına dört (altın) şilin olacaktır.” Bu konuda Uluğbay’a göre; Irak Hükümeti ile Türk Petrol Şirketi arasında imzalanan 14 Mart 1925 tarihli Ayrıcalık Sözleşmesi’nin 1’inci maddesi ile ayrıcalık hakkının kapsamı belirlenmiştir. Buna göre, Irak Hükümeti, ülkesinde şirkete “petrol, nafta, doğalgaz, ozokerit (yermumu) maddelerinin ve türevlerinin aranması, çıkarılması, işletilmesi v.b. ticari faaliyetlerde bulunma hakkını” vermiştir.
Görüldüğü üzere, Irak Hükümeti’nin, dolayısı ile Türkiye’nin royalti hakkı sadece petrolle sınırlı olmayıp, sayılan bütün maddelerle ilgilidir. Aynı şekilde Sözleşme’nin 3. maddesine göre royalti sadece Musul Vilayeti’ni değil, tüm Irak topraklarında yukarıda sayılan maddelerin işletilmesi ve ticaretini kapsamaktadır.(10)
İhsan Şerif Kaymaz’a göre ise Irak hükümeti ile Turkish Petroleum Şirketi’nin arasındaki anlaşmanın esasları şu şekildedir: Irak Hükümeti’nin T.P.C.’nin yönetim kurulunda oy hakkı bulunmayacak; yalnızca şirketin üretim alanını ve yönetim bürolarını denetleme yetkisi olacaktı. Bir başka deyişle Irak, şirketin, üretim, işletme ve dış satımla ilgili karar sürecinin dışında bırakılıyordu. Ayrıcalık alanı, Basra Vilâyeti’nin bir bölümüyle transfer edilen topraklar dışındaki Irak arazisinin tamamını kapsıyordu. Bu, Irak’ın toplam yüzölçümünün üçte ikisine denk gelen bir alandı. Ayrıcalığın süresi yetmiş beş yıl olacaktı.
Şirket, 1927 yılı Kasım ayına değin, kendi belirleyeceği, her biri sekiz mil kare alanındaki yirmi dört üretim bölgesinde çalışmalara başlayacak; 1931 yılı Mart ayına dek toplam 36.000 feet, yaklaşık11.500 metre derinliğinde test sondajı tamamlanacak; izleyen her yıl da 12.000 feet yaklaşık 4.000 metre yeni sondaj yapılacak; bu işlem, petrol alanları işletmeye açılıp, petrolün boru hatlarıyla uygun limanlara ulaştırılmasına dek sürdürülecekti. Test sondajı tamamlandıktan sonra dört yıl içinde yani 1935 yılı sonuna değin petrolü denize ulaştıracak boru hatları yapılacaktı. Şirketin, petrolün çıkarılması, işletilmesi, depolanması ve nakliyesi için getireceği her türlü araç-gereç, gümrük vergi, resim, harçlarından; şirketin üretip satacağı petrol de dış satım vergisinden muaf tutulacaktı. Irak’a üretilen petrol için ton başına dört şilin royalty ödenecek; söz konusu ödeme, boru hattının tamamlanmasından başlayarak yirmi yıl süreyle (yani kabaca 1955 yılı sonuna dek) yapılacaktı. Yirmi yılın sonunda royalty miktarı kazanç-kayıp oranına göre artırılacak ya da azaltılacaktı. Bu süre boyunca, Irak’ın iç gereksinimleri karşılanmadan dışarıya petrol satılmayacak, yetmişbeş yılın sonunda Irak, şirketin, ülkedeki tüm taşınmaz mal varlığının sahibi sayılacaktı.(11)
Görüldüğü gibi Türkiye’nin elde edeceği petrol gelirleri Uluğbay’a göre Irak’ın tümünü kapsamakla birlikte geliri ödenecek ürün sadece petrol ile sınırlı değildir ve royalty birim miktarı, ilk yirmi yıl için sabitlenmiştir. Kaymaz’a göre ise Irak’ın toplam yüzölçümünün üçte ikilik kısmını kapsamaktadır.
Bir diğer önemli konu ise Türkiye’ye ödemelerin ne zaman yapılacağı ile ilgilidir. Ankara Antlaşması’nın 14. Maddesi’nde bu konu her ne kadar antlaşmanın imzalanmasına müteakip şeklinde belirlenmişse de, petrolün transfer edileceği boru hatları henüz tamamlanmadığından bu konu, Irak Hükümeti ile Irak Petrol Şirketi arasında 19 Mayıs 1931 günü yapılan ek sözleşmeyle ele alınmıştır. Buna göre şirket, Irak Hükümeti’ne boru hattının tamamlanmasına kadar her yıl 400 bin sterlin ödemesi yapmayı kabul etmiş ve ödenecek miktarların yarısı ileride ödenecek royaltiden mahsup edilmiştir. Uluğbay’a göre Türkiye ile Irak arasında 11 Ocak 1932 tarihinde imzalanan bir antlaşma çerçevesinde değiştirilen mektup notası, royalty ödemelerini 1931 yılında başlatacak belgeler içeriyor ve bu nedenle Türkiye 1931-1955 yılları döneminde 25 yıl süre ile royalty tahsili elde etmesi gerekiyordur.
Boru hatlarının tamamlanma tarihi Uluğbay’a göre 1934 yılında gerçekleşmiştir ve bu sebepten ötürü 1935 yılında başlanacak ödemeler, Türkiye ile Irak hükümeti arasındaki anlaşma gereğince 1931 yılında başlatılmıştır. Prof. Dr. Nevin Coşar’a göre; Türkiye, 1931 yılından 1951 yılına kadar 1945 yılı hariç ödemeleri tahsil etmiş, 1954 yılında ise 1945 yılında ödenmeyen ücretin yerine Irak hükümetince Türkiye’ye bir ödeme yapılmıştır. Ayrıca 1931’de tahsilatın başlamış olmasına rağmen Irak hükümeti, ödemenin Ankara Antlaşması’nı müteakip 25 yıl süreceğini iddia ettiğinden ödemeleri durdurmuştur.(12) Hikmet Uluğbay, Nevin Coşar’dan farklı olarak royalty(13)ödemelerinin 1935 yılında tamamlanan boru hattından dolayı 1931 değil de 1935 yılında başladığını, ondan öncekilerin T.P Şirketi’nin Irak hükümetine ödediği avans gelirleri olduğunu yazmıştır. Ayrıca Uluğbay hazırladığı ödemeler tablosuna(14) göre, Türkiye’nin 3,5 milyon sterline karşılık gelen bir tahsilat yaptığını; ama 26 milyon sterlin değerinde alacağının da var olduğunu ileri sürmüştür. Dolar olarak düşünüldüğünde bu tutar; 72.8 milyon, günümüz petrol değerleri üzerinden hesaplandığında 755.2 milyon ve 1955 yılı sonrası faiz oranlarını kullanarak hesaplandığında ise 1.644.7 milyon dolar olarak karşımıza çıkıyordur.(15)
Yine Uluğbay’a göre, 1950’li yıllarda Irak’ın ödemeleri yapmamasında Türkiye’deki hükümet değişimleri ve Amerika tarafından yapılan Marshall Planı dahilindeki mali yardımlar da etkili olmuştur.
İlhan Uzgel ve Ömer Kürkçüoğlu ise; Hikmet Uluğbay’ın konuyla ilgili yaptığı araştırmaları en güncel çalışma olarak nitelemiş ve ek saptamalarda bulunmuşlardır. 
1954-1955 döneminde Türkiye Irak’la birlikte Bağdat Paktı’nı kurduğu için ilişkiler iyileşmiş, 1958’e kadar bu fasıl (Türkiye’nin Irak’tan alacakları) bütçeden çıkartılmış, fakat 1959 bütçesine tekrar konulmuştur. 
Çünkü 1958’de bu ülkede General Kasım darbesi yapılmış bulunmaktadır. Yalnız, darbeden sonra, artık bu alacak bütçedeki gelir cetveli içinde değil, ayrı bir bütçe maddesi olarak gösterilmiştir. Bundan amaç, bütçe maddeleri TBMM’de ayrı ayrı tartışıldığından, konunun altını çizmek ve alacağı daha güçlü dile getirmektir.
Bu uygulama da 1980’lere dek devam etmiş; fakat Özal iktidarı sırasında Orta Doğu ülkeleriyle ve özellikle Irak’la ticari ilişkiler geliştirildiği için tahsil edilmeyen; ama Türkiye’nin bu alacağını unutmadığını gösteren söz konusu madde; Hazine, Dışişleri Bakanlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın da olumlu görüşleriyle 1986’dan itibaren bütçeden çıkarılmıştır.(16)
Türkiye’nin 5 Haziran 1926 Ankara Antlaşması ile elde ettiği petrol gelirlerinin kendisine tam olarak ödenmediği mevcut belgeler ışığında ortadadır. Hikmet Uluğbay, Nevin Coşar ve konuyla ilgili araştırma yapan birçokları, alacak rakamları konusunda somut verilere ulaşmışlardır. Bahsi geçen miktarlar Türkiye’nin kalkınmasına ve gelişme hızına olumlu etki edecek yönde olmakla, Türk Dışişleri’nin dikkatinden kaçmayacak ‘ulusal çıkar’ nispetindedir.
*Bekir Aydoğan/Ekopolitik Araştırmacısı
Kaynakça:
[1]-Buncombe Andrew, “Saddam: The question that will live on”, The Independent Online December 30, 2006
[2]-Klare T. Michael, “Blood and Oil”, Metropolitan Books, s. 46.
[3]-http://www.opec.org/opec_web/en/data_graphs/330.htm
[4]-Hornbeck Stanley K., “The Struggle for Petroleum”. The Annals of The American Academy of Political and Social Sciences Cilt CXII, Mart 192, s. 164.
[5]-Ayrıntılı bilgi için bkz: Bekir Aydoğan, 20. Yüzyıl Başlarında Petrol ve Ortadoğu
[6]-26 Temmuz 1946 tarihli Başbakanlık Yazı İşleri ve Sicil Müdürlüğünden çıkmış, Türkiye – İngiltere ve Irak Hükümetleri Beyninde Ankara’da 5 Haziran 1926 Tarihinde Münakit Hudut ve Münesabat-ı Haseney-i Hemcivarî Muahedenamesi (Kanun: 911) Konulu Arşiv Belgesi, Dosya No: 402A254, Fon Kodu: 30.10.0.0, Yer No: 226.522..15. numaralı arşiv belgesi, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Ankara.
[7]-Soysal İsmail, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları Cilt I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 313.
[8]-Tahir Kodal, Musul Sorunu (Türk Basınına Göre, 1923-1926), Ankara, 2002, s. 413.
[9]-Ayrıntılı Bilgi için Bakınız: Global Enerji Dergisi, 20. Sayı, Irak Petrolleri ve Royalti Alacakları
[10]-Uluğbay Hikmet, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik, Ayraç Yayınları 2003, s. 517.
[11]-İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, s. 559.
[12]-Ayrıntılı tablo için bakınız: Nevin Coşar, “Musul Petrollerinden Türkiye Bütçesine Gelen Paralar”, Tarih ve Toplum Dergisi, c. VII, No: 38, İstanbul, 1977, s. 14.
[13]- “ Türkiye’ye Irak petrol üretiminden ödenmesi gereken %10’luk hisse”
[14]-Uluğbay, a.g.e
[15]-Ayrıntılı bilgi için bakınız: Uluğbay, a.g.e. , s. 456. ,457.
[16]-Baskın Oran, ed., Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar I.Cilt, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006, s. 269. , 270.
***
Aşiret reisi olmaya dahi karakteri yetmeyen Çapulcu Barzani'ye: "STATÜKO ANTE" mutlaka dayatılmalı; İki Yüzlü Kalleş ve Küstah ABD'ye: "Küre, DİYARBAKIR Kaçak Üssü ve İNCİRLİK'e ACİLEN VE DERHAL KAPATMA" Yaptırımı uygulanması Şarttır.
BARZANİ’YE KARŞI ELİMİZDEKİ BÜYÜK KOZ: "STATÜKO ANTE"
AHMET TAKAN
Çapulcu başı Barzani, ateşe odun taşımakta ısrarcı… Küstahça meydan okumaya devam ediyor. 25 Eylül’de Kuzey Irak’ta bağımsızlık konusunda referandum düzenleyeceğini her gün papağan gibi tekrarlıyor. Dış destekçileri hepinizin bildiği gibi. Sırtını sıvazlayıp duruyor!.. İran referanduma şiddetle karşı çıkıyor. Peşmerge paçavrasını Türkiye’de göndere çeken AKP iktidarı sessiz kalarak çapulcu başına ve sözde Kürt devletine desteğini sürdürüyor. Peki, bu duruma karşı, Türkiye çaresiz mi?.. Eli kolu bağlı mı?.. Uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hakları yok mu?.. Tabii ki var. Hem de kapı gibi!.. Ama bunların gündeme getirilmesi ve harekete geçilmesi için önce millî bir Hükümet gerekli.
Bu kirli oyunun perde arkasını daha da netleştirmek için yıllar öncesine dönelim;
Sene 2002… ABD’nin Bahreyn Manama’da konuşlu 5’inci Deniz Kuvvetleri Filosu’nun Komutanı Koramiral Timoty Keatings, Ürdün Amman’da katıldığı bir resepsiyonda Türk Askeri Ataşesi’ne önemli açıklamalarda bulunur… Koramiral Keatings, "ABD’nin, İngiltere ve Türkiye ile birlikte Irak’ta savaşa girmek istediğini ve Saddam yönetiminin devrilmesi sonrasında Irak’ı üçe bölerek kuzeyde Kürt Devleti orta bölgede Sünni Devleti ve güneyde Şii Devleti kuracaklarını" söyler.
Türk Askeri Ataşesi’nin, "Kuzey Irak’ta 3,5 milyon Türk var, onlar ne olacak?" sorusuna verilen cevap daha da ilginçtir. Keatings, "Kuzey Irak’taki Türkler, kurulacak Kürt Devletinin egemenliği altında yaşarlar, beğenmezlerse Türkiye’ye giderler" der. Bunun üzerine Türk Askeri Ataşesi, şiddetli bir tepki gösterir, "Irak’ın üçe bölünmesi halinde 5 Haziran 1926 Antlaşması’nın geçerliliğini yitireceği ve ‘statüko ante’ye dönülerek Musul ve Kerkük petrol alanları dahil olmak üzere Kuzey Irak bölgesinin Türk toprağı olacağını" ABD’li generalin suratına haykırır. Türk Askeri Ataşesi’nin, "ABD’nin kurmak istediği devlet Kürt Devleti mi yoksa İkinci İsrail Devleti mi" sorusuna karşılık olarak Koramiral Keatings, "yorum yok" demekle yetinir, pabucun pahalı olduğunu görünce hemen oracıktan sıvışır!..
Merak ettiniz değil mi bu Türk Askeri Ataşesi’nin kimliğini?.. YENİÇAĞ okurları çok yakından tanır. Yıllardır Ege’deki adalarımızın Yunanistan tarafından nasıl işgal edildiğini belgeleriyle ortaya çıkaran ve yılmadan mücadelesini sürdüren, Millî Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay AlbayÜmit Yalım.
Yıllar önce, bizzat kendisinden dinlediğim bu olayı yazmak için müsaadesini aldığım Ümit Yalım ile, "Barzani’nin karşısında Türkiye çaresiz mi?"yi konuştuk. Yalım, tarihi gelişimi sıraladıktan sonra" Bağımsız Kürt Devleti" ifadesinin tamamen paravan olup Kuzey Irak’ta kurulacak olan İkinci İsrail Devleti‘ni gizlemek için kullanıldığının altını çizdi, "referandumun gerçekleşmesi ve bağımsız devlet kurulmasına karar verilmesi halinde Türkiye ve İran, İkinci İsrail Devleti ile komşu olacak"dedi. AKP iktidarının da Barzani’ye zemin hazırladığını örnekleriyle anlatan Ümit Yalım şunları söyledi:
"Amerika, Irak Savaşı sonrasında Saddam yönetimini devirdikten sonra, Kerkük-Ürdün-Hayfa/İsrail Petrol Boru Hattını açmak istedi. Ancak Ürdün Hükümeti boru hattını açmayı kabul etmedi. Amerika, Ürdün’ün açmadığı petrol boru hattı yerine daha kolay bir yol seçti ve petrolün Türkiye üzerinden Akdeniz’e çıkarılmasını sağladı. Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti, boru hattını işletmeye açarak Barzani yönetimine hayat öpücüğü verdi ve İsrail’in petrol maliyetlerini düşürdü. Barzani, PKK terör örgütüne silah, mühimmat, yiyecek ve giyecek desteği sağlıyor. Yani Türkiye üzerinden Akdeniz’e çıkarılan petrol, Mehmetçiğe kurşun olarak geri dönüyor."
"Kuzey Irak’ta İkinci İsrail Devletinin kurulması halinde Irak’ın güney bölgesinde bulunan Şiilerin de İran ile birleşmesi kaçınılmaz bir durumdur. Böyle bir birleşme bölgedeki gerilimi iyice artıracaktır" diyen Ümit Yalım, Türkiye’nin haklarını nasıl savunabileceğini tane tane anlattı:
"Türkiye ile Irak arasındaki sınırı belirleyen ve komşuluk ilişkilerini düzenleyen Ankara Antlaşması, 5 Haziran 1926 tarihinde, Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalanmıştır. Antlaşmanın1’inci maddesi ile Türk-Irak hududu, Milletler Cemiyeti’nin 29 Ekim 1924 tarihinde kararlaştırıldığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşmiştir. Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet kurulması halinde1926 Ankara Antlaşması ile Milletler Cemiyeti’nin 29 Ekim 1924 tarihli kararı ortadan kalkmış olacaktır. Böyle bir durumda ‘statüko ante’ye dönülerek Musul ve Kerkük petrol alanları dahil olmak üzere Kuzey Irak bölgesi yeniden Türk toprağı olacaktır.
Türkiye ne yapmalı?
Türkiye, 1926 Ankara Antlaşması’nın tarafları olan İngiltere ve Irak nezdinde diplomatik girişimlerde bulunmalı, tarafları referandumun neden olacağı vahim sonuçlar konusunda uyarmalı ve referandumun yapılmasına kesinlikle engel olmalıdır.
Türkiye, İngiltere ve Irak’ın yeterli tepki vermemesi halinde 29 Mart 1946 Türkiye-Irak Dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması’nın 11’inci maddesinden kaynaklanan hakkını kullanarak uygun tedbirlerle referanduma engel olmalıdır. Anılan madde Türkiye’ye, Irak’ın ülke bütünlüğüne yönelik hareketlere karşı engel olma yetkisi vermektedir.
Kuzey Irak-Ceyhan boru hattı derhal kapatılmalı; Barzani’nin Türkiye’de bulunan paravan şirketlerine el konulmalıdır.
1926 Ankara Antlaşması’nın taraflarına, ABD ve Birleşmiş Milletler’e, Kuzey Irak’ta referandum yapılması halinde Türkiye’nin "statüko ante"den kaynaklanan hakkını kullanacağı diplomatik nota ile duyurulmalıdır." 
Lozan’ı beğenmeyenler!.. Her şey ortada… Haydi bakalım görelim sizi!..

23 Ağustos 2017 Çarşamba

"KIBRIS KONUSU BOYUT DEĞİŞTİRİYOR", "KIBRIS’TA AZINLIK OLMAK" Prof. Dr. ATA ATUN

KIBRIS KONUSU BOYUT DEĞİŞTİRİYOR
Prof. Dr. ATA ATUN
BM, AB ve ABD belli ki 54 yıldır gündemlerini işgal eden, enerjilerini tüketen Kıbrıs sorunundan bıkmış durumda. Yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor bu bıkkınlık.
ABD şimdilik, kapağı kapalı ve içindeki suyun yavaş yavaş kaynamaya başladığı bir tencereye benzemeye başladı. Kısık ateşte için için ısınıyor. Bir gün kapağını fırlatacağı kesin. Bütün ilgisi kendi iç sorunların yoğunlaştı bu günlerde. Kongre’deki muhalefet kanadı Trump karşıtları ile bir blok oluşturabilirse, ABF hükümeti ilk kez parasız kalacak, dükkan kapatan müflis iş adamları gibi Maliye’nin kapısı kapanacak. Bundan birkaç yıl evvel Başkan Obama aynı duruma düşmüş ve kıl payı ile bu badireyi atlatmıştı ancak Başkan Trump’ın işi daha zor gözüküyor. O yüzden de öncelikli işler sıralamasında Kıbrıs bayağı gerilere düştü. Kimsenin de umurunda değil artık. Menendezler, Bisbirakisler, Bidenler eskisi kadar etkin ve güçlü değiller.
BM ise Kıbrıs konusunu bıkkınlıktan, elinin tersi ile bir kenara itmiş durumda. Müzakere masasına geri dönüş için bir girişim veya da düşünce yok BM’nin üst düzeyinde. Eide’nin istifası ile boşalan BM Genel Sekreteri Kıbrıs özel Danışmanlığı makamına atama yapılması bile şimdilik düşünülmüyor. Halk tabiri ile “Allah Kerim, zamanı gelince bakarız” havasındalar. Şimdilik Eide’nin yerine çırağı BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi ve BM Misyon Şefi Elizabeth Spehar bakacak.
Rum tarafının yöneticilerini tümü o kadar açıkgöz ki, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs özel Temsilcisinin, kendilerinin de üyesi olduğu Avrupa Birliğine üye bir ülkeden seçilerek atanmasını istiyorlar. Müzakere masasında AB taraf olsun, BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Temsilcisi AB’den olsun, sorun varsa Avrupa İnsan Hakları mahkemesinde görüşülsün istiyorlar. İstiyorlar da bizim haklarımızı, Türkiye ile KKTC’nin haklarını kim koruyacak veya savunacak herhalde çok önemli değil.
Aslında Rum tarafı büyük bir stratejik hata yapıyor.
1992 yılında BM’ye yaptıkları üyelik başvurusunun gerekçesi, “AB’yi arkamıza alırız, Türkiye’ye baskı yaptırıp diz çöktürtürüz sonra da Kıbrıs adasını yağdan kıl çeker gibi elinden alırız” dı. Aradan geçen 25 yılda bu fikri uygulamak ve hedefledikleri sonuca ulaşmak için elden geleni yaptılar. Türkiye-AB katılım müzakerelerine çomak soktular,  Veto kullandılar, başlık açtırmadılar, Avrupa Konseyinde, Avrupa Parlamentosunda ve AKPM’de Türkiye ve KKTC karşıtı her tür girişimi yapıp aleyhte olacak kararları aldırdılar.
1994 yılında, Rum yönetimin başvurusu sonrasında Avrupa Birliği Adalet Divanı’ndan (ABAD) çıkan karar, KKTC’nin aleyhine sonuçlandı ve ihracatımız ağır darbe yedi. Bu kararla, KKTC’nin AB’ye yaptığı ihracatta gümrük birliği kuralları uygulanmadı ve üstüne üstlük bir de yüzde 14 vergi uygulandı. Rum Yönetiminin bu girişiminden sonra KKTC’de üretilen ürünlerimizin AB pazarlarında rekabet etme şansı kalmadı. Aramızdaki nesebi bozuklardan en küçük bir kınama sesi bile çıkmadı Rum Yönetiminin ABAD’dan bu kararı çıkarttırmasından ve de ekonomimize verdikleri zarardan sonra. Böyle insanlar da yaşıyor aramızda; İşin içinde Türkiye oldu mu söylemedikleri kalmaz, Rum olunca ağızlarını bile açıp kınamazlar.
Türkiye’nin Kıbrıs konusunda bakışı ise keskin bir kulvar değişikliği şeklinde oldu. Artık Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’la Kıbrıs konusunun görüşmeye devam etmenin bir fayda getirmeyeceği anlaşılmış olmalı ki, 18 Ağustos günü Türkiye’nin Avrupa Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik’in, Kıbrıs müzakerelerinde Türk tarafının olumlu yaklaşımına rağmen çözüme ulaşılamadığı, müzakerelerin sona erdiği, herhangi bir şekilde donmuş veya askıya alınmış olmadığı açıklaması, Türkiye’nin yeni bir Kıbrıs sorunu stratejisi olduğunun işareti. Zaten BM’nin de isteksizliği, ABD’nin ve AB’nin de Kıbrıs sorunun gündemin son satırlarına atmaları, Kıbrıs konusunda Türkiye’nin baskın politikası sonucunda farklı bir yola girileceğini göstermekte…   
KIBRIS’TA AZINLIK OLMAK
Prof. Dr. ATA ATUN
Dinine, imanına meraklı olmayan, yaban ellerdeki dini yapılarımızın, Osmanlı eserlerinin ve camilerimizin ne halde olduklarını pek merak etmez. Araştırmaz, sormaz da.
“Türk Askeri Kıbrıs adasından gitsin, Türkiye elini çeksin, Rumlarla ortak yaşayalım” hayalleri kuran bazı nesebi bozuklar, bunun için elinden gelen mücadeleyi verip, yürüyüşler, gösteriler düzenlerken, Rumun boyunduruğu altında yaşamanın ne demek olduğunun farkında değiller. Neyse ki büyük ve essiz çoğunluk pek de o görüşte değil. Rumlarla, azınlık olarak yaşamaya başlanıldığında başımıza nelerin geleceğinin farkındalar.
Söylediklerimiz komplo teorisi değil, hayal hiç değil. Zira Avrupa Birliği üyesi, insan haklarının engin boyutlarda olduğu söylenen ve iddia edilen Yunanistan ve Yunanistan sınırları içindeki Batı Trakya’da yaşamlarını sürdürmek zorunda kalan şanssız soydaşlarımızın çektikleri gözler önünde. 
Bir dönem Yunanistan’da, Türkleri vatandaşlıktan atmak pek modaydı. Türkiye’deki akrabalarını ziyarete giden Batı Trakyalı soydaşlarımızı daha Yunanistan sınırından çıkıp Türkiye’ye adım attıkları anda vatandaşlıktan atıyorlardı. Maksatları Batı Trakya’daki Türk sayısını azaltmak, taşınmaz mallarına el koymaktı. Binlerce soydaşımız bu akıl almaz yöntemle Yunan vatandaşlığından ihraç edildi, malları istimlak edilip el konuldu. Aksini iddia eden varsa hodri meydan, buyursun aksini söylesin, önüne resmi belge koyalım.
Yunanistan’daki camilerimizin durumu ise içler acısı. Aynen güney Kıbrıs’taki Rum yönetiminin yaptığı gibi Avrupa Birliğini yalan restorasyon talepleri ile söğüşlüyorlar sonra da bu restorasyon işlemleri on yıllarca sürüyor. Bir yanlışlık olup bittiğinde de gerine gerine “Biz Türklerin camilerini restore ettik” diyorlar ama bunu AB’nin parasıyla yaptıklarını, ceplerinden tek bir kuruş harcamadıklarını söyleyemiyorlar.
Yunanistan’daki adaların büyük çoğunluğunda Osmanlı döneminden kalma camiler var. Yunanistan AB fonlarının içini bu camileri restore edeceğim bahanesi ile boşaltıyor ancak yıllardır hala daha bu reklamı yapılan restorasyon çalışmaları başlamış değil. Tam tersine camilerimiz kullanılmamaktan çürümeye terk edilmiş durumda.
Geçen ay Ege Denizi’nde yaşanan 6.6 Richter büyüklüğündeki depremde İstanköy (Kos) adasındaki 1776 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından inşa ettirilen Cezayirli Hasan Paşa camisinin minaresi yıkılmıştı. Caminin ve minarenin tamiri ve restorasyonu ile ilgili Yunanistan hükümetinden uzun mücadeleden sonra zar zor izin alınmasına rağmen halen daha bir çivi bile çakılmış değil. Eğer yıkılan kilisenin çan kulesi olsaydı ve kilise de biraz zarar görmüş olsaydı, anında restorasyon ve tamir başlar ve de hemen biterdi.  Ama yıkılan cami minaresi olunca işler ve tavır değişiyor. Ya geri vites takılıyor ya da rölantiye alınıyor çalışmalar.
Bu gün Rodos adasında 5 bin soydaşımız yaşıyor ama ibadetleri için açık olan cami, sadece ve sadece Pargalı İbrahim Paşa Camisi. Cuma günleri, Kandillerde ve Bayramlarda bu camide yer bulmak olanaksız. Rodos adasındaki Osmanlı döneminde inşa edilen Ağa camisi, Bab'ı Mesdud camisi, Borazani Baba camisi, Girit camisi, Hamza Bey camisi, Hurmalı cami, Murat Reis camisi, Muradiye camisi, Recep Paşa camisi, Salakos köyü camisi, Sultan Mustafa camisi ve Şadırvan camileri ise restorasyon gerekçesi ile yıllardır kapalı, parası AB’den bir tamam alınmış olmasına rağmen. Bu camileri ve diğer Osmanlı eserlerini ziyaret etmek ise şu anda restorasyon bahanesi ile yasaklanmış durumda. 
Eğer bir gün, Allah korusun, Kıbrıs’ta da Rum çoğunluğu altında azınlık olarak yaşamaya mahkum edileceksek, yasal bahanelerin arkasına saklanılarak, bunlar gibi onlarca hakkımız elimizden alınacak, aynen 21 Aralık 1963 yılında Rumların silahsız Türklere saldırdıkları ve ertesi gün de gazetelerde “Türkler isyan etti” diye yalan propaganda yaptıkları gibi…

12 Ağustos 2017 Cumartesi

"SİNSİ HAİNLER VE ROBOTLAŞTIRILANLAR" - Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN

SİNSİ HAİNLER VE ROBOTLAŞTIRILANLAR
NURULLAH AYDIN

Her kesim bir diğerine hain diyor. Peki hainlik nedir? Hain kimdir?
İnsanları; ya bir din ile ya bir ideoloji ile ırkçılıkla ya mezhepçilik bir arada tutarsınız.
Başka ülkeleri tehdit olmaktan çıkarmak içinde o ülkeyi huzursuz edersiniz. Etkisizleştirmek için tuzaklar kurarsınız.. Eleman yetiştirir, o ülke yönetimine getirirsiniz.
Tarih boyunca bunun için; din, ırk, mezhep, etnik kimlik odaklı sorunlar işlenmiştir.
Dinler tarihi, savaşlar tarihi, ideolojiler tarihi bunun somut örnekleriyle doludur.
*
Çağdaş dünya’da ise gelinen durumda; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Birleşmiş Milletler Sözleşmeleri ile ise benimsenen, özgürlükçü çoğulcu demokratik sistemdir. Bunda ise din, dil, ırk, renk, cins ayrımı olmaksızın herkesin hukuk devleti şemsiyesi altında özgürce yaşayabileceği düzen esas alınır.
*
Yoksulluğunu, yolsuzluğu, hırsızlığı, yalanı, soygunu, ezilmişliği önemsemeyen halk kitlelerini kandırmak, yönlendirmek kolaydır.
*
Din ve sosyal yardım ile halk kitlelerini yoğun propaganda bombardımanına tabi tutup sürüleştirebilirsiniz. Tarihin en önemli diktatörleri; bu yolu hiç bir kural tanımaksızın uygulamışlardır. Din, iman perdelemesi ile köleleşmeyi biat algısı ile her şeyin üzerinde gören insanlar birer robottur.
*
Osmanlının yıkılış sürecinde emellerine ulaşamamış, kimlikleri belirsiz olanlar, yıllardır odaklandıkları; Türkiye’nin, Türk Milleti’nin devleti olmadığını kesinleştirecek yeni yapılanmadır. Bazıları; ümmet anlayışı gereği olarak konuya, gaflet içinde izleyicidir.
Osmanlı imparatorluğunun son döneminde yaşanan durum bİr nevi tekrarlanıyor.
*
İslamcılığın artması, etkinlik kazanması ve batı karşıtlığını bırakıp batı güdümüne girmesi üzerine İslamcılar da aynı dili kullanıyorlar.
*
İstenen: Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarmak, Federal bir cumhuriyete dönüştürmektir.
Ancak gidilen yol bölünmektir. Osmanlı Mebusan Meclisinin 1900 lü yılları hatırlanırsa dönemin yazarları, çizerleri özgürlükçüleri de benzer yaklaşım içindeydi.
*
Şimdilerde ise; Prens Sabahaddin’in kurduğu ve merkezi yok edip yerel yönetimlere, özerklik vermeyi öngören Ahrar Fırkası çizgisinde ilerliyorlar. 100 yıllık bu projenin sahibi İngilizlerdi. Şimdi ise ABD’dir.
*
Bölgedekİ tarihi emelleri için; mezhep ayrılıklarını, etnik unsurları kullanan, BOP projesi çerçevesinde karışıklık çıkararak bölen ABD-İngiltere-Fransa işbaşındadır.
*
Kurucu ilkelerin tartışıldığı, demokrasi, özgürlük çığlıklarının atıldığı bir ortamda; ayrıştırmanın temelinde yoksulluk, yolsuzluk ve hukuk dışı uygulamalar özellikle gündem dışında tutulmaktadır. Din ve etnik kimlik öncelikli yürütülen propagandalarla maya tutmuştur. Ayrıştırmayı önlemek için, hangi sorunlar önceliklidir, sorunları çözmek için neler yapılmalıdır soruları boşlukta kalmaya devam ediyor.
*
Yapılan operasyonlar; karşı duracak kurumları direnemez hale getirmek içindir. Önce askeri darbe nedeniyle silahlı kuvvetlerin yetişmiş seçkin subayları tasfiye edildi. Şimdi polis darbesi diye yetişmiş seçkin polisler tasfiye ediliyor. Etnik ayrımcılık mücadelesi veren örgütler, muhatap alınıp yol verilirken, direnecek güçler etkisizleştirilmek istenmektedir.
*
Karanlık ittifak kurulmuştur.
Mandacı aydınlar; ABD ve AB’nin dayatmalarını seslendiriyor. Duyarlı olduğunu söyleyenler ise halka gerçekleri anlatmak yerine izleyici konumu tercih etmişlerdir.
*
Anlaşılan odur ki; Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da başlatılan, devam eden dinci, mezhepçi etnik çatışma Türkiye’yi de saracaktır.
*
Türk Milleti; bu gibi durumlarda yani devletin ve milletin bekasının tehlikeye düşmesi halinde harekete geçmek üzere eğitilmiş bilinçlendirilmiş hazır durumda olan evlatları ile yapılması gerekeni yapacaktır. Karamsarlığa umutsuzluğa yer yoktur.

Günün Sözü: Uyuşuk aydınları ve uyuşturulmuş yöneticileri ile devlet çözülür.
Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN

12 Ağustos 2017-ANKARA

1 Ağustos 2017 Salı

YALAN 1: "15 TEMMUZ HALİS MUHLİS BİR DARBE GİRİŞİMİDİR" RİFAT SERDAROĞLU

YALAN 1; 15 TEMMUZ HALİS MUHLİS BİR DARBE GİRİŞİMİDİR;
RİFAT SERDAROĞLU
Doğru ve Gerçek Sözlük;
İstanbul’un yoğun akşam trafiğinde iki tane Askeri Tank, saatte 12 kilometre hızla tıngır-mıngır onbinlerce aracı geçip Boğaz Köprüsünün bir tarafına konuşlandılar ve trafiği tek yönlü durdurdular.
Inınınnn diye bağırarak darbe girişimini başlattılar! Tanklar, köprüye doğru kilometrelerce yol alırken, yüzlerce Trafik Polisinin önünden geçtiler.
Bir tanesi bile “Hemşerim, toprağım, devrem nereye gidiyonuz be ya” demedi!
-Hiçbir Askeri Savaş Aracı, Birlik Komutanından izin almadan garnizon dışına çıkamaz. Askeri araçlar, Bölge Trafik Müdürlüğü ile mutabık kalınmadan ve yol güvenliği sağlanmadan garnizon dışına çıkamaz. Yasaktır.
İstanbul trafiğinin en yoğun olduğu saatte, insanlar köprüyü geçmek için saatlerce trafikte boğuşurken, darbe girişimini eniştelerinden veya kayınçolarından haber alan SADAT-SEDAT militanları ellerinde pala-cop-uzun kalın sopa-pompalı tüfek ve Türk Bayrağıyla anında iki tankın başında belirdiler!
An itibariyle (Bu söze bayılıyorum) Türkiye’nin her tarafındaki AKP’li Belediyeler, salalar ile haberleşip, muskalarla yazışıp Belediyelerin kamyonlarını kum doldurarak bölgelerindeki Askeri Birliklerin girişlerini kapattılar! (Ne zaman doldurdunuz be ya!) Fosseptik temizleyen vidanjörleri yanlışlıkla Askerlik Şubesinin kapısına dayayan kahraman belediye başkanlarımız olduğu gibi, darbe girişimini saklandığı gecekondudan yöneten Melih Gökçek benzeri cesur yürekler de vardı!
Bu arada MİT Müsteşarı Fidan, kendisini helikopterle kaçıracak askerlerden korunmak için Genelkurmay Başkanlığına gitti, saatler sonra da elini kolunu sallayarak oradan çıktı ve Diyanet İşleri Başkanı Görmez ile yemeğe gitti.
Saat 22.40’ta Görmez ‘in telefonunu eşi aradı ve “Amanııın Bey darbe mi neyin olmuş! Bakkalın çırağı diyo! Eve kaç gel gari” dedi. Görmez Başkan da “Saçmalama kadın, ne darbesi, ben şu anda MİT Müsteşarımızla beraberim. Darbe olsa önce o bilir” dedi ve sinirle telefonu kapattı.
Aynı anda Genelkurmay Başkanı Hulusivil Paşa, MİT Müsteşarının çıktığı kapıdan çıkamadı yaveri tarafından paket edildi ve boğazından bağlandı.
Kuvvet Komutanlarının hepsi de aynı düğünde idiler. Karacı Paşanın oynadığı “Çökertme” çok beğenildi ve alkışlandı!
Aniden kendini sahneye atan Havacı Paşa “Olursa roman olsun, ister çamurdan olsun” diye öyle bir kıvırttı ki, Zennube halt etsin yani!
Bu arada birileri insanların üzerine ateş ediyor, kimileri askerleri dövüyor, hızını alamayan birileri de askerlerin kafalarını kesiyordu! Rus uçağını 16 saniyede düşüren Hava Kuvvetlerimiz ne hikmetse TBMM’nin boş tarafını bombalayan uçağı ve Saray’ın sebze bahçesine ateş açan pırpır helikopteri düşüremiyordu!
Nerede olduğu bilinmeyen ve 4 ayrı yere 4 uçak konuşlandıran Cumhurbaşkanı, otelden çıkamayınca Hande kızımızın Samsung’una çıktı. (Hande o telefonu hala saklıyor. Kenan Evren’in resimleri gibi olursa çok pişman olacak ama!)
“Eyy vatandaşlar, eyy Müslümanlar hepiniz sokağa çıkın beni koruyun, ben de çıkacağım. Bakın Kemal Bey Bakırköy Belediye Başkanına kaçmış! Siz kaçmayın, meydanları boş bırakmayın” diye çağrı yaptı.
Hollandalı Binali Bey ise, saklandığı tünelden kahramanca beyanatlar veriyordu. “Dayanın yiğitlerim, yettim” der gibi herkese ayar veriyordu!
15 Temmuz’un ertesi günü halkın filozofu Bergamus bana şöyle diyordu;
“Bana Bak Bakan mısın nesin, sorsana!
Ölen 250 kişiye neden otopsi yapılmıyor?
Ölen vatandaşlarımızın hangi silahlardan atılan mermilerle öldürüldükleri niçin gizleniyor? Bu mermiler ve silahlar Türk Ordusunun envanterinde var mı?
Yoksa bu silahlar Emniyet’in dağıttığı silahlar mı?
Halkın üzerine ateş ettiği söylenen uçak ve helikopterlerin taşıdıkları silahlarının mühimmatların dökümleri ve bunların kara kutuları niçin saklanıyor?
Nasıl darbe bu? TSK’nın mevcudu 600 bin. Darbeci diye suçlanan 1000 kişi! Bunun da 670 kişisi 15-16 yaşındaki Askeri Okul Öğrencisi ve bunların mantar tabancaları bile yok!
Davutoğlu ve Efkan Ala niçin alelacele görevden uzaklaştırıldılar?
İki günde 100 binden fazla insanın işten uzaklaştırılması için gereken bilgi ve dosyaları ne ara hazırladılar?
Özel Kuvvetler Komutanı 15-16 Temmuz gecesi neredeydi?
Sorsana Bakan Bey, FETÖ’yu 11 sene kim iktidar yaptı? Ben mi yaptım?
Sor bunları kardeşim sor ve Türk Milletinin hakkını hiç olmazsa sen ara.”
İşte böyle değerli okurlar;
Eğer sizler bu dediklerime rağmen hala “15 Temmuz halis muhlis darbedir” diyorsanız, benim sizlere diyeceğim şudur; “Timur’un fil hikayesi gibi, Allah size her sene iki-üç tane 15 Temmuz versin!”
Pakistan Anayasa Mahkemesi, yolsuzluk yapan Başbakan Navaz Şerif’i görevden aldı ve ömür boyu siyaset yasağı getirdi. Bizde böyle şeyler olur mu?
Olmaz, çünkü bizde hırsız siyasetçi yok, Müslüman devlet adamları var…
Yersen, yemezsen gargara yap…
Sağlık ve başarı dileklerimle 01 Ağustos 2017
Rifat Serdaroğlu

25 Temmuz 2017 Salı

“Rumlar Türklere saldırmadı, Türkler isyan etti” diyen yalancı din adamı Başpiskopos Hrisostomos açıkça YALAN Söylüyor.., "Şafak Nöbeti ve Ortega Raporu", Prof. Dr. ATA ATUN

“Rumlar Türklere saldırmadı, Türkler isyan etti” diyen yalancı din adamı Başpiskopos Hrisostomos açıkça YALAN Söylüyor..

Prof. Dr. ATA ATUN

Aramızdaki nesebi belirsizlerin “1974 önce Rumlarla barış içinde yaşıyorduk” yalanlarını çürüten haberler, belgeler ve gazeteler Meclis Başkanı Sibel Siber’in hazırlattığı “KKTC Meclisi Kıbrıs Türk Gazeteleri Arşivi”nde bol miktarda bulunmakta.

Başpiskopos Hrisostosmos’a, Rum Siyasilere ve Rumlara yalaklık yapmayı kendilerine görev edinmiş aramızdaki nesebi belirsizlere KKTC Meclisindeki bu gazete arşivine göz atmalarını tavsiye ederim…. 

25 Ağustos 1958 tarih, Yıl 7  ve 828 sayılı Bozkurt Gazetesinin ön sayfasında yer alan Rumların Arnayi (Kuzucuk) köyüne saldırıları ve tüm varlıklarını arkada bırakarak köyden kaçmak zorunda kalan Kıbrıs Türklerle ilgili haberin içeriği ve kupürü aşağıdadır….  

“TÜRK KÖYLÜSÜNÜN ZARARLARI TAZMİN EDİLMELİDİR

Mağusa kazasına bağlı Arnayi köyündeki 25 Türk aile köylerini tahliye ettikten sonra arkada bıraktıkları evler, bahçeler, ev eşyaları ve hatta su motorları Rumlar tarafından yakılmış veya yağma edilip harabedilmiştir. Bu köylünün acıklı durumu ile maalesef Hükümet hiç alâkadar olmamış, yapılan müracaatlar yardım talebleri reddedilmiştir.

Dün idarehanemizi ziyaret eden köy temsilcileri köylülerin içinde bulunduğu acıklı durumu, köylünün bütün şikâyetlerine karşı hükümetin bigâne kalışını acı acı anlattılar.

Arnayi Türkleri köylerini 12 Temmuzda terketmişler, beraberlerinde ancak yatak ve yorgalarını götürebilmelerdir. Ertesi gün köylüler mesul makamlara müracaata bulunarak köylerine gitmek için muhafızlar istemişler, fakat bu müracaatları rededilmişti. İki gün sonra canlarını avuçlarına alarak köylerine giden Arnayi Türkeri evlerinin alevler içerisinde yandığını görmüşlerdir.

Köy Türklerinin görmüş olduğu zarar büyüktü. Köyde zarar görenlerin isimleri ile uğramış oldukları zararın miktarı Mağıısa komiserine bildirilmiş ve bu hususta Trikomo polisine de şikâyet edilmiştir. Bütün bunlara rağmen, bugüne kadar hükümet tarafından en ufak bir hareket görülmemiş, zarar görenlerden ifade bile alınmamıştır.

Bütün bunlar devam ederken hükümet uhdesine düşen vazifeyi yapmaktan çok uzak kalmıştır. Arnayi Türklerinin muhafız talebeleri zamanında yerine getirilmemiş, Arnayi Rumları Türklerin mallarını yakarken, palta kürekle yıkarken hükümet bunlara seyirci kalmış ve Türkleri daha sonra yapmış oldukları tazminat taleblerini yerinde olsun tetkik etmek cesaretini göstermemiştir. Kanaatımızca işleri oluruna bırakmakla Kıbrısta normal bir durum yaratılamaz Zecri tedbirler almak ve hem de zamanında almak lâzımdır.

Arnayi Türklerinin durumunu hükümetin yeniden göz den geçirmesini ve 25 ailelik bir Türk topluluğunun uğradığı bu haksızlıklara bir son vermesini temenni ederiz.”

Belge: 25 Ağustos 1958 – BOZKURT Gazetesi,

Şafak Nöbeti ve Ortega Raporu

19 Temmuz gecesi eşimle birlikte Girne, Alsancak bölgesindeki “Çıkarma Plajı”nda gerçekleştirilen “Şafak Nöbeti” kutlamasına katıldık. On binler vardı bu sefer kutlama alanında. Katılımcıların ellerindeki Türk ve KKTC bayrakları nedeni ile kırmızı beyaz bir zambak tarlasına benziyordu bulunduğumuz yer.

Herkes coşkuluydu, herkes sevinçliydi. Özellikle de Bursa Büyükşehir Belediyesi “Mehter Takımı”nın çaldığı “Türkiye’m” parçası ile coşku tavan yaptı, adeta yer gök sallandı.

Barış Harekatına katılmış bir Mücahit olarak aklıma 20 Temmuz 1974 sabahı geldi.
15 Temmuz 1974 Pazartesi sabahı Mağusa’da güne normal başlamıştık ama saat 10.00’a doğru Rumların yaşadığı kesim olan Maraş bölgesinin cadde ve sokaklarında önce bir hareketlilik oldu, sonra da Rum Milli Muhafız Ordusuna (RMMO) ait kariyerler ve zırhlı araçlar çıktı ortaya. Bir müddet sonra radyolardan ve TV’den Makarios’un öldürüldüğü haberi yayıldı ve aradan çok geçmeden de -ancak birkaç saat sonra- Çikko Manastırı radyosundan Makarios’un “İme Makarios” Ben Makarios diye başlayan ve Kıbrıs Rum halkına “ben hayattayım” diyerek devam eden seslenişi duyuldu.

Kıbrıs’ta darbeyi RMMO’daki Yunan Subay ve Astsubaylar ve Grivas’ın ölmeden evvel kurduğu EOKA B’ciler birlikte gerçekleştirmişlerdi ama bir türlü Makarios’un yerine başa geçirecekleri kişiyi bulamıyorlardı. İlk Cumhurbaşkanlığı teklifi Klerides’e yapılmıştı ancak Klerides bu teklifi kabul etmemişti, sonra Baş Savcıya teklif yapılmış, o da reddedince akla EOKA’cı Nikos Sampson gelmiş ve kendisine kabul ettirilmişti Cumhurbaşkanlığı. Nikos Sampson Cumhurbaşkanı olmasına olmuştu ama 10 kişilik Bakanlar Kurulunu bir türlü tamamlayamadı ve açıkladığı kabinesinde sadece 5 kişi görev almayı kabul etti. Ertesi gün sözde Cumhurbaşkanı Nikos Sampson, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tarihe gömüldüğünü ve kurulan yeni devletin adının “Kıbrıs Helen Cumhuriyetini” olduğunu ilan etti. Birsonraki gün de, hızını alamadı ve “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’nin Yunanistan’a ilhak olduğunu, yani yılların ülküsü “Enosis”in gerçekleştiğini ilan etti.

Bardağı taşıran bu son açıklama oldu ve Türkiye’nin elinde başka bir seçenek kalmayınca, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, EK I, Madde 4 uyarınca, garantör olarak kendisine verilen uluslararası görevi yerine getirmek ve bozulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tekrardan yerine koymak için 20 Temmuz 1974 sabahı Mutlu barış Harekatı’nı gerçekleştirdi.

Zaten biz mevzilere, 15 Temmuz Pazartesi öğleyin verilen Kırmızı Alarm sonrasında tam teçhizat girmiş, eller tetikte, hazır bekliyorduk bir saldırı olursa karşı koymak için. 20 Temmuz sabahı alaca karanlıkta Bayrak radyosunda “Çıkarma adanın her yerinden başlamıştır”      diyerek bizlere hitap eden rahmetlik Cumhurbaşkanımız Rauf Raif Denktaş’ın sesini arkasından da Başbakan Ecevit’in açıklamasını duyunca sevinçten çıldırmıştık. Neredeyse bir asır sonra adamıza Türk askerinin ayak basışını görmenin mutluluğunu yaşayacaktık. Doyasıya yaşadık da… Mehmetçiklerle omuz omuza savaşmanın mutluluğunu, önümüzden çil yavrusu gibi kaçan Rum askerlerini, canlarını kurtarmak için denize atlayan bir zamanların silahsız Türklerin karşısında kendilerini aslan zanneden Rum EOKA’cıları görmenin zevkini tattık.
***
21 Aralık 1963 günü Kıbrıs adasını ele geçirmek ve Kıbrıslı Türkleri adadan yok etmek için Makarios hükümetinin başlattığı saldırıları günümüzde unutturmak için Rumlar, Yunanlılar ve içimizdeki neshebi bozuklar elden geleni yapıyorlar. 1964 yılı baharında BM’nin Kıbrıs adasına gönderdiği A. Ortega başkanlığındaki BM Heyetinin haftalar süren araştırmasından sonra resmi olarak yayınladıkları 580 sayfalık “ORTEGA RAPORU”, Rumların katliamlarını, yakıp yıktıkları Türk köylerini, yağmaladıkları Türk mallarını içerdiği için, Rumlar ve Yunanlılar gündeme getirilmesin, kendileri suçlanmasın diye ortadan kaldırmak için elden geleni yaptılar. Başarılı oldular da. BM’nin arşivlerinde ancak iğne ile kuyu kazarsanız belki bulabilirsiniz bu ünlü ORTEGA RAPORU’nu. Kıbrıslı Türklerin Rumlardan alacaklı olduğunu ortaya koyan ve Kıbrıs sorununun hiç de Rumların anlattığı gibi olmadığının ispatı olan rapor bu.

Neredeyse aradan 50 yıl geçtikten sonra KKTC’de faaliyet gösteren MİLLİ VAR OLUŞ KONSEYİ, büyük bir özveri ile çalışarak bu belgeyi derin ve karanlık kuyulardan çıkarmayı başardı ve kitaplaştırdı. Kıbrıs konusu ile ilgili herkesin okuması gereken “Pahası biçilemez” bu resmi belgenin benim arşivimdeki kopyasını, konuya meraklı olan vatandaşlarım, soydaşlarım, kardeşlerim ve araştırmacılar aşağıdaki sayfadan indirebilirler.       
https://www.dropbox.com/s/nqdsrn29xae58wl/Ortega%20Report%20-%20Tek%20kitap.pdf?dl=0

Mücadelemizi hep birlikte sürdürelim… Birlikten güç doğar…

Prof. Dr. Ata ATUN
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org 
Facebook: AtaAtun1
http://www.twitter.com/ataatun

17 Temmuz 2017 Pazartesi

"DERS ALMASINI BİLMEK" Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN

DERS
ALMASINI
BİLMEK!..

Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN

Türkiye konuşuyor.
Ama gerekli ama gereksiz.
Ama faydalı ama faydasız.

Kimi olan bitenden ders alır kimi almaz.
Ders almayanlara hikaye anlatalım. Endişelere daha iyi gelir sanırım.

Hikaye; Kavak Ağacı ile Kabak
Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?

-On yılda, demiş kavak.-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak. Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.

Sormuş endişeyle kavağa:-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.-Niçin? -Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.
Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir.  Her işte alın teri ve emek şarttır.  

Hikaye; En iyi Buğday
Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda, -Neden olmasın, dedi çiftçi. Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.

Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.

Hikaye; Geleceğini biliyordum…
Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti, -Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma. Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı.

Siperdeki diğer arkadaşı;-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi…

-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim. Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:-Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum…

Ders: Güven vermek önemlidir.
Güven duymak önemlidir.
Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.
Günün Sözü: Ders almasını bilmeyen felakete uğraması kaçınılmazdır.
17 Temmuz 2017-ANKARA

15 Temmuz 2017 Cumartesi

YERİM (SİZİN) DESTANINIZI!.. Yeliz KORAY Gazeteci-YAZAR, kocaeliKOZcom

YERİM (SİZİN) DESTANINIZI!..
Yeliz KORAY
Gazeteci-YAZAR, kocaeliKOZcom

1.Dünya Savaşı
4 yıl sürdü
Tekrar ediyorum 4 yıl
Yani 16 mevsim,
208 hafta,
bin 460 gün…
Kafkas, Kanal, Filistin-Suriye, Çanakkale, Hicaz-Yemen,
Makedonya, Galiçya, Romanya Cepheleri açıldı.
İtilaf Devletlerinin 42 milyon askerine karşı 2 milyon 850 bin kadardık.

Kafkas Cephesi’nde Sarıkamış’ı Rus ordusundan almak için savaştık.
90 bin asker DONARAK ÖLDÜ.
Dok-san-bin asker…
Lojistik destek gelememişti çünkü.
Zaten açlardı, üşüyerek, uykuya dalarak öldüler.
Kimi anasını, kimi sevdiğini hayal ederek uykuya daldı.
Bir daha uyanmadılar…

Çanakkale Cephesi…
Zafer kazanıldı ama bedeli 500 bin insanın ölümü oldu.
253 bini asker, gerisi sivildi.
Tarihçiler, hastalıktan ölenlerin bu sayının iki katı olduğunu söyler.
Bir de o dönem üç lisenin mezun veremediğini.
Galatasaray, Konya ve İzmir Liseleri…
Çünkü elleri silah tutuyordu, çocuklardı, dönmeyi düşünmemişlerdi…
Dönemediler, tarihe “meçhul çocuk asker” olarak geçtiler.
Çoğunun ismi de mezarı da yok, Çanakkale’de yatıyorlar!

Kurtuluş Savaşı..
Doğu Cephesi’nde Ermenilerle
Güney Cephesi’nde Fransızlarla savaştık.
Doğu Anadolu tamamen kurtarıldı, TBMM resmen tanındı.
Maraş, Urfa, Adana ve Sakarya’da zafer kazandık.
Fransızları yurttan TEMİZLEDİK.
Şehirlerimize; Gazi, Kahraman, Şanlı isimleri verdik.

Batı Cephesi daha kanlıydı.
1. ve 2. İnönü, Kütahya-Eskişehir, Sakarya Savaşı yaşandı.
Sakarya Savaşı, tarihe en çok subayın şehit olduğu savaş olarak girdi.
İtalyanlar Muğla ve Antalya’dan çekildi.
Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruzu BAŞLATTI!.
Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra
“İlk hedefiniz Akdeniz ileri” dedi.

Yunan ordusu İzmir’e kadar kovalandı, İzmir düşman işgalinden KURTARILDI!
Batı Anadolu düşmandan tamamen TEMİZLENDİ.

Konferanslar, kongreler, ateşkesler, anlaşmalar…
Kurtuluş Savaşı da 4 yıl sürdü.
16 mevsim,
208 hafta,
bin 460 gün…
Binlerce şehit verdik.
O binlercenin yine iki katından fazlası bulaşıcı hastalıktan öldü.

YILLARDIR PKK’YA VERİLEN ŞEHİTLERİ SAYMIYORUM BİLE…

Ve 15 Temmuz…
1 gün bile sürmedi.
Tekrar ediyorum 24 saat bile değildi; 15 saat sürdü!
Limana yanaşan düşman gemilerinden değil,
sağ olsun Erdoğan’ın ‘eniştesi’nden öğrendik.
Ama hazırlıksız değildik.
Lojistik destek tamdı mesela.
Nedense 4 farklı noktada bekletilen uçaklar-helikopterler,
3G bağlantıları, televizyonlar, radyolar…

Düşman bu kez ne İngiliz, ne Fransız, ne de Almandı…
Bir zamanlar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen,
istedikleri her şey verilen “muhterem hoca efendileri”ydi.
Amaç devleti ele geçirmekti ama nedense birkaç tankla darbe yapmaya çıkmışlardı.
Her şeyden habersiz masum erlerle polisi ve vatandaşı karşı karşıya getirdiler.
Kardeşi kardeşe kırdırdılar!
Kurtuluş yine bizimkilerden; FETÖ’nun kumpas kurduğu Kemalist askerlerden geldi.
Ve milletin direnişiyle birlikte darbe püskürtüldü.
Sonuç 248 şehit, yüzlerce yaralı…
*
Kısaca…
Evladını beşikte bırakan Nene Hatunlar
Kocasını toprağa verip cepheye koşan Kara Fatmalar…
Çocuk, yaşlı, kadın demeden..
Atamızın önderliğinde bizlere
19 Mayıs’ı,
23 Nisan’ı,
30 Ağustos’u,
29 Ekim’i bıraktılar!
Amma…geriye Sarıkamış’ta ölenler için ‘halay’ çektiğimiz anmalar…
“Yağmur yağıyor çocuklar üşümesin” diye yasaklanan 23 Nisan’lar…
Her sene hastalık bahanesiyle iptal edilen 19 Mayıs’lar
ve güvenlik gerekçesiyle yasaklanan 30 Ağustos’lar kaldı!
*
Velhasıl
“Elin tokadını yemeyen kendi tokadını yumruk sanırmış!”
Tarihe altın harflerle yazılan onca zafer,
binlerce şehit ve ders alınacak yüzlerce hikaye kalmışken…;
Darbenin araştırılmasını istemediğiniz meclis önergeleri,
Muhterem hoca efendinizi değil de masum askeri karşınıza alarak bastırdığınız afişler,
Bir türlü TEMİZLEYEMEDİĞİNİZ,
KOVALAYAMADIĞINIZ ve
Düşmandan KURTARAMADIĞINIZ vatan varken

Size de hiçbir güvenlik gerekçesi göstermeden 1 hafta bayram yapmak komik gelmiyor mu?
Gelmiyorsa yukarıdaki satırları tekrar okuyun beyler, bayanlar…
Destan 3G ile yazılmaz.
**
http://www.kocaelikoz.com/yazar/yeliz-koray/yerim-destaninizi/449.html