24 Mart 2018 Cumartesi

DEVLETİN NAMUSU VE SEÇİM GÜVENLİĞİ "Sandıkların Korunması demokrasinin Olmazsa Olmazıdır." Op. Dr. Aytekin Ertuğrul

Sandıkların Korunması demokrasinin Olmazsa Olmazıdır.
Op. Dr. Aytekin Ertuğrul

draertugrul@hotmail.com
Yazımızın başlığını biraz daha açarsak; Demokrasilerde meşruiyet sandıklardadır. Sandığın içine oy atacak vatandaşların vicdanları bilgilerini, yurtseverliklerini, geçmişteki deneyimlerini toplayarak bir karar vermeleri ve bu kararlarını hiçbir baskı ve korku olmaksızın sandığa yansıtmaları ve sandığa yansıyan bu kararların da sayım hileleri ile değişmemesidir. NOKTA.
İşte buna itiraz olmaz. Ama bu gerçek hayatta böyle midir. Kocaman bir hayır. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul belediyesi seçimlerinden beri sandığın güvenliğinin müdahalelere uğradığına dair haberler az da olsa vardır. Biz AKP yönetimine şunu anlatamadık. Kimse anlatamadı. Türk lirasının değerini ezerseniz sandığı da ezersiniz. İktidarınızı da ezersiniz. Sandık güvenliğini de ezersiniz. Türk hazinesinin gücünü kuvvetini kırarsanız polisinde güvenlik güçlerinin de adliyenin de gücünü kırmış olursunuz. Bir ülkede altın döviz fiyatlarının yükselmesi önlenemiyorsa sandık güvenliğini önleyen olaylar da önlenemez. CHP genel başkanı ve CHP yöneticilerinin sandık güvenliğini korumak adına yaptıkları bu bakımdan eksiktir. Çünkü sandık güvenliğini bozan şey Türk lirasının güvenliğinin bozulmasıdır. Türk lirası güvenini kaybedince Türk polisi de adliyesi de güvenlik içinde olamaz. Para değerini kaybeden yerlerde ulusların hükümetlerine de güveni kalmaz. Peki bu gerçeği kim söylüyor. Bakalım kim söylüyor. “ Altın ve döviz fiyatlarının daima yükselme istikametinden bir türlü ayrılamaması iktisaden zayıf tabakaların her gün biraz daha sefalete uğraması hükümete itimadı kıran başlıca amillerdir İsmet İnönü. (*)
İsmet İnönü bu sözle de yetinmemiş. Enflasyonun Türk milletini tam manasıyla iflasa sürüklediğini kesin bir dille söylemiştir. İşte İsmet İnönü’nün TBMM 1957 de Menderes Hükümeti programını eleştirirken söyledikleri: “ Enflasyon politikası daha iktidarın ilk yıllarından itibaren iktisadi bünyeyi süratle takatinden düşürerek 1952 sonbaharı başlarında memleketi tam manasıyla iflasa sürüklemiştir. Kelimeyi tartarak kullanıyoruz.” (*) O gün bu tartışmalar yaşanırken. Dolar henüz 9 TL idi. Bu gün itibari ile bir ABD doları 3.950.000 TL yi bile aşmıştır. Yani bu gün Türk milleti İnönü’nün kesin tespitlerine göre “ Tam manasıyla iflastadır” Bu acı tablo Açık Bütçelerin getirdiği tablodur. Giderecek tek ilaç ise “ DENK bütçedir” NOKTA.
CHP genel başkanımızın ve diğer CHP yöneticilerinin istedikleri sandık güvenliği bu gidişle sağlanamaz. Çünkü Türk parasının güvenliğinin sağlanamadığı ve tam manasıyla Türkiye Cumhuriyetinin iflas ettirildiği bir yerdeyiz. Sandığa tecavüzü önlemek istiyorsak derhal DENK bütçe yapmalıyız. Laik eğitime dönmeliyiz. Çünkü gittiğimiz yol Türk milletini haçlılara kolay yutulacak lokma haline getirme yoludur. Bu yolda sandık güvenliği sağlanamaz. Muhalefette iken dahi Güvenli bir sandıkla gelmeyen AKP iktidarı bu gün iktidarda iken güvenli bir sandıkla iktidarı terk etmez. İttifak kanununun özü de budur. AKP iktidardan gitmemenin yolunu yasalarda aramaktadır. Muhalefet de Türk Milleti de esas yanlışın açık bütçelerde olduğunu görmelidir. Müslümanlar bilime inanan insanlardır. En büyük Müslüman yüce peygamberimiz. “ Bilim Çin’de bile olsa gidin alın” Hadis-i Şerifini bize bahşetmiştir. Bununla da yetinmemiş.” “ beşikten mezara bilim okuyun” Hadis-i Şerifini de bahşetmiştir. Bilimden ayrılmak dinden de kopmak demektir. 1600-1920 arasında haçlılarla dahili bedhahların Türk milletine ihanetlerinin özü de budur. Bu yola siyasi dilde “Vatan hainliğine giden yol” denilir. Ama biline ki hiçbir akım hiçbir grup hiçbir tarikat Türk milletinin bütününü her karış toprağını şehit kanları ile suladıktan sonra kurduğu Türkiye Cumhuriyetine ihanet yolunda birleştiremez. Bu cümlemizi daha açık seçik yazarsak denilir ki: Türk milleti yüce peygamberimizin ve ebedi başkomutanımızın yolundan caydırılarak haçlılara köle yapılması yoluna ( SEVR) yoluna yeniden sokulamaz. Buna tevessül edenler hangi maskeyi takarlarsa taksınlar arkalarında kimler olursa olsun Türk milleti tarafından görevden alınacaklardır. Bunun uzatması ve kurtuluşu yoktur. Nitekim Türk milleti bunu 7 hazıran2014 seçimlerinde başarmıştır Ama sonradan yapılan hileler ve operasyonlar sadece ve sadece işi biraz daha uzatmıştır. Türk milleti yaralıdır. Türk milleti fakru zaruret içinde harap ve bitaptır. Ancak unutulmasın ki Türk milleti bilimin yüce peygamberimizin ve ebedi başkomutanımızın emrindedir. Bu yolda düşman paralarını yükseltmek Türk parasını ezerek Türk milletini de ezmek şeklinde yasal ve meşru bir gaflet ve dalalet siyaseti yoktur Başarılar dilenir.
(*) İsmet İnönü’nün TBMM deki konuşmaları.2. cilt S243.
O General’den seçim hilesine karşı “boya” kampanyası!
AKP önümüzdeki seçimlere çok sıkı hazırlanıyor. Bilerek, isteyerek, planlı ve organize şekilde seçim hilesi yapmak üzere her koldan hazırlıklar yapılıyor. Şimdi muhalefete düşen bu seçim hilesi hazırlıklarını açığa çıkarmak, halka şikayet etmek, bunları yasal yollardan önlemek için çabalamak.
Hiçbir çare olmaz ise günümüz teknolojilerinden istifade ederek.
Seçmen Listelerinin güncel ve sağlıklı olmasını,
Seçim Sandığının güvenliğini sağlamayı,
Oy Sayımlarının güvenilirliğini sağlamayı,
Sandık Sonuç Mazdabalarının güvenliğini sağlamayı,
Sandık sonuçlarınını birleştirilmesinin.
sağlıklı olmasını parti hatta partilerin işbirliği ile sağlamaya çalışmalıdır..
Bunun için gerekirse parti ya da partiler teknoloji şirketlerinden danışmanlık ve hizmet satın almalı. Partililerin bu işlerde alacakları görevler için şimdiden eğitim ve hazırlıklara başlamalı.
Önümüzdeki seçimlerde en önemli konu seçimin adil ve güvenilir olmasıdır.
Bu olmadığı taktirde ülkemizi çok büyük sıkıntılar beklemektedir.
Oraj POYRAZ(0raj.p0yraz@neomailbox.net / oraj.poyraz@openmail.cc / oraj_poyraz@alpinaasia.com ) L2fSIJNoA0xfSNxA
O General’den seçim hilesine karşı “boya” kampanyası!
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, seçim hilelerine karşılık yeni bir kampanya başlattı.

2019 seçimlerinde yeniden seçim hilesinin gündem geleceği konuşuluyor.
Mühürsüz zarftan sonra seçim hilesi tartışması daha da büyüdü.
Aslında, seçimlerin güvenliği konusunda her şey, parmak boyasının kaldırılmasıyla başladı.
Bu konuya emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz da değindi.
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, seçim hilelerine karşılık yeni bir kampanya başlattı.
Ahmet Yavuz “Seçimlerde hile olmasına karşı olan parmak boyasını tedbir olarak getirmekten kaçınmaz. Parmak boyası istiyorum” mesajını paylaştı.

https://halkweb.com/o-generalden-secim-hilesine-karsi-boya-kampanyasi/

19 Mart 2018 Pazartesi

ABD'NİN SÜPER GÜÇ STRATEJİSİ "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" Ankara Kalesi-239


ABD'NİN SÜPER GÜÇ STRATEJİSİ
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Amerika Birleşik Devletleri , İkinci dünya savaşının mutlak galibi olarak yirminci yüzyılda dünyanın süper gücü konumuna gelmiş ve bu durumunu yüzyılın son yıllarına kadar sürdürerek, yirmi birinci yüzyıla dünyanın kendi liderliğinde girmesini sağlamıştır . N e var ki , Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine iki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir döneme geçerken , Amerikan devletinin ciddi boyutlarda sarsıntılar geçirmeye başladığı görülmüştür . Sovyet Blokuna karşı batı dünyasının önderi konumuna sahip olan ABD , iki kutuplu denge düzeninde batılı bir süper güç olarak dünya hegemonyasında başı çekerken , karşısındaki kutup dağılınca dengeler bozulduğu için bir sarsıntı döneminden geçmeye başlamıştır . Soğuk savaş döneminden küreselleşme aşamasına geçerken, ABD’nin tek kutup başı olarak daha da güçleneceği beklenirken , yirminci yüzyılın son yılları ile yirmi birinci yüzyılın ilk yılları ABD için bir şaşkınlık, sarsıntı ve gerileme dönemi olmuştur .

II Eylül olayları ABD’nin karşı düşmanla uğraşmayı bırakarak kendi içine döndüğü bir aşamada gerçekleşmiş ve Amerikan devleti içindeki güçlerin dışarıyla uğraşmayı bir yana bırakarak, birbirleriyle uğraşmaya başladıklarını göstermiştir . İki tarafı da okyanuslarla çevrili bulunan Amerikan devletinin dışarıdan bir saldırı ile karşılaşması mümkün değil gibi görünürken , asıl saldırının içeriden ve devletin içindeki gizli örgütlerden ortaya çıktığı görülebilmiştir . Yıllarca dünya egemenliği doğrultusunda kendisine karşı çıkan devletler ve güçlerle boğuşarak gelen Amerikan devleti ,sahip olduğu büyük gücü eskisi gibi dışa dönük kullanamayınca, bu kez o emperyal gücün devletin içinde patlama yaratarak yeni dönemde gene eskisi gibi etkin olabilmenin yollarını aramaya başladığını , 11 Eylül olayları ortaya koymuştur . Küresel dönemin getirdiği yeni stratejiler doğrultusunda Amerikan devleti içinde patlamalarla ortaya çıkan güç kullanımı,uydurma senaryolarla göz boyamak için kullanılmış ve bu durumun suçlusu olarak Müslüman Araplar ilan edilince, Amerikan devleti Afganistan ve Irak hattı üzerinde yer alan bütün Müslüman devletleri ve İslam dünyasını hedef alarak sıcak savaş dönemini başlatmıştır .

İbni Haldun’un tezleri doğrultusunda aradan geçen uzun zaman dilimi içinde bazı koşulların değişmesi , devlet yönetimlerinin yozlaşmaya başlaması , toplum içinde yer alan farklılıkların bölücü bir nitelik kazanması üzerine ,haksızlık ve yolsuzlukların hızla tırmanarak ülkeyi yaşanmaz bir duruma sürüklemesi ve bütün bu gelişmelere karşı devletin merkezi gücünü kaybederek, ülkede var olan kamu düzenini koruyamaması gibi olumsuz gelişmeler , devletlerin bir gerileme dönemi sonrasında çöktüğünü bilimsel olarak ortaya koymaktadır . İbni Haldun’un Endülüs devleti ile ilgili gerçekleri derleyerek ortaya koymuş olduğu çöküş teorisi, tarih içinde hemen hemen bütün büyük devletlerin yaşam süreçlerinde ortaya çıkarak tarihsel gelişmeler açısından belirleyici olmuştur . Ne var ki , Haldun’un tezi açısından büyük devletler incelendiğinde Endülüs devleti , Osmanlı İmparatorluğu ve Hazar İmparatorluğu gibi büyük devletlerin, yaklaşık olarak yedi yüzyıllık zaman dilimlerinde var olabildikleri anlaşılmaktadır . Eskiden kendi çağının devleti olarak süper güç konumuna gelen siyasal yapıların yedi yüzyıl etkinliklerini sürdürebildikleri görülürken , Amerika Birleşik Devletleri gibi kendi çağının devleti olan süper güçlerin bu ağırlıklı konumlarını sonraki dönemlerde bir yüzyıl bile sürdüremedikleri ortaya çıkmaktadır . Eski bir İngiliz sömürgesi olarak yola çıkmış olan ABD’nin Britanya imparatorluğunun beş asırlık hegemonyası sonrasında devreye girerken , bir anlamda Atlantik düzeninin bekçiliğini de üstlenmiştir . İngiltere’nin bir Atlantik gücü olarak başlattığı bu hegemonya düzeni birinci dünya savaşı sonrasında ABD’nin eline geçmiştir .

Amerikan devletinin tarihsel süreç içerisindeki yerini belirlerken , İbni Haldun’un görüşlerinin yanı sıra Medeniyetler Teorisinin kurucusu olan Oswald Spengler’in ortaya koymuş olduğu varsayımı da dikkate almak gerekmektedir . Spengler tarihin tekerleği biçiminde özetlenebilecek görüşlerinde her büyük devletin ya da medeniyetin önce bir noktada ortaya çıktığını , zamanla büyüyerek ve güçlenerek geniş alanlar üzerinde kendisinin merkezinde yer aldığı bir medeniyet düzeni kurduğunu ama bu aşamadan sonra değişim sürecinin yeni medeniyet merkezi olan bu ülkeyi de sarsmaya başladığını ve bu yüzden devlet düzeninin sarsılma sürecine doğru kayarak,gerileme ile yok olma aşamalarını birbiri ardı sıra izlediğini öne sürmüştür. Spengler’e göre, her devlet böylesine bir dairevi süreç yaşayarak sonunda kurulmuş olduğu noktaya geri dönerek ortadan kalktığı için ,her medeniyet düzeni için bir tekerlek benzeri çizginin ortaya çıktığı söylenebilmektedir . Medeniyetler Teorisi bu açıdan medeniyet tekerleği olarak adlandırılan bir siyasal bilim kuramı haline zamanla gelmiştir . Bu teoriye göre her devlet ya da medeniyet tarihin belirli bir noktasında ortaya çıkar , büyür ,gelişir ,duraklar ve gerilemeye başladıktan sonra da yok olur . Roma,Bizans,Hazar,Endülüs,Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının tarihleri incelendiği zaman, tarih biliminin medeniyet tekerleklerinin ortaya çıktığını ve zaman içinde dönerek çıkış noktasında yok olma aşamasına geldiğini , önemli bir ders olarak insanlığa aktardığı görülmektedir. İnsanlık tarihi içinde yer alan devletler ve medeniyetlerin tarihsel gelişim süreci bu açıdan medeniyet tekerleğinin dönüşü çizgisinde belirginlik kazanmıştır . Bu teori doğrultusunda dünya durdukça ve insanlık yaşadıkça medeniyet tekerleği dönmeye devam edecek ve her dönemde yeni büyük devletler ortaya çıkarak kendi medeniyet düzenlerini kuracaklardır . Bu teori doğrultusunda , bugünkü dünya düzeninde süper güç konumuna gelen Amerika Birleşik Devletleri , yirminci yüzyıla girerken bitmiş olan Britanya İmparatorluğundan görevi devralarak , yeni yüzyılın süper gücü olarak tarih sahnesine çıkmıştır .

Paul Kennedy isimli bir siyaset bilimcisi , yirminci asrın sonlarına doğru yayınlamış bulunduğu “Büyük Güçlerin yükseliş ve çöküşleri “ adını taşıyan kitabında , büyük güç kavramı üzerinden giderek emperyal devletlerin ya da süper güç konumuna gelen yeni yapılanmaların tarihsel incelemesini , büyük güçlerin yükseliş ve çöküşleri başlığı altında incelemeye çaba göstermiştir . Paul Kennedy , kitabında Çin’den başlayarak tarih içinde Orta Doğu, Avrupa ,Afrika ve Asya kıtalarında ortaya çıkmış olan büyük medeniyetleri incelerken, bunların kurucusu olan büyük devletler üzerinden gitmiş ve devletler ile medeniyetler arasında çok sıkı bağlantılar bulunduğunu gözler önüne sermeye çalışmıştır . Onun teorik yaklaşımı doğrultusunda bütün büyük medeniyetlerin arkasında çağının süper gücü konumunda büyük devletler bulunmaktadır . Güçlü devletlerin gelişmiş bir düzen kurmalarından sonra yeni medeniyetlerin çıkabileceği öne sürülürken , bir anlamda Spengler’in medeniyetler teorisine dönük bir bağlantı kurulmaktadır . Tarihin tekerleği dönerken dünya farklı dönemlere doğru yol almakta ve her yeni dönem insanlığın içinde bulunduğu konuma göre ayrı bir medeniyeti gündeme getirmektedir . İnsanlık bir medeniyetten ötekisine geçerken , yeryüzü haritasında da bu doğrultuda değişiklikler olmakta ve eski devlet yapılarının yerini yenisi alarak tarihin eskisinden daha farklı bir biçimde dünya haritaları gündeme getirilmektedir . Batı dünyasının yükselişi ile başlamış olan tarihin medeniyetler teorisi biçiminde incelenişi , bugünün koşullarında tarih ötesi bir bakış açısı ile de değerlendirilerek bu anlamda bir gelecek okuması yapılmaya çalışılmaktadır . Medeniyetler teorisine göre bütün büyük devletler kurulma, yükselme ,duraklama ,gerileme ve çöküş dönemleri yaşadıklarına göre , Amerika Birleşik Devletleri de duraklama ve gerileme dönemlerinden sonra bir çöküş aşamasına geçerek dağılacaktır .

Amerika Birleşik Devletleri ,Birleşik Krallık adı ile bilinen İngiliz hegemonyasını on dokuzuncu yüzyılın ortalarından sonra devralmaya başlamış, Japonya ve Osmanlı Devletinin sınırları içine girerek Asya kıtasının doğusu ve batısında yer alan iki ülkeye nüfuz ederek bu ülkeler üzerinden yirminci yüzyıl hegemonya planlarını devreye sokmuştur . Kırım savaşı ortaya çıkarılarak Osmanlı devletinin içine girilmiştir . Japon Krallığı ise içeriden ele geçirildikten sonra , Japonlar Rusların üzerine sürülmüş ve 1905 yılına gelindiğinde Rus Çarlığı içeriden çökertilmiştir . Böylece Kırım savaşı ile Osmanlı devleti ile kapıştırılan Rus İmparatorluğu, daha sonraki aşamada da arkadan Japon saldırısına uğratılarak ortadan kaldırılmıştır . Rusya’nın çökertilmesi planında Avrupalı emperyalistleri geride bırakan ABD yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, İngiltere ve Fransa gibi batılı emperyal güçlerin yapamadığını yaparak, dünyanın anakarasını kuzeyden işgal eden Rus hegemonyasına son vermiştir . Japonya ve Osmanlı devletlerinin içine okullar ve dini cemaatlar aracılığı ile giren Amerikan emperyalizmi aynı oyunu Rusya’da da tekrarlayarak ,Çarlık sonrası farklı bir Rusya yaratmanın planlarını uygulama alanına getirmiştir . Böylece Rusya gibi geri kalmış bir büyük ülkede sosyalist devrime giden yol açılmıştır . Sovyet devrimi iyi incelendiği zaman , Rusların eseri olmadığı ama ABD merkezlerinden gelen desteklerle oluşturulan Bolşevik hareketinin bir ürünü olarak gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır . Çarlık rejimini Japonları destekleyerek arkadan çökertilmesini sağlayan ABD , Kırım savaşı sırasındaki merkezi coğrafya örgütlenmesini de iyi kullanarak , Avrupa kıtasını dünyanın yönetiminden uzak tutacak bir karşı blok yapılanmasını , Bolşevik hareketi üzerinden sağlayarak yirminci yüzyılda kendisinin egemen olacağı yeni bir dünya düzeninin önünü açmıştır . Birinci dünya savaşı sırasında İngiltere ve Fransa açıktan bütün cephelerde savaşırken , ABD Rusya’nın içlerine girerek , kendisini kapitalist blokun patronu yapacak biçimde bir karşı kutbu sosyalist ideolojiyi kullanarak ve Troçki’ye New York borsası üzerinden büyük miktarlarda para aktararak , bu yoldan kendi kurduğu kızıl orduyu yönlendirerek, bir ideolojik devrimi Rusya üzerinden dünyanın doğu yakasında oluşturuyordu .

“Büyük Güçlerin yükseliş ve çöküşleri “ isimli kitabında Paul Kennedy eski çağ uygarlıkları ile yeni dönemin büyük devletlerinin hem incelemesini hem de karşılaştırmasını yaparken , büyük devletleri ortaya çıkaran tarihsel kesişme noktasının çok önemli olduğunu vurgulamaktadır . Devletlerin ortaya çıkışı ile birlikte başlayan yeni düzen ve onun uzantısı olarak belirginlik kazanan süreçler insanlık tarihinin yazımında önemli yansımalar yaratmıştır . Batının Hrıstıyan dünya olarak ele alınmasıyla birlikte İslam dünyasının biçimlenişi , merkezi alanda yer alan büyük devletler ile birlikte Rusya ve Japonya gibi kenar bölgelerde kalmış olan devletlerin yaratmış oldukları siyasal birikim de dünya tarihinin biçimlenişinde etkili olmuştur . Batının tarihi Avrupa kıtası merkezli olarak ele alındığı zaman ,on beşinci yüzyıl sonrasında Avrupa’nın büyük devletlerinin denizlere açılarak bütün dünya ülkelerine ayak basmaları sağlanmış ve bu aşamadan sonra da , kara kıtalarının bütün bölgeleri Avrupa’nın emperyal devletlerinin merkezlerine bağlanarak , büyük bir küresel yayılma planı kara parçalarının bulunduğu her yerde gerçekleştirilmiştir . Mal ve maden ticareti doğrultusunda gelişen savaşlar , beraberinde mali birikimleri ortaya çıkarmış ve bundan sonra da oluşan zengin hazineler , Avrupa devletleri arasındaki çekişmeler ile birlikte ulus devletleri yaratınca büyük güçlerin hegemonya düzeni kurma doğrultusundaki girişimlerinden beklenen sonuçlar alınamamıştır . Sömürgeciliğin getirdiği zenginlikler sanayileşmeye giden yolları açınca , en büyük sanayi devrimini yapan batılı ülkeler yeni zengin ülkeler olarak kendi hegemonya düzenlerini kurmuşlardır . İngiltere sanayi devrimini ilk yapan ülke olarak batı kapitalizminin başını çekerken Fransa onu izlemiş ve arkadan da İspanya,Hollanda ve İtalya gibi Avrupa devletleri gelerek batı blokunun kapitalist hegemonya düzeni kurma süreci içinde yerlerini almışlardır .

On beşinci yüzyılda denizlere açılan Avrupa kapitalizmi bu doğrultuda oluşturduğu hegemonya düzenini yirminci yüz yılın başlarına kadar getirebilmiştir. Ne var ki , kapitalist gelişmenin çok hızlı olması ve bunun sonucunda da batı ülkelerinin kasalarında önemli miktarda döviz ve sermaye birikmesi yüzünden, artan rekabet beraberinde hırs ve büyük hegemonya planlarını getirince Birinci dünya savaşı bu kavganın doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır .İngiltere’nin başını çektiği Avrupa sömürge imparatorlukları yeni gelinen aşamada cihan savaşına elverişli bir ortam yaratmıştır . Dünya savaşı sırasında ABD cephe savaşlarına girmemiş , her yerde İngiltere’yi destekleyerek, gelecekte onun sırtından batının patronluğunu alma girişimlerini hızlandırmıştır . Dışarıda ABD Büyük Britanya İmparatorluğunun arkasına saklanırken , Avrupa ülkelerini tümüyle devre dışı bırakacak biçimde Rusya’nın içinde Bolşevik hareketini örgütleyerek ,Sovyet devriminin ön hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu . İşçi sınıfının bulunmadığı bir ülkede sosyalist devrim yapmak gibi antika bir işi , Amerikan donanması kızıl orduyu örgütleyerek başarıyordu . Sovyetler Birliğini kurmuş olan Kızıl ordu New York borsasının sermaye desteği ile Troçki tarafından örgütleniyor , Lenin ise Masonik bir örgütlenme ile İsviçre’nin Cenevre kentinden özel tren ile Moskova’ya gönderiliyordu . Sovyet devletinin kuruluş hazırlıkları savaş yıllarında tamamlandıktan sonra, savaşın ertesinde Amerikan donanması Kızıl ordunun düzenlemiş olduğu bir tören ile Vladivostoktan resmi bir tören ile uğurlanıyordu ama bu durum dünya kamuoyundan çok dikkatli bir şekilde gizleniyordu . Her sene elli yıl sonra yayınlanan İngiliz belgeleri incelendiğinde ,bu durum açığa çıkıyor ve dünya kamuoyunda tartışma konusu haline geliyordu . Kapitalizmin temsilcisi olan ABD, böylece küresel hegemonyayı İngiltere’nin elinden alırken , eski Avrupa ülkelerini devre dışı bırakacak bir emperyal hegemonya düzeni oluşturmak üzere, karşı kutup olarak kullanılacak bir sosyalist düzeni de gene kendi planları doğrultusunda kuruyordu .

Sovyetler Birliği’ni komünizm ideolojisi üzerinden karşı kutup olarak gizlice oluşturmayı başaran Amerikan emperyalizmi ,önce kendi ülkesinde Mc Carty isimli bir senatörü kullanarak Mc Cartycilik adı altında herkesi komünistlikle suçluyor ve böylece bir gergin ortam yaratarak siyasal hegemonyasını daha da artırabilmenin arayışları içine giriyordu .Amerika’dan esen komünizm suçlamaları bir rüzgar olarak Avrupa kıyılarına gelince , bu kez ABD batı ülkelerini Sovyet tehdidine karşı kendi kontrolü altına alacak bir yeni yapılanmayı, Nato şemsiyesi altında gerçekleştirme yoluna gidiyordu .Nato’yu görünüşte Sovyetler Birliğine ve komünizm tehdidine karşı kurduğunu söyleyen Amerikan devleti ,bu askeri örgüte bağlı oluşturduğu gizi kadrolar ile , batılı ülkeleri ve diğer dünya devletlerini baskı ve kontrolü altına alıyordu . İngiltere bile ABD’nin bu kadar ağır bir baskı düzeni kurmasından rahatsız oluyor ve diğer Avrupa ülkeleri ile zaman zaman ortak eylem planları oluşturarak , ABD’yi sınırlamanın yollarını arıyordu . Türkiye gibi Nato şemsiyesi altına sürüklenmiş olan devletler ise , Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda gerektiğinde terör ya da askeri darbe senaryolarına sahne oluyordu . Türk devleti bu gibi emperyalist senaryolar yüzünden çok zor durumlarda kalırken , ABD istediği her türlü siyasal senaryo ya da komploları, gene Nato örgütünü kullanarak yapıyordu . Soğuk savaş sırasında baskı düzeni yüzünden pek bilinmeyen bu gibi durumlar soğuk savaşın bitmesi üzerine ortaya çıkıyor ve yirminci yüzyılın nasıl bir Amerikan hegemonyası doğrultusunda hukuk dışı olaylara ve gelişmelere sahne olduğu iyice anlaşılıyordu .Kendisinden önce Britanya İmparatorluğunun hazırlamış olduğu batı hegemonyası düzenine, ABD’nin nasıl el koyduğu görülünce , başta batılı müttefik ülkeler olmak üzere, bir çok batı ülkesi ya da dünya devletinin Amerika Birleşik Devletlerine karşı bir tutum içine doğru girdiği kesinlik kazanmıştır . Kendi ortaklarına bile gerçekleri söylemeyen , kendi özel çıkarları için ortaklarını ateşe atmaktan çekinmeyen ABD, emperyalizmin süper gücü haline gelerek baskıcı hegemonya düzeni kuruyordu.

Sovyetler Birliği varken , komünizmi öcü olarak gösteren ABD bu doğrultuda bir Mc Cartycilik olgusunu örgütleyerek , soğuk savaş döneminde dünyaya egemen olabilmiştir . Ne var ki , soğuk savaş sonrasında bütün Avrupa ülkeleri teker teker Gladio dosyalarını açarak Nato’ya karşı mesafeli bir yol izlemeye başlamıştır .Sovyet devrimi gibi bir komplo ile dünyanın doğu bölgesini Avrupalı emperyal devletlerin elinden alan ABD , Sovyet tehdidini büyüterek bütün dünya devletlerinin içine girmiş ve bu gibi gizli örgütlenmeler yolundan kendi hegemonya düzenini yeryüzünün beş kıtası üzerinde yaygınlaştırmıştır . İki büyük cihan savaşı yaşayan dünya ulusları , Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek kalıcı bir barış ortamı gerçekleştirebilmenin çabalarını gösterirken , ABD eski örgütlenmeleri üzerinden dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyordu . Bütün dünya ülkelerinden sağlanan beyin göçü oluşumları ile yeterli kadroları devşiren Amerikan devleti , bildiği yolda devam ederek bütün dünyayı Sam amcanın çiftliğine dönüştürmeye öncelik veriyordu . Bu gibi olumsuz girişimleri yüzünden müttefikleri ile arası açılan Amerikan devleti , bazı olumsuz gelişmeleri değerlendirerek daha yumuşak ve medeni yolları siyaset sahnesinde deneyeceğine , gene eskisi gibi bildiği sert yollardan gitmeye ısrar etmesi yüzünden , hem devletler arası yeni sorunların doğmasına hem de belirli bölgelerde sıcak çatışmaların çıkmasına neden oluyordu . Küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte , soğuk savaştan kalma bazı siyasal gerçekler ortaya çıkınca , ABD’ye olan güven iyice sarsılmış ve bu yüzden de ABD merkezli bir küresel yeni dünya düzeni , çok büyük zorlamalara rağmen bir türlü kurulamamıştır . Soğuk savaşın korku ve baskı dönemleri geride kalınca insanlar ABD emperyalizmini daha dengeli bir biçimde değerlendirerek karşı çıkmışlardır .

Yirminci yüzyılın kralı olan ABD , bu konumunu tek merkezli bir küreselleşme süreci ile iyice pekiştirebilmek üzere var gücü ile iplere asılarak , Amerika Birleşik Devletleri yapılanmasını kendisinin merkezinde yer alacağı Dünya Birleşik Devletlerine dönüştürebilmenin çabası içine girmiş ama bunu bir türlü başaramamıştır . Bu durumu en açık örnekleriyle kamuoyuna taşıyan bir Amerikalı iktisatçı olarak William Engdal , “Kaybolan Hegemonya “ isimli kitabında ABD’nin nasıl gerilediğini ve bir çöküş aşamasına geldiğini açıkça dile getirmiştir . Engdal’a göre , yirminci yüzyılın hegemonu olan ABD hızla çöküşe geçtiği için, yirmi birinci yüzyılın hegemonu olmaktan giderek uzaklaşmaktadır . ABD’li olmasına rağmen Almanya’da yaşayan yazar Frankfurt gibi bir sermaye merkezinden dünyayı ve ABD’yi gözleyerek Amerikan devletinin çok hızlı bir çöküş sürecine girdiğini ve bu yüzden yirmi birinci yüzyılda dünyaya eskisi egemen olamayacağını açıkça vurgulamaktadır . Kendi merkez bankasına sahip olamayan ABD’nin, küresel sermayeyi denetlemesi ya da bir düzen içerisinde yönlendirmesinin artık mümkün olamayacağını yazar açıkça ifade etmektedir . ABD’yi Amerikalıların değil ama bir avuç zenginin yönettiğini , Federal Rezerv denilen merkez bankasının tamamen onların kontrolü altında olduğunu ,bu yüzden de Amerikan devletinin güçlü bir merkezi yönetimden uzak olduğunu belirten yazar , kendi devletine ve halkına hükmedemeyen bir siyasal yapının emperyal hegemonya düzeni oluşturamayacağını söylemektedir . İki kutuplu dünya düzeninden yararlanarak eski hegemonları devre dışı bırakan ABD’nin, eskiden yaratmış olduğu Amerikan yüzyılı efsanesi tam bir çöküş içerisine düşmüştür . Kendi müttefiki olan devletlere danışmadan Kudüs gibi tartışmalı bir kentin hiç ilgisi yokken ABD başkanı tarafından İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesiyle , Birleşmiş Milletler örgütü çatısı altında bütün dünya devletleri ABD’yi teslim alan Siyonizme karşı çıkışı gerçekleştirmişlerdir . Amerika’nın böylesine büyük bir karşı çıkış ile karşı karşıya kalması da, hem çöküşün hem de şimdiye kadar uygulanan politikaların iflas ettiğinin tam bir göstergesi olmuştur . Kuzey Kore gibi küçük ülkeler ile savaşmayı düşünen , Türkiye gibi yarım asırlık müttefikleriyle karşı karşıya gelen , ittifak içinde olduğu ülkeleri korumayan , onlara karşı terör örgütlerine silah dağıtan bir devletin eskisi gibi bir hegemonik güç olarak yola devam etmesi mümkün değildir .

Amerikan gücünün süper devlet olma çizgisinde ikinci bir yüzyıl için yeterli olmadığı ortaya çıkınca ,bütün dünya ülkeleri ve kamuoyu Amerikan hegemonyasının konumu üzerine tartışmaya başlamışlardır . Bu çerçevede , küreselleşmenin öncülerinden ABD emperyalizminin örgütleyicisi konumundaki bir siyaset bilimcisi olarak Prof.Dr.İmmanuel Wallerstein , Amerikanın geleceği ile ilgili olarak yeni teoriler oluşturmaya çalışmıştır . Dünya siyasal sistemi üzerine çeşitli eserleri bulunan bu bilim adamı , gelecekte nasıl bir dünya düzeni sorusuna yanıt ararken , aynı zamanda Amerika’nın yeryüzündeki konumunu yeni yüzyıl açısından ele alarak değerlendirmiştir . Çok yönlü bir bilim adamı olarak Wallerstein , ABD’nin yirmi birinci yüzyılda nasıl ayakta kalabileceğini ve eskisi gibi süper güç konumunu koruyarak nasıl bir hegemonyanın öncüsü olabileceğini tartışmıştır . Dünya siyasal sistemi üzerine çalışırken , jeopolitik konulara da girmek zorunda kalan Wallerstein “Jeopolitik ve Jeokültür “ isimli kitabında çöküş sorusuna yanıt ararken , Amerika’dan sonra neyin geleceğini ve nelerin olabileceğini belirli öngörüler üzerinden tespit etmeye çalışmıştır . Küresel emperyalizmi , ABD merkezli tek kutuplu dünyada gerçekleştirmek için yola çıkanlardan birisi olan Wallerstein ,bunun olamayacağını gördüğü noktada , Amerikan hegemonyasının bitişinden sonra ne gibi gelişmelerin olabileceğini belirleyerek ,dünya kamuoyuna bu tespitlerini aktarabilmenin çabası içine girmiştir . Amerika yüzyılının çöküşündeki kendisi gibi emperyalist bilim adamlarının suçlarını ört bas etmek için aslında Kuzey Atlantikçiliğin çöktüğünü öne sürerek , bu doğrultuda ABD’nin kusurlarını İngiltere ile paylaştırmaya çalışmaktadır . İngilizlerin dünya devleti oluşumuna esas olmak üzere, Birleşik Krallık oluşumunu gündeme getiren yaklaşımlarından herhangi bir geri adım atmak söz konusu olmamış ,aksine Büyük Britanya İmparatorluğu biçimindeki Birleşik Krallık devlet düzeni bugünlere kadar devam edip gelmiştir . Küreselleşme sürecine girilmesiyle çeyrek asır ABD’nin dünyayı toparlamasını bekleyen İngiltere , sonradan Brexit kararını alarak Avrupa Birliğinden çıkmış ve eski sömürgeleri ile oluşturduğu Ortak Refah düzeni doğrultusunda yoluna devam edeceğini açıklamıştır .

Wallerstein , ABD’nin yirmi birinci yüzyılda süper güç olarak kalabilmesi için , dünyanın merkezi coğrafyası olan Orta Doğu bölgesine gelmesini ve bu bölgede bir büyük savaşı başlatmasını çözüm olarak gördüğünü , dolaylı yollardan ifade etmekten çekinmemiştir . Wallerstein’a göre ABD büyük ordusu ile Orta Doğu’ya gelecek , önce bu bölgenin Asya ülkelerine saldıracak, daha sonra da bu bölgenin yanı başında yer alan Balkan ülkeleri üzerinden Avrupa ülkelerine de saldıracaktır .Asya ve Avrupa ülkelerine aynı zaman dilimi içinde saldırarak bütün merkezi bölgeye savaşın yayılması sağlanacak ve daha sonra da Amerikan ordusu bölgede savaşan ülkeleri kendi haline bırakarak geri çekilecek ve son aşamada da Amerika’ya geri dönerek dünyanın merkezi coğrafyasında Asya ve Avrupa ülkelerinin karşılıklı olarak savaştığı bir ortamı yaratarak üçüncü dünya savaşını başlatacaktır . ABD politikalarında etkin olan Siyonist lobilerin istediği bir biçimde , kıyamet senaryolarına konu olabilecek derecede bir üçüncü dünya savaşı, kutsal kitaplardaki Armegeddon efsanesinin somut biçime dönüşmesi biçimindeki kıyamet savaşı senaryosu böylece ABD’nin öncülüğünde gerçekleşecektir . ABD ordularının saldırıları üzerine savaşa sürüklenmiş olan Asya ve Avrupa ülkelerinin merkezi alanda Avrasya üzerinden bir üçüncü dünya savaşını çıkartmasıyla , ABD’nin yeni yüzyıldaki süper güç rakipleri sonunda birbirleriyle tutaşacak , Almanya,Rusya,İran ,Hindistan ve Çin karşılıklı savaş oyunları ile savaşarak birbirlerini bitirecekler ve böylece ABD’nin yeni yüzyıldaki rakiplerinin hepsi savaş süreci içinde yok olma yoluna doğru sürükleneceklerdir . Asya ve Avrupa güçleri merkezi coğrafyadaki üçüncü dünya savaşında birbirlerini yok ederken , ABD kendi ülkesinden bu durumu izleyerek önlemlerini alacaktır . Yirminci yüzyılda hegemon olarak ortaya çıkan ABD’nin bu konumunu koruyabilmesi için böylesine bir felaket senaryosuna ihtiyaç duyulması şaşırtıcıdır.

Orta Doğu bölgesinin , ABD’nin küresel hegemonyasını yirmi birinci yüzyılda koruyabilmesi açısından kilit bölge olarak sunulması , Wallerstein gibi önde gelen bir Amerikalı bilim adamının önemli bir çıkışıdır . ABD gibi jeopolitik bir yapıya sahip olan ülke açısından , Amerikan kıtasına saldırabilmek açısından bir okyanus geçme zorunluluğunun bulunması nedeniyle , ABD açısından saldırı tehdidi dışarıdan mümkün değildir ama her aşamada bir iç tehdit ile ABD karşı karşıya bulunmaktadır . ABD dış dünyada egemen oldukça kendi iç politikasına yönelik saldırılar geride kalmakta ama ABD güç kaybetme noktasına geldiğinde dışarıdan gelen rüzgarlar sayesinde bu dev ülkenin iç politikası alt üst olmaktadır . Ülkenin iç ve dış istihbarat servisleri birbirine düştüğü gibi , ordunun merkezi olan Pentagon da devlet bürokrasisi ,dışişleri bakanlığı ya da devlet başkanlığı ile ters düşerek siyasi mücadele içinde bir kaos ortamına doğru sürüklenmektedirler . Son ABD başkanı seçilirken öne çıkan Pentagon ve iç istihbarat birliğinin karşı çıktığı , dış istihbaratın askeri-endüstriyel lobi üzerinden küresel sermayenin kontrolü altına girmesiyle ,dünyayı yönetmesi beklenen Amerikan devletinin merkezi disiplininin ortadan kalktığını açıkça göstermiştir . Bugün böyle bir kaotik ortama sürüklenen ABD’nin , Orta Doğu’ya binlerce TIR dolusu silah göndermesi , ülkede başlayan iç gerginlik ortamının arkada bırakılabilmesi için önemli bir dış mesele yaratma yolunun açılmasıdır . Tarih boyunca görüldüğü gibi büyük devletlerin iç istikrarları bozulduğunda hemen bir dış mesele yaratarak içeride yeniden disiplin sağlama gayreti içine girdikleri görülmüştür . Amerika Birleşik Devletleri de son yıllarda giderek güçlenen İsrail lobilerinin baskıları altında hareket etmeye başlayınca , ülke içinde önemli ağırlığa sahip olan Hrıstıyan lobiler devreye girmekte , Katolik lobisi Kennedy’lerin öldürülmesi ile tasfiye edildikten sonra , ABD içindeki Anglo-sakson gruplar İsrail merkezli Siyonist lobilere karşı , Hrıstıyan Avrupa devletlerinin desteği ile mücadeleye girerek , dünyanın süper gücü olan ABD’nin küçük İsrail’in etkisi altına girmesini önlemektedir. İki bin yıl önce gündeme gelen Romalıların Yahudi devleti olan İsrail’i yıkması senaryosunun devamı olan olaylar zinciri bugüne kadar devam edip gelmiştir . Roma İmparatorluğunun bir Avrupa gücü olarak gelip Orta Doğu’daki Yahudi devletini yıkmasını bir türlü kabül edemeyen Yahudi ve Musevi lobilerinin ,dünya üstünlüğünün Avrupa kıtasından Amerika kıtasına geçmesinden yararlanarak ,yeniden dünyanın merkezi bölgesinde bir Yahudi devleti olarak İsrail’i üçüncü kez kurma başarısını küresel düzeyde örgütlenmiş bulunan Siyonizm sayesinde sağladıkları bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleşmiştir . Amerikan vatandaşı olan ve ABD’de devlet görevi yapan Siyonistlerin Büyük İsrail projesi doğrultusunda hareket ederek , Amerikan devletini bu aşamada Kutsal kitaplardaki kıyamet senaryosu olan Armegeddon’a zorlamaları ,yirmi birinci yüzyılın başlarında dünyayı ve insanlığı üçüncü bir büyük savaş tehdidi ile karşı karşıya getirmiştir . ABD’nin küresel hegemonyasını koruyabilmesi için Orta Doğu’da bir büyük savaşa girişmesi gerektiği gibi bir tehlikeli düşünceyi , gene Yahudi asıllı bir bilim adamı olan Wallerstein’ın savunması , üzerinde durulması gereken bir durumu gündeme getirmektedir .Bu aşamada ABD’ye Orta Doğu’da bir üçüncü dünya savaşını öneren Wallerstein’ın Yahudi asıllı olması ,küreselleşme kadrolarının da Siyonist kökenli olduklarını hatırlatmakta ve böylesine bir komployu Amerikan devletinin başına musallat ederek , Büyük İsrail’in kurulması sürecinde Amerikan devletini iç bölünme sonrasında büyük bir savaş senaryosu üzerinden yok olmaya doğru götürecektir . Bir anlamda Tanrı kıyamete doğru zorlanmaktadır .

Bir asırdır dünyayı yöneten Amerikan gücü, kendi içinden çıkan bir başka kimliğin , etnik ya da dinsel yapılanmanın geleceği senaryosunda Siyonizm üzerinden kullanılmak istenmektedir . Dünya siyasal sistemi üzerine geniş araştırmalar yapmış bir bilim adamının , yazdığı kitaplarda Amerika’dan sonra ne olacak , ABD ile birlikte kuzey Atlantikçiliğin çöküşü , ABD’nin böylesine olumsuz bir süreçten kurtulabilmek için gerçekleştirdiği yeniliklerin sonuçsuz kalması , devletlerarası sistemin geleceği açısından ABD’ye rakip olabilecek güçlerin değerlendirilmesi ve özellikle bu süreçte Avrupa Birliği’nin ele alınması , 1968 gençlik olayları ile dünyanın eskisinden farklı bir noktaya doğru sürüklenmesi , Wallerstein açısından ele alındığında bütün bu gibi gelişmelerin Amerikan üstünlüğünün korunabilmesi çizgisinde bir büyük dünya savaşı ile aşılabileceği gibi bir yaklaşımı öne çıkarmaktadır . Küresel Siyonizm tam olarak hedeflediği Büyük İsrail İmparatorluğu’nu büyük bir savaş aracılığı ile kurma noktasına geldiğinde , ABD’nin küreselci ve Siyonist bir bilim adamı tarafından merkezi coğrafya da üçüncü bir büyük savaşa yönlendirilmesi , dünya güvenliği açısından ele alınarak tartışılması gereken bir acil durumu gündeme getirmektedir .

Orta Doğu bölgesi, tarihin ilk dönemlerinden bu yana bütün büyük siyasal gelişmelere alan olarak hizmet ettiği gibi , üç büyük dinin ortaya çıkmış olduğu bölge olarak da dinler arası savaşların uygulama alanı olmuştur . ABD gibi bir süper gücün dünya hegemonyasını ikinci bir yüzyıl daha devam ettirebilmesi için önerilen büyük savaşın İsrail’i büyütecek Armegeddon senaryosu olması , Siyonist kadroların içinden çıkmış oldukları Amerikan toplumuna ve devletine karşı hazırlanmış bir büyük komplo olarak görünmektedir . Dünyayı yönetmekte süper güç olan ABD’nin kendi içinden çıkmış olan bir Siyonist komploya kurban gitmesi dünya kamuoyunda serbestçe ele alınarak tartışılamamış , Siyonist lobilerin kontrolü altındaki basın ve medya organları gerçekleri yazarak Amerikan halkını ve devletini zamanında uyaramamıştır . Son ABD seçimlerinde küresel sermayenin desteklediği kadın adayın seçimleri kazanması için bütün medya organları seferber olmuş ama Siyonizmin küresel sermaye üzerinden uygulama alanına getirmiş olduğu böylesine büyük bir komplo ,Amerikan genelkurmay merkezi olan Pentagon aracılığı ile bozularak , Amerikan devletini yeniden güçlü bir duruma getirecek başka bir aday başkanlığa seçilmiştir . Küresel sermaye Amerikan devleti üzerinden dünya hegemonyasını Amerikan devletinin elinden almaya çalışırken, İsrail’i büyütecek ama ABD’yi tehlikeye atacak ya da küçültebilecek bir takım siyasal oyunlara girebilmiştir . Siyonistler Amerikan merkez bankasını tekellerine alan küresel sermaye temsilcileri ile birlikte hareket ederek, ABD’yi Orta Doğu’da İsrail’in planları doğrultusunda kullanılmasına öncelik vermişlerdir . Bu durum nedeniyle de ABD ve bütün dünya bir kıyamet senaryosu ile karşı karşıya getirilmiştir .

Genel olarak bütün devletler sıkışınca savaş yoluna gitmeyi tercih edebilirler . İç meseleleri aşmak isteyen siyasal rejimler otoriter yöntemler ile devletlerini yönetemeyince ,bir dış mesele icat ederek savaşlara kalkışabilirler . Roma İmparatorluğundan başlayarak Britanya İmparatorluğu ,Moğol İmparatorluğu ve de Osmanlı İmparatorluğu gibi küresel güçler sürekli savaşarak üstünlüklerini koruyabilmişlerdir . Amerikan devleti de cihan savaşları sonrasında yeryüzü kıtalarının belirli bölgelerinde genel hegemonyasını koruyabilmek için süper güç olarak bölgesel savaşlara girmek zorunda kalmıştır . Ne var ki , ABD’nin küresel üstünlüğünü koruyabilmesi doğrultusunda önerilen Orta Doğu savaşı , ABD hegemonyasına yardımcı olacak gibi gösterilirken aslında içeriden bölünmüş olan Amerikan devletinin, zaman içinde iyice ayrışmasına ve eyaletlerin bağımsızlığa yönelmelerine ve böylece ABD’nin iyice zayıflatılarak çöküşüne giden yolu açacağı görülmektedir . Orta Doğu’da gerçekleşecek bir üçüncü dünya savaşı Amerikan İmparatorluğunun sonunu getirirken , Amerikan gücünü kullanan Siyonist lobilerin yönlendirilmesi doğrultusunda , ABD sonrasında yirmi birinci yüzyıl için Büyük İsrail projesini devreye sokacak gibi görülmektedir . Tarihteki büyük devletlerin içeriden çökertilmesi gibi ABD’de kıyamet savaşı senaryosuyla içeriden çöküşe zorlanmaktadır .

Tarihsel konjonktürün gündeme getirmiş olduğu olaylar dizisi çerçevesinde , Amerika Birleşik Devletlerinin geleceği , merkezi coğrafyadaki olaylara gelip kilitlenmiştir . Bir tarafta yeni kıtanın tam ortasında Amerika Birleşik Devletleri , diğer yanda ise dünya karalarının kesişme noktası olan merkezi coğrafyanın konumu , bugünün koşullarında birlikte değerlendirilir bir aşamaya gelmiştir . ABD bugünün süper gücü olarak kendisine rakip konumda tek bir ülkeyi görmektedir ki, bu da son yıllarda bir yeni dünya devi olarak tarih sahnesine çıkmış olan Çin Halk Cumhuriyetidir . ABD , Çin’e karşı hareket ederken kendisinin eskisi gibi süper güç konumunda kalmasını sağlayacak bir açılım içerisinde hareket etmekte , ve kendisinden önce batı uygarlığı adına küresel imparatorluklar kurmuş olan İngiltere, Fransa, İspanya ve Hollanda gibi batı Avrupa ülkelerinin yeniden devreye girmesini önleyerek , sosyalist sistem bahanesi ile kurmuş olduğu Nato düzeni çerçevesinde bunları kendi kontrolü altında tutmaya çalışmaktadır . Bu nedenle ,Avrupa Birliğinin ordu kurmasına izin verilmemiş ve muhtemel bir üçüncü dünya savaşı ihtimali hesaplanarak Kosova gibi Balkanların en tartışmalı ülkesi işgal edilerek , dünyanın en büyük nükleer silah deposuyla birlikte askeri üssü de Balkanların tam ortasında oluşturulmuştur . ABD’nin Balkanlar üzerinden Karadeniz açılımına kalkışmasının nedeni de, gene eskisi gibi dünyanın süper gücü konumunu muhafaza ederek , yeni dünya düzenini Amerika Birleşik Devletleri merkezli olarak devam ettirme çabasıdır . Dünyanın kuzey yarıküresinin Rusya’nın kontrolü altında bırakılması , ABD’nin süper güç stratejisine ters düşmektedir .

Bugünün koşullarında ABD’nin yeryüzündeki konumu ele alındığında , hızlı bir çöküş süreci ile birlikte bütün dünyaya taşınan bir kaotik gidiş süreci de dünya barışını tehdit ederek , kontrol dışı bir dünya ortaya çıkarmaktadır . Herkese sözünü dinletebilen , dünya dengelerinde merkezi konumu ile belirleyici olan , yeryüzü barışını siyasal ,sosyal ve ekonomik ağırlığı ile tesis edebilen bir süper güç konumundan hızla uzaklaşmakta olan Amerika Birleşik Devletleri ; ileriye dönük bir süreç içerisinde Brezilya ,Almanya ,Fransa,Rusya, Hindistan ve Çin gibi ülkeler ile geleceğin önderliği için rekabet edeceğine ,kendi içinde yer alan küçük bir etnik grubun ve bunu destekleyen diğer dini grupların yönlendirilmesiyle, Orta Doğu bölgesine gelerek bu bölgenin yeniden yapılandırılması doğrultusunda bir oluşuma kendi güvenliğine ters düşen bir biçimde odaklanmış durumdadır . ABD için gerçek nükleer tehdit Kuzey Kore olmasına rağmen , İsrail’in çıkarları doğrultusunda bir Siyon planına dünyanın dev süper gücü ABD alet edilmektedir . İki dünya savaşı sonucunda kurulabilmiş olan Siyonist devletin , hızla büyüyerek merkezi coğrafyada dünyanın en büyük süper gücü konumuna gelebilmesi ve üçüncü bir cihan savaşının kutsal kitaplar doğrultusunda gündeme gelmesi için çalışan Amerikan Siyonist lobileri , ABD’yi böyle bir maceraya atarak kendi süper güç konumun koruması ve ABD merkezli bir yeni dünya düzeni kurulması çabalarının önünü kesmektedir . Amerikan politikalarının İsrail’in güvenliği ve geleceği için Orta Doğu merkezli bir duruma getirildiği aşamada , ABD için ciddi bir tehdit süreci başlamakta ve ABD içinde Siyonist lobilere Amerikan devletinin alet olmasına karşı çıkan Hrıstıyan lobiler ve diğer gruplar Amerikan iç politikasında bu duruma karşı çıkan etkin çalışmalar yaparak , çağımızın süper gücü konumundaki ABD’nin bu konumuna kaybetmesine giden yolu açmaktadırlar . İngiltere’den kovulmuş olan aşırı dinci Yahudilerin Britanya İmparatorluğu üzerinden Amerikan devletini kurmaları gibi , bugün de Amerikan Siyonistleri Amerika’nın süper gücünü kullanarak önce küçük İsrail’i kurmuşlar , şimdi de bu süper gücün olanaklarından yararlanarak ve bir kıyamet senaryosunda bu büyük devleti üçüncü dünya savaşına zorlayarak , Büyük İsrail devletini kurma çabası içindedirler . Siyonistlerin planları ile Wallerstein gibi Amerika’nın devlet çıkarları doğrultusunda hazırladığı dünya hegemonya planları günümüzde çarpıştığı için Amerikan devleti son derece karışık bir kaosun ortasında bocalayarak çöküşe doğru hızla sürünmektedir .

İki kutuplu dünya düzeni ile üstünlüğü Avrupa’lı dev ülkelerin elinden alan Amerika Birleşik Devletleri , ikinci kutbun çöküşe geçmesinden sonra kendisinin merkezinde yer aldığı bir tek merkezli yeni dünya düzeni kuramadığı için bugün geçen yüzyıldan kalma dünyanın süper gücü olma konumunu giderek elinden kaçırmaktadır . Geleceğin büyük devletleri olmaya hazırlanan on civarındaki büyük devlet .ABD sonrası için birbirleriyle hızlı bir rekabet yarışına kalkıştıkları için , küreselleşme döneminde geleceğe dönük bir yeni bir dünya düzeni kuramamışlardır . ABD’nin kendi süper gücünü koruma noktasında gereken adımları atamaması , Amerikan devlet gücünün Yahudiler ve Hrıstıyanlar arasında bir çekişme konusu haline gelmesi yüzünden ,ortaya kaos öncesi bir karışıklık dönemi gelmiştir . Bu doğrultuda hareket eden lobiler hem ABD içinde kendi güçlerini artırmak hem de diğer dünya devletlerini kontrol altına almak için birbirleriyle mücadele ederken , İsrail sonrası Orta Doğu’da öne çıkan yeniden yapılanma sürecinin giderek savaş konjonktürüne dönüşmesi gibi olumsuz durumlar doğmuştur . Bu doğrultuda izlenen politikalarda her zaman çifte standartlar uygulanmış ve önemli siyasal gerçekler küresel sermayenin güdümündeki medya ve basın organları aracılığı ile halk kitlelerinden saklanarak , kamuoyu kutsal kitapların yönlendirmesi doğrultusunda tarikatların siyasete yönelmesi gibi bir olumsuz durum ile karşı karşıya bırakılmıştır .

Amerika’nın süper güç olarak yola devam edebilmesi bir anlamda Siyonist lobilerin takdirine bırakılmıştır . Medya ve ekonomi üzerinden siyaseti finanse ederek yönlendirme durumunda olan Siyonistler , istihbarat örgütleri aracılığı ile hem Amerikan devletini içeriden teslim almışlar, hem de İsrail’in çıkarları ve beklentileri doğrultusunda Amerikan parlamentosunu yönlendirerek çağımızın süper gücünü ;gelecekte Siyonist bir süper güç ortaya çıkarmak doğrultusunda kullanmışlardır . Bu duruma karşı çıkan ABD başkanı John Kennedy ile Amerikan adalet bakanı Robert Kennedy böylesine bir çekişme süreci içerisinde öldürülerek , Katolik lobisi Amerikan siyaset sahnesinden dışlanmıştır. İsrail’in atom santralına karşı çıkmak ve ABD merkez bankasını Amerikan parlamentosunun denetimine bağlamak gibi iki suç işleyen Amerikanın ilik Katolik başkanı bu girişimlerinin sonucun hayatı ile ödemiş ve kardeşi adalet bakanının önü de başkan adaylığını açıkladığı gün silahlı bir saldırı ile kesilmiştir . Amerika kendi başkanını koruyamaz bir duruma geldiği aşamada , gelecekte yeni bir dünya devletini Orta Doğu’da oluşturmaya çaba gösteren Siyonist lobiler , Amerikan devletini kendi ulusal çıkarlarına aykırı bir biçimde yönlendirerek Büyük İsrail projesinin gerçekleştirilmesi hedefi doğrultusunda kullanmaya çalışmışlardır .

Bugün gelinen aşamada , geçmişin süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri , Orta Doğu bölgesindeki Büyük İsrail projesi yüzünden bu konumunu yitirme noktasına gelmiştir . İsrail’in üçüncü dünya savaşı planı için merkezi coğrafyaya sürekli olarak askeri birlikler gönderen ve sınırsız sayıda silah dağıtan Amerikan devleti ,bu davranışları ile Siyonist kıyamet senaryolarına alet olurken aslında kendi gücünün ve sahip olduğu merkezi insiyatifin dibini kazmak gibi ters bir duruma düşmüştür . İngiltere’nin içinden çıkarak ABD’yi kuranlar Puritanlar gibi , Amerika’nın içinden çıkarak İsrail’i kuranlar senaryosu eskinin bir tekrarı olarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . ABD , Orta Doğu’ya gönderdiği silahları ve askerleri İsrail’in çıkarları doğrultusunda kullanırsa ,o zaman çağımızın büyük gücü olmaktan çıkacaktır çünkü ABD’nin merkezi alandaki savaşa taraf olması demek , bu süper gücün artık eski konumunu yitirmesi anlamına gelmektedir . Savaşa taraf olan bir büyük devlet olarak ABD, her kesimin saygı duyduğu bir büyük devlet olmaktan çıkacak ve üçüncü dünya savaşı sürecinde giderek eriyecektir . Savaşı kimin kazanacağı önceden belli olmadığı için , uzun sürecek böylesine bir savaş sonrasında, yeni Orta Doğu savaşını kazanan tarafın çıkarları doğrultusunda yeni dünya düzeni biçimlenecektir . Tanrının kıyamete zorlandığı bir savaş oyununa alet olmak , ABD üstünlüğünün de sonu olacak ve Büyük İsrail Devleti savaş sonrasında kurulursa , süper güç hegemonyası Siyonistlerin eline geçecek ve dünyayı Büyük İsrail İmparatorluğu yönetecektir . Bugünün ABD yönetimi böyle bir oyuna alet olmazsa o zaman ABD merkezli dünya düzeni devam edebilecek ve İsrail küçük kalacaktır .

17 Mart 2018 Cumartesi

Prof. Dr. Ata ATUN KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı "ABD ile AB’nin ticaret savaşı ., Sağduyu sahibi akil adamlar., Nijeryalı cinayetinin sorumlusu sadece çocuklar mı?-Yurdagül ATUN., 1964 Johnson mektubunun perde arkası.,Anastasiadis'ten gene aynı terane.,

ABD ile AB’nin ticaret savaşı
Birinci ve İkinci Dünya savaşları genelde ticari nedenlerle başlamış, sonra da içerik değiştirmişti. Bugün de dünyada aynı gerekçelerle savaşlar yürütüldüğünü söylemek olası. Açıklayalım;
ABD’nin ticaret açığı yıllık 800 milyar Dolar boyutunda ve ABD Başkanı Trump, özel sektörden gelmesi nedeni ile ticari gerçekleri çok daha iyi görebilme deneyimine ve yeteneğine sahip.ABD ekonomisinin şu anda kâğıttan bir kaplan olduğunun farkında ve 1947 yılında bütün dünyaya zorla kabul ettirilen Dolar hegemonyasının da bir gün aniden çökeceğinin bilincinde. Şu anda karşılıksız basılan ve dünyada BM’ye üye tüm devletlerin Merkez Bankalarında ticaret, alım ve satım amaçlı stoklanan Dolarların, bir gün piyasaya düşeceği ve ekonomistlerin dili ile “çöp” olacağını biliyor ve şimdiden tedbir almaya ve ABD ekonomisini gerçek ve geçerli temeller üzerine oturtmaya çalışıyor.
Trump’ın seçim döneminde verdiği sözler de var. Bunlardan bir tanesi, yerli üretimi teşvikti. Seçildikten sonra bu sözlerini gerçekleştirebilmek için de, iç dinamikleri hareket geçirmek, yerli hammadde üretimini arttırmak, istihdamı çoğaltmak, yurt dışındaki ABD sermayeli fabrikaları kapatmak ve ithalatı kısıtlamak uygulamasına gitmeyi tercih etti. Tabi ki bu tedbirlerin anti tedbirlerini de bu uygulamalara maruz kalacak devletlerin uygulayacağını da biliyor. Bunun adına da kısa ve öz olarak “Ticaret Savaşları”da denilebilir.
Başkan Trump çelik ürünlerine yüzde 25, alüminyum ürünlerine de yüzde 10 ilave gümrük koymak niyetinde ve işe çelikle başladı ancak yıllık 35 milyon ton çelik üreten AB’nin en iyi ve en sağlam müşterisi yıllık 5 milyonluk ithalatı ile ABD olması nedeni ile,Trump’ın iç piyasayı korumak için çelik ithalatına kota koyması ve vergilerini yüzde 10’a çıkarması AB’yi çok olumsuz etkileyecek.
ABD, AB ekonomisinde büyük yer tutan otomotiv endüstrisinin, özellikle de Alman otomobil ve araba parçalarının en büyük pazarı. Başkan Trump, AB’den ithal edilecek araçlara yüzde 35 vergi konulması düşüncesinde. ABD'nin Avrupa’dan yapılacak otomobil ve oto yedek parça ithalatına yüzde 25 vergi koyması durumunda bile Alman otomotiv sanayisi büyük darbe alacak.Alman otomobil üreticilerinin ABD'de 36 bin 500 çalışanı bulunmakta. Alman otomobil parçaları endüstrisinde ise 80 binkişi çalışmakta.
Sıkıntı tam da burada başlıyor. Alman hükümetinin, AB'nin söz konusu yeni vergilerin konmaması yönündeki çalışmalarında başarılı olamaması halinde, gümrük vergilerinden muafiyet sağlamak için karşı tedbirler almak yoluna gideceği kesin. Zaten bu yönde açıklamaları da var, “tehditlere kulak asmıyoruz ve sonuna kadar direneceğiz” diyorlar. AB, ABD’de üretilen araçlara yüzde 10 daha vergi koymak hazırlığında.
Bu savaşa Çin de katıldı ve ABD menşeli araçlara Çarşamba günü itibarı ile ilave vergi koydu.
Belli ki savaş baltaları gömülü olduğu yerden çıkarılmış.
İnşallah bu masum görünümlü ticari savaş, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında olduğu gibi, sıcak çatışmalara dönüşmez.
***
Sağduyu sahibi akil adamlar
Afrika gazetesinin Afrin operasyonuyla ilgili manşetini ve CTP Milletvekili Doğuş Derya'nın Meclisteki yemin töreninde attığı slogan ve AfrinHarekatı ile ilgili yaptığı açıklamaları sonrasında yapılan protesto eylemleri nedeniyle, Lefkoşa’da 22 Ocak günü bir yürüyüş gerçekleştirildi.
Rum tarafında 4 Şubatta sonuçlanacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında CransMontana’da kopan ve kapanan müzakere sürecini tekrardan başlatmak için, Emperyalist güçlerin herzaman, ve her yerde yaptıkları provokasyon gösterileri düzenlenmek istendi.
Maksat Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmek ve fırsattan istifade ederek Kıbrıs adasının kuzeyinde kurulmuş olan KKTC’mizilağv ederek, bölgeyi tümüyle Rum işgali altına sokmak.
Oyun belli. Benzerleri birçok yerde oynandı.
Adına Arap Baharı denip, Emperyalist güçlere kafa tutmak ve onların boyunduruğu altından çıkmak isteyen Libya Halk Cemahiriyesi Devlet Başkanı Muammer Kaddafi ve Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin gibi liderleri yok edip bölgenin zenginliklerine el koymak ve başka devlet başkanlarını da uyandırmamaları için muhalifleri temizlemek.
KKTC’mizde de oynanmak istenen oyun da benzeri bir senaryoya sahip. Silah, ekonomik ambargolar, savaş ve yaptırımlar ile Kıbrıs Türkünü Türkiye’den koparamayan Emperyalist güçler, çıkar yolu KKTC’de kaos yaratmak ve Kıbrıslı Türkleri Türkiye aleyhine kışkırtıp, Kıbrıslı Türkler Türkiye’yi istemiyor diyerek Türkiye’yi uzaklaştırmayı hedefliyorlar.
22 Ocak günü yapılan yürüyüş çok iyi niyetli olmasına rağmen bazı kişiler tarafından iyi niyet kapsamından çıkarılmaya ve Türkiye aleyhtarı bir gösteriye dönüştürülmeye çalışıldı. Yürüyüşe katılan sendikaların başkanları arasında sağduyulu ve deneyimli başkanlar olmasaydı ve atılacak sloganlar ile kimlerin konuşacaklarına ağırlıklarını koyup müdahale etmeselerdi, bir kargaşa çıkacağı ve belki de iç çatışmaların yaşanacağı kesindi. Zaten de istenen buydu. Bunun arkasından özellikle batı dünyasındaki medya, öncelikle Türkiye’ye saldıracak ve boy boy aleyhte yazılar ile görseller yayınlayacaktı. Sonra da sıra Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkarmanın planları yapılacaktı.
Zaten BM’nin, Türk tarafının “Müzakereler kopmuş ve bitmiştir” açıklamalarına rağmen Mayıs ayında tekrar Kıbrıs müzakerelerini başlatmak istemeleri, oynanan oyunu ortaya koymakta.
Türkiye ve KKTC Dışişleri Bakanlıklarının Çarşamba günü akşamı, Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’nün (UNFICYP) görev süresinin BM Güvenlik Konseyi (BM GK) tarafından 31 Ocak tarihinde KKTC’nin veya da Kıbrıslı Türklerin oluru alınmadan tek taraflı olarak uzatmaları sonrasında yaptıkları açıklamaları, gerçekte BM’ye bir uyarı niteliğinde. Adada sadece Kıbrıslı Rumların olmadığını ve Kıbrıslı Türklerin de olduğunu, BM GK bu konuda bir karar alacaksa her iki tarafa da danışması ve her iki tarafında olurunu almasını gerektiğini hatırlatan bir uyarı. Gerçekte fiilen var olan KKTC’nin artık dikkate alınması gerektiğini vurgulamakta bu her iki açıklama.
Ülkemizde el birliği ile kargaşa çıkarılmasına mani olmamız gerekmektedir.
Türkiye’de bu senaryo yıllarca sahneye konmaya çalışıldı ve her seferinde de hüsranla sona erdi. Aynı dirayeti ve akıllı davranışı bizlerin de göstermesi ve anavatan Türkiye ile el ele, kol kola özgürlüğümüz ve egemenliğimiz yolunda yılmadan ve ayak oyunlarına alet olmadan ilerlememiz gerekmektedir.
Artık Batı, yıllardır uyguladığı Emperyalizminin sonuna gelmiş durumadır. Biraz sabır, biraz birlik, biraz da cesaret bizleri çok daha iyi günlere taşıyacaktır…
***
Nijeryalı cinayetinin sorumlusu sadece çocuklar mı?
Yurdagül ATUN

28 yaşında üniversite öğrencisi Nijeryalı Kennedy Taomwabwa Dede’nin birçoğu 16 yaşında olan 8 genç tarafından, sopalarla döverek öldürülmesinin artçıları sürecek ve bu ülkedeki eğitim sektörü başta olmak üzerebirçok şeyi kökünden değiştirecek. Zira bu olayın sorumluları sadece cinayeti işleyen çocuklar değil.
Öncelikle bugün bir gazetede yayımlanan, Nijeryalı öğrencilerin, “siyahi öğrencilere ayrım yapılıyor” şeklindeki açıklamalarının asla ve asla gerçeği yansıtmadığını söylemeliyim. Herkesin çok iyi bildiği gibi, Kıbrıs Türkü renk, din ayrımı yapmaz, renginden ötürü kimseyi ötelemez.
Peki bu öğrencileri bu düşünceye iten ne?
Haberde de ifade edildiği gibi Nijeryalıların bir kısmı, (eğitim için gelenleri tenzih ediyorum. Zaten hemşerilerinin yaptığı yasadışı işlerden en çok onlar şikayetçi) eğitimden ziyade çalışma amacıyla KKTC’deler. Aracı kurumlar, bırakın yaşamını asgari seviyede idame ettirmeyi, okul parasını ödeyemeyecek durumda olanları dahi “orada iş hazır” diyerek KKTC’ye getirdiler, getiriyorlar.Bu niyetle gelenlerin birçoğu okula gitmediği gibi, istediği parayı kazanacağı işler bulamamasından ötürü, yasadışı işlerle iştigal etmekte. Birçok habere konu olduğu üzere, uyuşturucu ticareti ve fuhuş bunların en yaygını.Bunların getirdiği sonuçlardan biri ise babasız, terkedilen bebekler. (Annesi tarafından hastanede terkedilen Judi bebeğin dramını unutabileceğimizi sanmıyorum.)
Ki, bundan iki yıl kadar önce, Nijerya BüyükelçisininKKTC ziyaretinde Doğu Akdeniz Üniversitesi yetkililerine 500 kişilik öğrenci listesi vererek yetkilileri uyardığını hatırlatalım. Okula devam etmeyen bu öğrencilerin çeteleştiği ve bu şahısların KKTC'ye okumak amacıyla gelen Nijeryalı öğrencileri de rahatsız ettikleri iddia edildi zaman zaman.Nitekim Nijeryalıların ev ve sokak kavgaları defalarca gazetelerimizin üçüncü sayfalarında yer aldı, alıyor.
Mahkeme muhabiri olduğum dönemlerdede bazı Nijeryalı öğrencilerin KKTC’ye girişlerinde beraberlerindeki uyuşturucuyu- narkotik köpeklerini yanıltmak amacıyla- balık kafalarına, sabunlara sararak getirdiğine şahit olmuşluğum var. Bunun yanısıra geçtiğimiz yıl merkezi cezaevinde yaptığım röportajda, mahkumlara sıkıntılarını sorduğumda, cezaevindeki Nijeryalıların yüksek sesle konuşarak, bağırıp çağırarak kendilerini rahatsız ettiklerini, kumandanın hep onlarda olduğunu, kimsenin bunlara ses çıkar(a)madığını söylemişlerdi.
Velhasıl, “çok öğrenci, çok para”mantalitesiyle hareket eden bazı okullar, bilerek veya bilmeyerek suç olaylarına katkı koydular. Tabi bu olaylarda, öğrencilerin devamsızlıklarını veya her dönem kayıt yaptırıp yaptırmadıklarını takip etmeyen Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere, öğrencileri KKTC’ye yönlendiren aracı kurumların, YÖDAK’ın, Çalışma Bakanlığı’nın da payı olduğunu söylemek zorundayız. Okullara konacak kartlı “öğrenci takip sistemi”yle, transkriptle ve kayıt dönemi denetimleriyle, işyerlerine/inşaatlara yapılacak denetimlerlebu tür olayların önüne geçilebilecekken, -farklı nedenlerle- ortada bir sorun olduğunu kabul etmeyen yetkililer hazırladı bu sonu. Kafasını kuma gömen, palyatif çözümlerle günü geçiren yetkililer…
Bu olayda yüzümüze çarpan diğer gerçekler;
16 yaşındaki çocukları cinayet işleyecek hale getiren cinnetin mahiyeti…
Uyuşturucunun küçücük çocukları nasıl esir aldığının nişanesi öfke…
“Adalılar sakin ve hoşgörülüdürler” mitini yerle bir eden realite…
Çocuklarımıza en iyi telefonları, giysileri, arabaları almanın onların içindeki boşluğu doldurmadığına dair bir fotoğraf…
Çocuk yetiştirmede çok başarılı olamadığımız, birşeyleri yanlış yaptığımız gerçeği…
Ailelerdeki, eğitimdeki, sosyal ilişkilerdeki çatlak…
(Cinayeti işlediği iddia edilen kişinin cinayetten sonra doğumgününe giderek eğlenmesi üzerine) Merhamet, vicdan gibi duyguların kayboluşu, cinayetin kanıksanması-sıradanlaşması…
Toplumsal yozlaşmanın ve ahlaki çöküşün son sürümü…
Nitekim bu olay birçok boyutuyla ele alınması gereken ve ne kadar farklı yorumlar yaparsak yapalım, meşruiyet kazandıramayacağımız bir durum. Başta üniversitelerimiz olmak üzere hiçbir paydaş kelime avına çıkıp sıyrılamayacak bu işten.Hakeza “üniversiteler adası” olmayı hedefliyorsak, bu çıbanı temizleme, kendimize çeki düzen verme zorunluluğumuz var. Hele hele içte ve dışta açığımızı ararlarken…
Yurdagül ATUN
***
1964 Johnson mektubunun perde arkası
Kıbrıs’ta, 21 Aralık 1963 sabahı kasten başlatılan toplumlararası çatışmaların ada sathına yayılmasından ve Rumların devlet gücünü kullanarak Kıbrıslı Türklere soykırım uygulamaya başlamasından sonra Kıbrıs’ta yaşanan çatışmaların artması ve Rum tarafının silahlanma kararı alması üzerine 2 Haziran 1964 tarihinde Türkiye hükümeti Kıbrıs’a çıkarma yapma kararını açıklamış ve gerekli hazırlıklara başlamıştı. Türkiye’nin bu konudaki kararlığını gören ABD yönetimi, Türkiye’nin bu çıkarma kararını önlemek için ABD Başkanı LyndonBainesJonhson imzalı, içeriği çirkin ve diplomatik teamüllere uymayan bir ihtar yazısınıTürkiye Başbakanı İsmet İnönü'ye iletilmek üzere 5 Haziran 1964 tarihinde ,Türkiye'deki ABD Büyükelçisi Raymond Hare'ye şifreli teleks ile göndermişti.
Bu çirkin üsluplu mesaj gerçekte, Türkiye’nin kendisine gelmesini ve uzun vadede ABD’den bağımsız bir diplomasi ve sanayisini geliştirmesinin başlangıcını oluşturdu. Bugün Türkiye kendi gereksinimi olan silahların yüzde altmışını tamamen kendi tasarım ve olanakları ile geri kalan yüzde kırkın yarısının da yüzde seksenini kendi olanakları ile üretiyorsa, bunu ABD Başkanı L. B. Johnson’un söz konusu çirkin mektubuna borçlu olduğumuz kesin.
Gelelim mektuba; Hafta içinde “Kıbrıs’ın 1964-1967 yılları arasında Yunanistan tarafından işgali”ile ilgili Rumca doküman ve belgeleri internette tararken aniden önüme DimitrisKonstantopoulos adlı bir gazetecinin VassosLissaridis ile yaptığı röportaj çıktı.
Sosyalist Milliyetçi EDEK’in kurucusu, Makarios’un özel Doktoru olan VassosLissaridis’i ben, çocukluğumdan beri tanıyorum. Babamın İngiliz Sömürge İdaresindeki görevi nedeni ile birkaç kez babamın çalışma ofisinde karşılaşmıştım kendisi ile. İngiliz sömürge döneminde EAM ulusal direnişi ile EOKA arasındaki köprü adamı idi ve Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulması kararının alındığı Londra konferansında EOKA'yı temsil etmişti.21 Aralık 1963 sabahında çatışmaların başlamasından sonra, kendine ait özel birliği ile Çağlayan Bölgesine saldıran, Rum Temsilciler Meclisi Başkanı iken ASALA’yaTrodos dağlarında eğitim kampı açtıran, PKK lideri Öcalan’a ünlü Rum gazeteci MavrosLazaros adı altında C015918 no.lu Kıbrıs pasaportunu verdiren kişi ve tam bir Helen milliyetçisidir Lissarides.
Gerçekte tarihe “Johnson Mektubu” olarak geçen bu çirkin mektubun perde arkasında da Lissaridis’in yer aldığını öğreniyoruz röportajdan.Özetleyecek olursak, 21 Aralık 1963 sabahı başlayan Rum saldırılarından sonra Türkiye’nin huzursuzluğunu farkeden dönemin Cumhurbaşkanı Makarios, sağ kolu VassosLissaridis’i, dönemin Ticaret Bakanı AndreasAraouzo ile birlikte o yıllardaki adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) olan günümüz Rusya’sının o dönemdeki Devlet Başkanı NikitaKruşçev ile görüşmeye ve yardım istemeye gönderir.
Rusya Devlet Başkanı Kruşçev, kendilerini, dönemin Rus başkanlarının ve Politbüro üyelerinin yazlık köşklerinin bulunduğu, Karadeniz kıyısında, Gürcistan, Abhazya ve Rusya sınırı arasında yer alan Soçi şehrinde kabul eder.
Geçmişteki dostluklarından bahseden Lissaridis konuyu Türkiye’ye getirir ve “Türkiye’den saldırı bekliyoruz, Rusya bizim için ne yapacaktır?” diye kendisine sorar. Tabağındaki Yunanistan’dan gelen zeytini gösteren Kruşçev, “Bak bu zeytin senin vatanından gelmektedir. Size tehdit Türkiye’dendir, güzel hoş ama bizim gibi muazzam bir ülke, Türkiye gibi küçük bir gücün ülkenizi istila etmesine izin vermez.” der.
Lissaridis, “Bunları Makarios’a söyleyebilir miyim” diye sorduğunda da Kruşçev gülerek, “sakın bana buraya turistik bir gezi için geldiğinizi söyleme” cevabını verir.
Sonra da ABD Başkanı L. Johnson'a diplomatik bir mektup gönderir ve şunu der: “Eğer Türkiye, Kıbrıs'ı istila ederse, Sovyetler Birliği'nin Türkiye aleyhinde harekete geçmek için başka bir şeyi kalmaz ve bu hareket askeri amaçlı olacaktır…”
Bu olaydan bir buçuk yıl önce 16-28 Ekim 1962 tarihinde yaşanan Küba krizi ve bu krizin aşılması için Türkiye’nin ABD-SSCB arasındaki gizli bir anlaşmayla harcanmasından sonra askeri, ekonomik ve diplomatik gücünü ABD’ye ispatlayan SSCB’yi bir kez daha karşısına almak istemeyen ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran 1964'te Başbakan İsmet İnönü'ye söz konusu çirkin uyarı/tehdit mektubunu yazmak zorunda kalmıştır.
Bu iddialar Gazeteci DimitrisKonstantopoulos’a ait ama gerçek olma olasılığı çok yüksek.
***
Anastasiadis'ten gene aynı terane
Güney Kıbrıs’ta Başkanlık seçimini tekrardan kazanan Anastasiadis, müzakereleri dinamitlemek için gene aynı iddialara başladı, hem de bizleri aptal ve ahmak yerine koyarak.
“Bir tarafın güvenliği diğer taraf için tehdit teşkil etmemeli” diyen ve “Türkiye’nin garantörlük ve müdahale hakları ile bir miktar Türk askerinin kalıcı varlığı Kıbrıs Rum toplumu için kesinlikle bir tehdittir” ifadesini kullanan Anastasiadis, bunamaya başlamış olmalı ki geçmişi unutmuş gözüküyor.
1963-1974 arasında nüfus çoğunluğuna ve devlet olmaya sırtlarını dayayarak Kıbrıs adasını, Kıbrıslı Türkler için Cehenneme çevirdiklerini, Kıbrıslı Türklere soykırım uyguladıklarını unutmuş anlaşılan.
1974 Barış Harekatından sonra, Türk Silahlı Kuvvetlerinin adadaki varlığı nedeni ile bir türlü Kıbrıslı Türklere saldıramadıkları ve adayı Kıbrıslı Türklerden temizleyip, 1791 tarihinde ortaya attıkları Megali İdea’yı yani Büyük Helen Krallığını kurmak yolunda Kıbrıslı Rumların üzerine düşeni, adada TSK’nın varlığı nedeni ile gerçekleştiremedikleri için kafayı Türk Askerinin adadan gitmesine ve Türkiye’nin Garantörlüğüne takmış durumda. İllaki Türk Askeri gidecek ve Türkiye’nin Garantörlüğü kalkacak ki, uygun bir politik ortamda, KKTC’nin varlığına son versinler, Kıbrıslı Türkleri azınlık konumundaki vatandaş seviyesine indirgesinler, adanın mutlak hakimi olsunlar ve zamanı gelince de adayı Yunanistan’a ilhak etsinler.
Çok değil daha 3 gün evvel, 6 Şubat 1964 tarihinde savunmasız küçük bir Türk köyü olan Arpalık’a saldırdıktan sonra şehit ettikleri kardeşlerimizi andık ve ruhlarını şad ettik.
Niye 6 Şubat 1964 günü Arpalık’a saldırmışlardı ben hala çözebilmiş değilim. Akıncılar köyünün yaklaşık 1.5-2 km. güney batısında yer alan küçük bir Türk köyü idi Arpalık ve Rumlara hiçbir şekilde tehdit oluşturmamaktaydı. Düzenli bir ordu, yep yeni silahlar ve her tür askeri olanaklarla saldırdılar bu küçük Türk köyüne. Bütün köyde sadece 3-5 tane av tüfeği bulunmaktaydı.Şahadete eren kardeşlerimiz, köyün erkeklerinin tümü şehit edilene kadar çarpıştılar. Bence en önemlisi de elinde sapanı ile Rumlara taş atan daha Ortaokula yeni başlamış masum bir evladımızı bile, üzerine onlarca kurşun sıkarak öldürmekten çekinmemeleri idi Rumların. Ama Kıbrıslı Türkleri, Rumların her tür canice saldırısından koruyacak TSK o günlerde adada fiilen bu günkü gibi bulunabilseydi, asla saldıramazlardı Arpalık köyüne gözü dönmüş Rum caniler.
Aramızdaki Rum hayranlarına ve Grekofillere sesleniyorum. Geçin Metehan’dan, Ledra Palas veya da Lokmacı kapısından Rum tarafına ve 20 dakikalık bir sürüşle gidin Arpalık köyüne ve gözlerinizle görün köyün bu günkü durumunu. Sanki de zaman 7 Şubat 1964’de durmuş gibi hala. Günümüze kadar,aynen 7 Şubat’ta Kıbrıslı Türkler tarafından terk edildiği halde kalmış Arpalık köyü. Evlerin büyük bir kısmı kerpiçten yapılmaydı o dönemde, 2 katlı olanlar da dahil. Ama hepsi de 6 Şubat 1964 günkü saldırıdan sonra Rumlar tarafından yakılıp yıkıldıkları ve tahrip edildikleri halde. Yollar toprak, elektrik ve su yok. Zaten hiçbir Türk köyünde yol, su ve elektrik yoktu o dönemde, yanı başlarındaki Rum köylerinde hepsi da varken.
İyi ki Türkiye’nin Garantörlüğü var ve TSK adamızda, yanı başımızda.
Türkiye’nin Garantörlüğü ve TSK olmasaydı, bu gün tüm Türk köyleri aynı halde olacaktı. Kıbrıslı Türkler evlerinden ve topraklarından kovulmuş, yerlerine de 15 Mayıs 1919’dan sonra Karadeniz kıyılarındaki şehirlerimize Rum nüfusunun artması için Yunanistan tarafından gönderilmiş ve Kurtuluş Savaşından sonra Rusya’ya kaçmış, adları da “Pontus’lu Rumlar” olan çakma Pontuslular yerleştirilecekti aynen günümüzde sayıları 40 bini aşmış çakma Pontuslu Rumların Baf’taki Türk köylerine yerleştirildikleri gibi….
Ya böyle işte Anastasiadis efendi.
Sen daha çok sayıklarsın Türkiye’nin Garantörlüğü”nün çok güvendiğin ve sırtını dayadığın Batılı Devletlerin,Osmanlıdöneminde yaptıkları gibi,baskısı ile kaldırılmasını ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin adayı terk etmesini…
Suudi Arabistan kulvar değişiyor
Suudi Arabistan Prensi Muhammed bin Salman, Türkiye’yi neredeyse bir yüzyıl önce Osmanlı İmparatorluğu'nun çöktüğü zaman ortadan kalkmış olan İslami Hilafet'i geri getirmek için çaba sarf etmekle suçlamaya başladı. Belli ki Türkiye, Suudi Arabistan’ın Arap dünyasındaki liderliğini sallamaya başlamış.
Suudi Arabistan yönetiminde güçlü bir yeri olan Prens Muhammed bin Salman, Mısır Al-Sorok gazetesine verdiği demeçte, İran’a verip veriştirdi, arkasından da, Türkiye’yi İran’ın yanında İslami örgütlerin de içinde bulunduğu “şer üçgeni”nde yer almakla ve bu şer üçgenine destek vermekle suçladı. Salman’a göre şer üçgeninin bir köşesinde İran, bir köşesinde İslami Örgütler, diğer köşesinde de Türkiye bulunmakta.
Bu yorumlar, Suudi Arabistan'ın diğer bazı Körfez ülkeleri ile olan çatışmasında Türkiye’nin kendi yanında değil, Katar’ın yanında yer alması nedeni Suudi Arabistan’ın Türkiye’den duyduğu endişeyi ve derin şüpheyi yansıtıyor.
Türkiye’nin, geçtiğimiz bir kaç ay içinde Suudi Arabistan'ın Ortadoğu'daki büyük rakibi olan İran'la birlikte, Kuzey Suriye'deki savaşları azaltmak için çalışması, İranlı ve Türk askeri yetkililerin geçtiğimiz yıl resmi olarak görüşmeleri ve birbirlerine yaptıkları ziyaretler, Suudi Arabistan’ın ve ağabeyi ABD’yi pek hoşnut etmemiş anlaşılan.
ABD’nin bölgedeki en büyük düş kırıklığı, 1952 yılından sonra Orta Doğu’yu İngilizlerden devr aldıktan sonra Orta Doğu’da kurduğu ve 21ci yüzyılın başına kadar sürdürdüğü “Yat Arap, Kalk Arap” sistemine Türkiye’nin çomak sokmuş olması. Türkiye’yi son 60 yıldır, kendinin köle bir eyaleti olarak yönetmesinin son bulması, ABD’nin bölgedeki stratejilerini değiştirmiş durumda.
Strateji değişikliğinin başında Suudi Arabistan’ın başına ABD hayranı ve kölesi bir kişiyi getirmek ve Orta Doğu’yu Suudi Arabistan liderliğinde ve önderliğinde yönetmek var. Bu nedenle de Suudi Arabistan’da büyük bir tasfiye operasyonu gerçekleştirildi son bir yıl içinde.
Prens, geçen yıldan bu yana yurtdışına yaptığı ilk seferinde Kahire’yi ziyaret etti ve Suudi tahtının halefi olarak Mısır gazetelerinin yöneticileriyle önemli bir toplantı yaptı. Bu özel toplantıda Şer üçgeni tanımlamasının yanında Katar uyuşmazlığının 60 yıl önce Küba'ya uygulanan ABD ambargosuyla süreceğini söylemesi, gelecekte nelerin yaşanacağının habercisi.
Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Bahreyn ile birlikte geçtiğimiz Haziran ayında Katar ile diplomatik ve ticari ilişkileri kesmesi, dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğal gaz ihracatçısı olan ve dünyanın en büyük ABD askeri üssüne ev sahipliği yapan Katar’a hava ve deniz yollarını kapatması, Suudi Arabistan ile Katar’ın yakında kanlı bıçaklı olacağının habercisi.
Suudi Arabistan’ın dış politikasındaki bir başka değişiklikte İsrail ile olan ilişkilerinde.
Suudi Arabistan yönetiminin, daha doğrusu Prens Salman’ın verdiği tarihi olan ve Arap dünyasında köşe taşı olacak bir kararla 1948 yılından beri diplomatik ilişkileri sürdürmediği İsrail’e bazı koşullarda hava sahasını açması. Bundan sonra İsrail’den kalkan ve İsrail’e gidecek uçaklar Suudi Arabistan hava sahasını kullanabilecek. Şimdilik bu uygulama gizli tutuluyor ve İsrail yetkilileri ile Suudi yetkililer güya “haberimiz yok” diyorlar ama uygulama başladı bile.
Suudi Arabistan'ın İsrail'in bile ancak farkettiği bu kararı, Riyad ve Tel Aviv'in İran'ın daha geniş bölgedeki nüfuzu konusunda endişe duyduğunu ve Ortadoğu'daki iki ana müttefik, Suudi Arabistan ve İsrail arasındaki ikili ilişkilerde bir iyileşme olduğunu işaret ediyor.
Belli ki Trump yönetimi, İkinci Dünya savaşından sonrasında kurduğu dengelerin değişmesi sonrasında elinden kaçırmak üzere olduğu Orta Doğu’ya son bir gayretle müdahale ediyor. Sonrası ise belli ki tufan olacak….
Prof. Dr. Ata ATUN
K
KTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı
e-mail: ata.atun@atun.com veya ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org
Facebook: AtaAtun1