8 Mart 2018 Perşembe

Ankara Kalesi 238 'TÜRKİYENİN BÖLGESEL GÜVENLİĞİ' Prof Dr Anıl Çeçen


TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL GÜVENLİĞİ
 Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın orta bölgelerinde yer alan bir merkezî devlettir. Jeopolitik kitaplarındaki açıklamalara göre, yeryüzü karalarının tam ortalarında bulunan merkezi bölgenin tam ortasında yer alan bir konuma sahip olan Türk devleti, bu hali ile merkeze yakın olan ve merkezin içerisinde yer alan çeşitli bölgeler ile hem komşuluk hem de bağlantı ilişkilerine doğal olarak sahip bulunmaktadır. 
Türkiye’nin harita üzerindeki konumu siyasal coğrafya bilgileri çerçevesinde ele alınırsa, bu devletin çevresinde yer alan bölgeler ile ilgili olarak çeşitli sorunlara sahip bulunduğu görülmektedir. Bu nedenle, Türk devletinin genel olarak güvenlik sorunu ele alınırken, önceliğin merkezi bölgeler ile olan bağlantılara yer verilmesi gerekli görünmektedir. Türkiye kendisini çevreleyen bölgelere açılırken ya da bu bölgelerden gelen gelişmelere sahne olurken, yerel tehditlerden kaynaklanan genel anlamda bir bölgesel güvenlik sorunu ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bölgeler harita üzerinde sahip oldukları konumları doğrultusunda farklı yaklaşımların öne çıkmasına aracı olurlarken, bunların bir bütünsellik içerisinde daha ağırlıklı bir güvenlik sorunu paketinin gündeme gelmesine de öncülük yapabilmektedirler.

Türkiye gibi bir merkezî ülkenin karşı karşıya kaldığı bölgesel sorunlar üzerinde dururken, bölge kavramının açıklığa kavuşturulması önem taşımaktadır. Bölgelerin harita üzerindeki konumlarının değerlendirmesi yapılırken bölgelerin açıklamasını yapmak, ya da durumlarını belirlemek için belirli bir sistematik çizgisinde konunun ele alınması gerekmektedir. Bölge kavramı ile neyin kast edildiği, bölgelerin küçük, orta ve de büyük gibi nitelemeler çerçevesinde ele alınmasıyla ortaya çıkan tabloda, Türkiye tam olarak merkezde yer almaktadır. Ne gibi güvenlik sorunları ile karşı karşıya kalınacağının açıklığa kavuşması ile birlikte, Türk devletinin de kendisini korumak üzere harekete geçerek gerekli olan önlemleri alacağı düşünülebilir. Bu doğrultuda Türkiye’yi çevreleyen büyük komşu bölgelerin konumları ile Türkiye’nin sınırları içerisinde yer alan küçük bölgelerin ayrı ayrı ele alınarak değerlendirmeleri daha gerçekçi politik bir yaklaşım olmaktadır. Dünyanın jeopolitik merkezini çevreleyen bölgeler tek tek ele alındıkları zaman kendi konumları açısından belirli yaklaşımlara konu olabilecekleri gibi, çevreledikleri merkezi bölgede yer alan Türk devletinin harita üzerindeki gerçek konumunun belirlenmesi açısından da, farklı boyutlar kazanarak yapılan tanım denemelerinin açıklık kazanmasına da katkı sağlamaktadırlar. Konu jeopolitik biliminin sınırları ötesinde ele alındığı zaman tarihsel gelişmelerden alınacak örnekler de, ülkeler ve devletlerin güvenlik sorunlarının belirlenmesinde yardımcı olabilmektedirler.

Genel olarak her devlet kendisini çevreleyen dış bölgeler ile ve kendi sınırları içerisinde yer alan iç bölgeler arasında kalan kendine özgü bir siyasal konuma sahip bulunmaktadır. Devletlerin merkezleri açısından konu ele alındığı zaman, her devletin ülkesel bütünlüğünü ortaya çıkaran milli birliği ile çevresinde yer alan komşu bölgeler ile olan yakınlığı, hem tehdit analizlerinde hem de güvenlik sorunlarına karşı geliştirilen önlem paketlerinin oluşturulmasında etkili kriterler olarak öne çıkmaktadır. Türkiye total bir güvenlik analizine konu olduğu aşamada, hem kendisini çevreleyen büyük bölgelerin konumu ile hem de kendi sınırları içerisinde yer alan ülkenin bir parçası durumunda olan küçük bölgelerin durumları ile yüz yüze gelmektedir. Büyüklük ve küçüklük ilişkileri açısından önem kazanan bölgeler ülke ve devletlerin gelecekleri açısından yönlendirici etki sağlamaktadırlar.
Dünya kıtaları üzerinde belirli bir yere ülke olarak sahip olan devletler...
Dünya kıtaları üzerinde belirli bir yere ülke olarak sahip olan devletler hem kendilerini sınırların ötesinde çevreleyen büyük ve küçük bölgeler ile çevrili oldukları kadar, kendilerini çevreleyen sınırların içinde bulunan çeşitli büyüklükteki bölgelerin doğrudan ya da dolaylı etkilerinin baskısı altında da kalabilmektedirler. Her bölge doğal yapı olarak sahip olduğu özelliklerden ileri gelen farklı yansımaların yönlendirmesi altında olduğu gibi aynı zamanda diğer bölgelerden gelen farklı koşulların gündeme getirdiği oluşumlar ve sorunlar ile de uğraşmak zorunda kalmaktadır. Yeryüzü kıtalarının bir parçası üzerinde yer alan çeşitli ülkeler dünya haritalarının ortaya koyduğu jeopolitik konumların yansıdığı yapılanmalar içerisinde yönlenmek zorunda kalmaktadırlar. Bilim hayatının getirdiği veriler doğrultusunda bölgeler ve ülkeler arasındaki ilişkiler ele alındığında etki-tepki ilişkilerinin bu noktada fazlasıyla ortaya çıktığı ve gelişmeleri bu doğrultuda etkilediği açıkça görülmektedir. Coğrafya, jeopolitik, uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi gibi bilim dalları bölgeler ve ülkeler arasındaki ilişkileri her yönü ile ele alarak incelemekte ve bu gibi konularda devletlerin gerekli önlemleri almasına yardımcı olmaktadırlar. Bütün devletler iyi bir yönetim için nasıl bir coğrafya içinde yer aldıklarını ve kendilerini içeriden ya da dışarıdan kuşatan çeşitli bölgelerin ülke için ne gibi yansımalar yarattıklarını iyi bilmek durumundadırlar.

Devletlerin güvenliği açısından ülkeleri çevreleyen iç ve dış bölgelerin yarattığı sorunlar ve bunlar üzerinden gündeme getirdiği tehditler devletlerin geleceği ve ülke yapılarının devamlılığı açılarından son derece önem taşıyan konulardır. Bu açıdan her devlet kendi siyasal yapısını destekleyecek önlemleri alırken, bölgelerin sahip olduğu koşulları dikkate alarak hareket etmek ve bu doğrultuda siyasetler geliştirerek, ülkenin ve toplumun geleceğini sağlam temeller üzerinde oluşturacak ileri düzeyde bir kamu yönetimi düzeni kurmak zorundadır. Her devlet, devletler arasındaki rekabet yarışında geri kalmamak için kendi siyasal gerçekliği doğrultusunda bir yapılanmayı böylesine bir önlem alıcı yaklaşım çerçevesinde geliştirirken, benzeri tutumların diğer devletler üzerinden de hazırlanarak uygulama alanına getirildiğini iyi bilmek durumundadır. Her toplumsal yapının güvenliği ancak güçlü ve etkin bir kamu yönetimi ile sağlanabilir. Devletler kamusal varlıklar olduğu için, sahip oldukları kamu düzenlerinin öncelikli olarak korunması ve zaman içerisinde de yeni ortaya çıkan koşullar dikkate alınarak yenilenmesi ile güvenlik sorunları gerçekçi çözümlere kavuşturulabilmektedir. Güvenlik alanı her geçen gün daha da genişleyerek etkin bir konuma gelirken, ülkeler ve bölgeler arası ilişkiler meselesi yeni boyutlar kazanmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti merkezî coğrafyanın tam ortalarında merkezî ülke
Türkiye Cumhuriyeti merkezî coğrafyanın tam ortalarında merkezî ülke konumu ile ortaya çıktıktan sonra, Türk devletinin yaşadığı gelişmeler de iç ve dış bölgelerden gelen çeşitli sorunların öne çıktığı ve ülke düzeni açısından tehditler yarattığı görülmüştür. Türkiye’nin bölgesel güvenliği bütün boyutları ile ele alındığında iç ve dış bölgelerden kaynaklanan tehditlerin, çeşitli sorunları yaratarak devletin birliğini ve bütünlüğünü sarstığı göze çarpmaktadır. Bölgelerin özellikleri ve özel durumları devletlerin devamlılığı açısından her zaman için önem taşımış ve bu doğrultuda meydana gelen gelişmeler, tarihsel süreç içerisindeki ortaya çıkan gelişmelerin ya da olayların hazırlayıcısı olmuştur. Orta Asya kökenli bir ulus olan Türkler, günümüzde ön Asya bölgesinde Anadolu adı verilen bir yarımadanın üzerinde yaşamlarını sürdürme durumunda kaldıkları için her iki bölgenin getirmiş olduğu özelliklerin etkilerini farklı yönleri ile yaşamak durumunda kalmışlardır. Coğrafya kitaplarında Asya Minör adı verilen Anadolu yarımadasını Türkiye’ye dönüştüren Türkler, bölgede var oldukları sürece dünyanın zorluklarına karşı direnmesini bilmişler ve zamanla ortaya çıkan güçlüklere hemen teslim olmayarak mücadele etmesini başarmışlardır. Bugünün Türkiye’si bölgesel tehditlere karşı bir ülkesel savunma içerisine girerken, kendisinden önce tarih sahnesine çıkmış olan devletlerin deneyimlerinden yararlanmasını bilmiştir. Türkiye gibi farklı bölgelerin devletleri, içinde bulundukları ortamın özelliklerini dikkate alarak hareket etmesini bildikleri için kendilerinden sonra ortaya çıkan devletlere yol göstererek güvenlik sorunlarının çözüme kavuşturulmasında etkin olmuşlardır.

Bölgelerin ve ülkelerin güvenliğini dünyanın güvenliğinden ayrı düşünmek ya da uzak tutmak mümkün değildir. Teknolojinin çok hızlı olarak geliştirdiği yenilikler dünyanın küçülmesine ve bölgeler arası ilişkilerin bu doğrultuda önemli ölçüde değişiklikler göstermesine yol açmıştır. Soğuk savaş dönemi sonrasında devreye giren küreselleşme sürecinde her ülke dışa açılarak dünyanın bütün ülkeleri ve diğer bölgeleri ile yakın ilişkilere girerken, yeni durumun gündeme getirmiş olduğu farklı durumlar her ülke için eskisinden çok ayrı sorunlar ortaya çıkarmış ve bu nedenle de ülkelerin yeryüzü haritası üzerindeki konumları hızla değişiklik göstermiştir. İki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir düzene geçmek için batı emperyalizmi dünya ülkelerini baskı altına alırken, bu gibi girişimler sonuçsuz kalmış ve iki kutuplu dünyadan tek kutuplu bir düzene geçiş dünya uluslarının direnişi yüzünden gerçekleşemeyince, insanlık çok kutuplu yeni bir dünya düzeni ile karşı karşıya kalmıştır. Ülkeler açısından ortaya çıkan yeni duruma uyum sağlamak kolay olmamış, soğuk savaş sonrasında dünya ülkeleri özgürce bütün kıtalara açılarak diğer ülkeler ile yakın ilişkiler tesis etmek için çaba sarf ederken, son dönemin çok kutuplu yapılanmasında yer alan yeni emperyal devletlerin baskı ve saldırıları ile karşı karşıya gelmek gibi bir durum öne çıkmıştır. Devletler kendilerini içeriden ve dışarıdan çevreleyen bölgelerin yarattığı sorunlar ile boğuşurken, yeni dönemde bir de çok kutuplu dünyanın yeni kutup başı ülkelerin hegemonya arayışlarının etkileri altında kalmışlardır. Bölgelerden kaynaklanan güvenlik sorunu devam ederken, bir de bu duruma yeni ortaya çıkan süper güç olmaya aday büyüklükteki emperyal güçlerin yarattığı müdahale sorunları da eklenmiş bulunmaktadır.

Dünya haritasının düzensiz olması, harita üzerindeki devletlerin genişliklerinin ve büyüklüklerinin birbirlerinden çok farklı boyutlarda olması gibi sorunlar devletler arasındaki ilişkilerin düzenli olmasını önlerken, küresel sürecin başlamasıyla birlikte bazı devletlerin harita üzerindeki konumlarının değişmesi gündeme gelmiştir. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra on beş tane bağımsız devlet ortaya çıkarken, Yugoslavya’nın harita üzerinden silinmesiyle birlikte de yedi ayrı devlet dünya sahnesine çıkmıştır . Çek ve Slovak devletleri de bu aşamada birbirinden ayrılınca soğuk savaş dönemi sonrasında dünya yeni devletler ile tanışmak durumunda kalmıştır. Uzun süre birlikte yaşayan devletlerin birden birbirlerinden ayrılmak noktasına gelmesi, bütün dünya devletleri üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Büyük devletlerin sınırları içinde yer alan bazı özerk bölgeler ile federasyonların içinde yer alan küçük federe devletler de, dağılan konfederasyonlar gibi ayrı ve bağımsız devletler olarak dünya sahnesine çıkmak istemişler ama merkezi büyük devletlerin bu gibi durumlarda ülke birliği ve bütünlüğünün korunması doğrultusunda kararlı davranmaları üzerine, büyük devletler içinden yeni dağılma ya da çözülme gelişmeleri gündeme gelememiştir. Büyük devletler arasındaki rekabet doğrultusunda bazı büyük devletlerin diğer büyük devletleri geride bırakarak rakip olmaktan çıkarma durumunda, diğer devletlerin içinde yer alan küçük devletçiklerin ya da özerk bölgelerin kendilerine benzer küçüklükteki diğer küçük devletlere benzer bir biçimde bağımsızlık statüsünü kazanmaları gerektiği doğrultusunda, dışarıdan müdahale ya da uzaktan kumandalı manüplasyon girişimlerine kalkıştıkları görülmüştür. Çok kutuplu dünyanın yeni büyük güçleri, kendilerinin dışındaki diğer büyük devletleri devre dışı bırakma doğrultusunda bölücü ve yıkıcı hareketler ile birlikte, terör ve bölge savaşı gibi sıcak çatışma olaylarını da emperyal çizgide tezgahlamaya çalışmışlardır.

İki büyük dünya savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler gibi büyük bir uluslararası örgütün kurulması, üçüncü dünya savaşı gibi daha büyük bir felaketten insanlığı kurtarmak üzere gündeme gelmiştir. Evrensel hegemonya peşinde koşan yeni büyük güçler, yeryüzünün bütün kıtaları üzerinde çekişmeye başlayınca bazı bölgelerde savaş ve terör çatışmaları başlamış ve zamanla bunlar bölgesel savaşlara doğru gelişmeler göstermiştir. On bin yıllık insanlık tarihinin gözler önüne serdiği gibi uluslararası alanda asıl olanın savaş olduğu ve barışın istisnai olarak zaman zaman devreye girdiği ama kısa ömürlü olarak kaldığı görülmektedir. Normal koşullarda ya da barış dönemlerinde bölgelerde olumsuz gelişmeler öne çıkmadığı için ülkelerin güvenlikleri savaş dönemlerine kıyasla daha sağlam olabilmektedir. Savaş dönemlerinde ise bütün ortamlarda var olan düzenler sarsıntı geçirdiğinden, kaos ve karışıklık olguları öne çıkarak devletlerin kamu düzenlerini açıkça tehdit etme noktasına gelmektedir. Her devlet bu nedenle kendisini koruma ve bu doğrultuda önlemler alarak gelecek açısından ülke güvenliğini sağlamakla kendisini görevli olarak görebilmektedir. Devletler vatandaşlarının güvenliğini öncelikli olarak gerçekleştirmek durumunda olduğu için kamu düzeni ve güvenliğinin korunması açıdan hiç kimsenin devletleri eleştirme hakkı yoktur. Tarihsel süreçlerin sonucu olarak dünya haritasında yer alan bütün devletler, var olma ve geleceğe yönelik olarak devamlılık sağlama noktasında, birbirlerine benzer bir biçimde koruyucu ve muhafazakâr bir tutum ile tehditlere karşı çıkan bir tavır geliştirebilmektedirler.

Toplumsal yapıda iç dinamiklerini geliştirerek güçlendiren devletlerin, kendisini çevreleyen bölgelerden gelen olumsuz gelişmelere karşı önlem geliştirmeleri daha kolay olmaktadır. Her toplum yaşayan bir organizma olarak kabul edildiği sürece, sosyal tabanlı gelişmelerin devletleri yeni jeopolitik tehditler ile karşı karşıya getirmesi, iç dinamikler üzerinden güçlü devlet yapılarında önlenebilmektedir. Bu gibi durumlarda devletlerin ulusal toplum yapısından kaynaklanan bir tabana sahip olmasının getirdiği sıkı ilişkiler ağının öne geçerek etkin olduğu gözlemlenebilmektedir. İç cephesi güçlü olan ve merkezdeki devlet yapılanmasını her türlü saldırı ya da tehdide karşı güçlü bir biçimde yapabilen devletlerin her türlü konjonktürel rüzgârlara karşı koyabildikleri ve direnerek daha iyi ve olumlu bir siyasal ortama sahip olabildikleri, birçok gelişmenin ortaya koymuş olduğu doğal bir sonuç olarak görülmüştür. Devlet modellerinin bu noktada ciddi bir önem taşıdığı, toplum içinde uluslaşma süreçlerinin yaşanmadığı bölge devletlerinde ise ulusal bir yapılanma ve onun getirmiş olduğu sıkı dayanışma olmadığından, devlet yapılarını çevreleyen bölgelerden gelen olumsuz gelişmelerin, hedef alınan devletlerinin yapıları üzerinde her türlü saldırının ötesinde çok etkin değişikliklere giden yolu açtığı görülmektedir. Siyasal yapılar açısından büyük değişikliklere gidebilecek gelişmelerin bölgesel önlemlere gidilerek karşılanabilmesi ya da daha sonraki aşamada farklı sonuçlar yaratılmasına gidebilecek önemli adımlar atılırken devletlerin yıpranmalarına ve açığa düşmelerine kamu düzeni açısından izin verilmemelidir.

Türkiye Cumhuriyeti bir bütün olarak ele alındığında, kendisini çevreleyen bölgelerin hepsi ile karşı karşıya gelen ve resmen birbirinden uzaklıkları nedeniyle farklı jeopolitik konumlara sahip olma aşamasındaki bölgelerin tek tek ele alınmaları, ülke güvenliği açısından zorunluluklar göstermektedir. Türkiye’nin merkezinde yer aldığı geniş bölgenin sürekli olarak gözlem altında tutulmasıyla, bölgeler üzerinden gelişebilecek yeni durumların önceden tespit edilerek ona göre hareket edilmesi tedbirli bir tutum olabilecektir. Doğmakta olan ya da gelecekteki aşamalarda ortaya çıkabilecek farklı türlerdeki gelişmelerin yaratabileceği olumsuz yansımaların ya da tehditlerin önüne geçmek böylece sağlanabilecektir. Türk devletinin merkezi gücü ile birlikte ülke üzerinden milli sınır bölgelerine yansıyan siyasal gücü de geleceğin tehditlerinin belirlenmesinde etkili olacaktır. Genel olarak Türkiye’nin çevresine bakıldığında dört bir yanından çeşitli tehditler ile karşı karşıya olduğu görülmektedir. Soğuk savaşın sona ermesinden sonra Türkiye’nin merkezinde yer aldığı orta dünyaya batılı siyaset bilimcileri felaketler coğrafyası adını vermekten çekinmemişlerdir. Fransızların yapmış olduğu bu isimlendirmeye İngilizler de karanlıklar coğrafyası adını takmışlardır. Bu bölge için ise Amerikalı bilim adamları Avrasya Balkanları adını takarak, tıpkı Balkanlar’da olduğu gibi küçük topluluklar ve devletçikler arasında büyük çekişmelerin ortaya çıkabileceği ve bu doğrultuda bütün anlaşmazlıkların terör ya da savaş girişimleri üzerinden bölge için sıcak çatışma ortamının doğmasına giden yolu açabileceği üzerinde durulmuştur.

Önce Osmanlı İmparatorluğunun daha sonraki aşamada ise Sovyetler Birliğinin yayıldığı merkezi coğrafyanın geleceğinde ortaya çıkan çeşitli planlar ve projelerin, artık daha açık ve etkin bir biçimde tartışma alanına geldiği görülmektedir. Bazı devletlerin zaman içerisinde tasfiyeye uğraması ya da farklı bir çizgide kurulması gibi durumlar bölge devletlerinin tepkisiyle karşılaşabilmektedir. Ayrıca, bölge içinde yer alan çeşitli toplumsal ya da askersel oluşumların beraberlerinde eski yapının yıkımı ile geleceğe dönük bir yapıyı yeniden onarma gibi bir büyük sorunun tekrar gündeme gelmesi söz konusudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin, batıdan eski Osmanlı ülkelerinden ya da doğu Avrupa ülkelerinden gelebilecek çeşitli sorunların bölgede gene eskisi gibi kaos ve karışıklık rüzgarları estirmesinden çekinmesi gerekmektedir. Küresel emperyalizmin ulus devletleri yeni dönemde parçalayarak küçük devletlere geçiş sinyalleri vermesi bütün devletler açısından yeni tehditler yaratırken, Osmanlı hinterlandının merkez ülkesi olan Türkiye’nin, kendisinden eskisi gibi kopup gidecek yeni devlet oluşumlarına seyirci kalması düşünülemeyecek bir sorundur. Küreselleşme olgusunun bölmeyi, parçalamayı ya da dağıtma anlamlı çıkışlarını görenler, eski tip bir devlet yapılanmasının ötesinde bu gibi olaylara karşı hazırlıklı olabilmenin arayışı içine girmişlerdir. Bu gibi durumlarda beklenmedik olumsuz gelişmelere karşı yapılabilecek işler ya da bu doğrultuda atılacak adımların planlı bir biçimde önceden belirlenmesi gerekmektedir. Türkiye’nin batı sınırlarında yer alan Balkan ülkelerinin emperyal müdahaleler yüzünden her zaman için eskisi gibi istikrarsızlık ortamı yaratması mümkün görünmektedir. Balkan ülkelerinin çok küçük olması ve kendi aralarında bölgesel hegemonya çekişmelerine yatkın olmaları yüzünden, Balkan yarımadası Türkiye için her dönemde istikrarsızlık üretme merkezi konumunu korumuştur.

Türkiye Cumhuriyetine batı bölgesinden gelebilecek tehditler içerisinde batı dünyasının büyük emperyal devletlerinden kaynaklanabilecek sorunlar da bulunmaktadır. Birinci dünya savaşı sonrasında İngiltere’nin, ikinci dünya savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletlerinin batıdaki Atlantik kıyılarından kopup gelerek merkezi coğrafya da hegemonya yapılanması oluşturmaya çalışmaları da, Türkiye için büyük tehditler oluşturmuştur. Bugün için Almanya’nın Avrasya bölgesinde hegemonya oluşturmak üzere izlediği doğu politikasına yönelmesi ya da Fransa’nın Akdeniz birliği oluşturma doğrultusunda Türkiye’nin güney bölgelerini işgal etmeye çalışması bir merkezi coğrafya devleti olan Türkiye için hegemonya baskısı yaratan tehditler olarak öne çıkmıştır. Akdeniz’de kıyısı olan İtalya ve İspanya gibi ülkelerin de deniz ülkelerini genişletme eğilimleri de Türkiye için Akdeniz bölgesinde ikinci derece tehdit olarak zaman zaman ortaya çıkmıştır. Merkezi deniz olan Akdeniz’in tarih boyunca sıcak çatışma alanı olması ve üç kıtanın ortasında kritik bir konum taşıması yüzünden batılı devletler bu iç deniz üzerinde hegemonya arayışı çizgisinde bir rekabete girişmişler ve bu durumun sonucunda da sıcak çatışmalar bazen donanmalar savaşına dönüşmüştür.

Güvenlik merkezli tehdit analizleri yaparken Türkiye’nin devlet yapısından hareket etmek gerekmektedir. Her ülke açısından öncelik devlet düzeninin korunması olduğuna göre, Türkiye açısından da öncelik, Atatürk’ün belirli ilkelere dayanarak kurmuş olduğu cumhuriyet rejiminin korunmasındadır. Türk anayasalarında şimdiye kadar yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri anayasanın başlangıç bölümünde yer aldığı sürece, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluştan gelen siyasal rejiminin devam ettiği söylenebilir. Bu doğrultuda rejimin kendini savunma mekanizmaları var oldukça, cumhuriyet devleti açısından bir toplumsal ya da hukuksal güvenceden söz etmek mümkündür. Diğer devletler gibi Türkiye’de rejimine öncelik tanırken değişim rüzgârlarına karşı dik durabilmek zorundadır. Kendi güvenlik sorunlarını algılayamayan hiçbir devletin ayakta kalması mümkün değildir. Her devlet kendini merkeze alan bir güvenlik politikası geliştirirken, uluslararası ilişkilere ve yeni ortaya çıkan gelişmelere dikkat etmek zorundadır. Bunları gözlemleyerek inceleyen ve yeni durumlara göre kendi devlet modeli üzerinden harekete geçen siyasal yapıların emperyal rüzgârlar ya da saldırgan dönüşümler üzerinden zorla dönüşüme sürüklenmeleri kolaylıkla önlenebilir. Değişimin düzen yıkımına doğru zorlanmasında, kuruluş modelini koruyarak hareket eden devletlerin direnişleri ülke ve bölge barışlarının korunması açısından önem taşımaktadır.

Güvenlik sorunları içerisinde müttefik ve düşman devletler ayırımı öncelikli olarak belirlenmesi gereken bir durumdur. Bütün devletler dost ve müttefik görünerek uluslararası ilişkilerini geliştirmeye çalışırlar. Ne var ki, siyasal olaylar geliştikçe ve ortaya yeni durumlar çıktıkça devletlerin ulusal çıkarları birbirine ters düşmeye başlayabilir ve böylesine hareketli konjonktürler de eskiden müttefik durumunda olan devletlerin yolları ayrılabilir. Kendisini tanıyan ülke ve bölge gerçeklerini iyi bilen devletler, bu gibi durumlarda gelişmeler doğrultusunda önlemlerini alarak yeni duruma ayak uydurmaya çalışırlar. Devletler arası ilişkiler karşılıklı çıkarlara dayandığı için, kendini çıkarları doğrultusunda koruyarak devletlerin içinde bulundukları ittifak düzenlerini yeniden ortakları ile görüşmeleri ve buna göre davranarak çözüm üretme yoluna gitmeleri gerekmektedir. İttifaklar gerçekçi olduğu sürece uzun zaman dilimlerinde devam edebilmektedir. Bu durumun tersi ortaya çıktığında, ittifakların bittiği ve ortak devletlerin birbirlerine sorup danışmadan kendi başlarına yeni siyasal arayışlara girdikleri görülebilmektedir. Büyük ve güçlü devletler, değişen koşullarda kendi çıkarları doğrultusunda farklı yollar izlemeye başladığında, bu durumu eski müttefiki olan orta boy ve küçük devletlerden sakladığı ya da hiçbir değişiklik yokmuş gibi hareket ederek ayrılan yolları ve farklı çıkarları gözlerden uzak tutmaya çalışarak eski politikalara devam ediyormuş gibi, iki yüzlü ya da çifte standartlı yollara çekinmeden başvurabilmektedirler.

Türkiye’nin batı dünyası ile ilişkilerine bakıldığında, batı emperyalizminin dünyanın orta bölgelerini kendi kontrolleri altında bir çıkar düzenine bağlı tutmaya çalıştığı görülmektedir. Ne var ki, batı blokunun çıkarları doğrultusunda Türkiye yönlendirildiği zaman, komşular ile karşı karşıya gelme riski giderek artmakta, dünyanın doğu yarısının içinde yer alan merkezdeki ülkeler ile Türkiye batı blokunun çıkarları yüzünden ters düşerek, sıcak çatışma ve terör olayları gibi olumsuz gelişmeler ortaya çıkabilmektedir. Son zamanlarda stratejik derinlik diyerek ortaya çıkan bazı kesimlerin, Türkiye’yi emperyalistlerin haksız çıkarları uğruna kendi bölgesinde savaş senaryolarına alet etmeye çalıştıkları görülmektedir. Özellikle soğuk savaş sonrası yeni dönemde küreselleşme adına yeni emperyalizmin çıkarlarına Türkiye’yi alet edenler, özellikle enerji kaynakları üzerinden sürdürülen savaş senaryolarında Türkiye’yi haksız yere kendisinin taraf olmadığı bir savaşa doğru müttefiklik ilişkileri doğrultusunda sürüklemeye kalkışmaları, ülke ve bölge güvenliği açısından son derece tehlikeli durumlar ortaya çıkarmaktadır. Orta Doğu’da başlayan sıcak çatışmaların Arap baharı görünümünde Akdeniz kıyılarında yayılması, Orta Doğudaki terör hareketlerinin Kafkasya ve Hazar bölgelerine taşınarak bu bölgelere de batılı emperyalist güçlerin girmeye çalışması, Türkiye’yi doğu bölgesinde yer alan komşuları ile karşı karşıya getirmektedir. Türkiye Arap baharı sonrasında bir Kafkas baharına doğru sürüklenmemelidir. Böyle bir olumsuz durum ortaya çıkarsa, Akdeniz’den sonra Karadeniz kıyılarının da karışması ya da sıcak olaylara sahne olması söz konusu olabilir. Türkiye dört bir yanı açık bir jeopolitik coğrafyaya sahip olduğu için bu kadar geniş alanda birçok emperyal proje ile uğraşmak ve bunların önünü keserek komşuları ile bölge barışını tesis etmek durumundadır.

Güvenlik araştırmaları ülkelerin ötesinde daha geniş alanlara yönelik olarak yapıldığı için bölgeselleşme kavramı kendiliğinden öne geçmektedir. Kendini bilen sorumlu devletlerin komşu ülkeler ile ilişkilerini barış içerisinde sürdürürken bölgesel barış diye bir kavram öne çıkmaktadır. Bu açıdan aynı bölgedeki ülkelerin birbirlerini düşünerek hareket etmeleri kaçınılmaz bir tutum haline gelmektedir. Bölge kavramı doğrultusunda ülkeler arası ilişkiler yeniden düzenlenirken bölgeselleşme olgusunun güvenlik sorununun çözümü için getirdiği katkıların da dikkate alınması gerekmektedir. Küresel dönemde batı emperyalizminin çeyrek yüzyılı aşan bir saldırganlığına sahne olan merkezi coğrafyanın geleceği açısından, bölgeselleşme ciddi bir alternatif olarak öne çıkmaktadır. Küresel emperyalizme karşı devreye giren alternatif yapılanma olarak bölgeselleşme yeni dönem Türk politikasının gelişmesi açısından alternatif çözüm üretecek bir kavram olarak devreye girmektedir. Tek bir Orta Doğu bölgesinin Türkiye’nin başına neler açtığı görüldüğünde Akdeniz, Ege, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Hazar ve Orta Asya bölgelerinde ortaya çıkabilecek yeni gelişmelerin Türkiye için ne gibi sorunlar çıkaracağı ve bu sorunların hangi yeni tehditleri beraberinde getireceği belli değildir. Türkiye kendisini çevreleyen bu bölgelerin tam ortasında yer alan merkezi bir devlet olarak, emperyalist ülkelere karşı bir alternatif yapılanmayı kendi bölgeselleşme planı olarak ortaya koyabilmelidir.

Emperyalistler dünyaya kendi çıkarlarına göre yeni bir yön vermeye kalkışırken, bölgesel sorunların çözümü için de kendi küresel çözümlerini dayatmaya kalkışmaktadırlar. Küresel çıkarlar ile bölgesel çıkarların çatıştığını fark edemeyen ya da gizlemeye çalışan böylesine çıkarcı bir yeni tür emperyalizme, Türkiye ve komşuları aynı bölgenin devletleri olarak alet edilemezler. Büyük güçlere ve emperyal devletlere karşı komşu ülkeler ile geliştirilecek bölgesel işbirliği yaklaşımları, dıştan gelecek saldırılara karşı bölgesel birlikler kurulmasına giden yolları da açacaktır. Beraber yaşanacak ortak yer ya da işbirliği geliştirilecek kara parçalarını ortak bölge kavramı çerçevesinde ele almak yoluyla alternatif bir yaşam düzeni kurulabilecektir. Komşu ülkelerin bu doğrultuda böylesine yakın bir işbirliğine girmeleri sayesinde oluşturulacak bölgesel dayanışma düzenleri ya da bölgesel paktlar, bulundukları yörede çıbanbaşı veren sıcak çatışma alanlarının da ortadan kaldırılmasına giden yolu açacak ve bu doğrultuda kalıcı barış düzenlerinin bölgesel güvenlik yapılanmaları aracılığı ile öne çıkarılmasına yardımcı olacaktır.

Orta Doğu bölgesinde sıcak çatışmaların altında geniş enerji yataklarının bulunduğu anlaşıldığında, hem Akdeniz’in hem de Karadeniz’in yeni enerji alanları olarak dünyanın gündemine girdikleri görülmektedir. İsrail Fransa ile işbirliği yaparak bir Akdeniz birliği oluşumu çizgisinde yeni bir Levant yapılanmasını Doğu Akdeniz bölgesinde öne çıkarırken, Karadeniz bölgesinde de kanal İstanbul projesi üzerinden yepyeni bir yapılanma başlatılmaktadır. Varşova paktının çözülmesi, Nato’nun Karadeniz’e gelmesi ve Karadeniz işbirliği örgütünün kurulması, yeni bölgeselleşme oluşumları olarak Türkiye’nin kuzey bölgesinde de farklı düzeyde bir bölgeselleşmenin devreye girdiğini göstermektedir. Bu durumda, Türk devleti güneyinde yer alan Orta Doğu bölgeselleşmesi gibi Karadeniz üzerinden de bir kuzey yapılanmasının tam ortasına doğru sürüklenmiştir. Şimdi yapılacak olan bölgeselleşme modellerinin komşu ülkelerle işbirliği yaparak karara bağlanmasıdır.

1 Mart 2018 Perşembe

ARZU KÖK "Şeker Fabrikaları., Ne Oldu!.. Nasıl Oldu?.., Yaşamı Sevmek., Ölüyoruz., Çocuklar Size Ne Yaptı?.., ARZU KÖK, Eğitimci-Araştırmacı, Gazeteci-Yazar


Şeker Fabrikaları!... 
ARZU KÖK
Eğitimci-Araştırmacı-Şair ve Yazar
Bir sabah uyandık, 
Sabah haberlerine göz atalım derken bir de baktık ki Şeker Kurumu kapatılmış. Hükümet üyeleri 27 Kasım 2017 tarihinde Bakanlar Kurulu’nda karar alarak Meclis’e danışmadan, ilgili örgütlerin fikrini almadan, Türkiye’nin ulusal şeker sektörünü yönlendiren kurumu ortadan kaldırıyor. Meclis’te tartışılmasını da istemiyorlar. Sonra bir gün kalkıyoruz ki Şeker Fabrikalarının satışı onanmış. 
Kanun Hükmünde Kararnameyle...
Peki neden kararnameyle? 
Hiç düşündünüz mü? 
Benim bildiğim kararname ulusal güvenlik tehditi durumunda devreye girer. Peki Şeker Kurumu’nun ulusal güvenlikle nasıl bir ilişkisi olabilir ki? Ekonomide köşe taşı değerinde bir kurum neden Meclis’in tartışmasından kaçırıldı? Taşeron işçisine kadro meselesi ve FETÖ’cülerin devletten atılması hakkındaki uzun metnin arasına sokuşturmanın anlamı neydi? Kimin ihtiyacıydı? Pancar üreticisi mi istedi? Şeker fabrikaları güvenliğin, ekonominin önünü mü tıkıyordu?
Herkes şokta... Ulusal kaygılar unutulmuş… Bu durum için bir açıklaması olan varsa da beri gelsin. Hükümetin ağzını bıçak açmıyor. Her zaman olduğu gibi “Ben yaptım, oldu” diyor sadece. Ziraat Odaları, Ziraat Mühendisleri Odası, Pankobirlik, belki de Şeker-İş... hepsi ısrarla bu kurumları kapatmanın, fabrikaları elden çıkarmanın ne büyük felaket olduğunu haykırıyor ama duymak istemiyor hükümet.
Tarımsal sanayinin itici gücü durumundaki şekerin Türkiye’nin ve üreticinin sosyo-ekonomik durumunu iyileştiren bir sanayi bitkisi olduğu, bu kurumların ve fabrikanın kapatılmasının bu sektöre nasıl bir darbe vuracağı düşünülmedi mi acaba?
Şeker pancarı tarımı ile Türkiye’nin 64 ilinde, 6 bin 206 köyde, 348 bin 237 çiftçi ailesi geçimini sağlıyor. Türkiye’de bir yılda 228 Pancar Bölge Şefliği denetiminde, 580 alım merkezi yoluyla, 3 milyon 284 bin 369 dekar alanda pancar ekimi yapılırken, 15 milyon ton elde edilen pancardan 2 milyon ton şeker üretiliyor. Sırf böyle baksanız bile şeker pancarının sağladığı katma değer yadsınamaz boyuttadır. Pancarın ekonomiye katkısı ise saymakla bitmez ama ana hatlarıyla bir geçelim:
- Bir dekar şeker pancarının yan ürünlerinden, 50 kilo et, 500 litre süt üretiliyor.
- Bir dekar şeker pancarının besin değeri 500 kilo arpaya eşdeğer durumda. Bir başka deyişle bir dekar şeker pancarı ile aynı zamanda 2 dekar arpa yetiştiriliyor.
- Şeker pancarının bir dekarıyla sağlanan istihdam değeri 3 bin 300 dolar iken, GSMH’ye katkısı ise 2 milyar doları buluyor. . Bir dekarda ortalama 4 ton şeker pancarından, 550 kilo şeker elde ediliyor.
- Türkiye’de tüketilen toplam gübrenin yüzde 10’u şeker pancarı tarımında, yine toplam tüketimin de yüzde 20’si pancar üreticileri tarafından kullanılıyor.
- Pancar, tarımda münavebe uygulamasının öncüsü ve sulu ziraatın yaygınlaştırıcısı rolünü üstleniyor. Bir dekarın fotosentez yoluyla havaya verdiği oksijenin, 6 kişinin bir yılda tükettiği oksijene eşdeğer olduğu kaydediliyor.
- Yan ürünleri, baş-yaprak, yaş pancar posası ve melası hayvan yemi olarak kullanılıyor. . Şeker pancarının bir dekarı yaklaşık 8 işgücü istihdam ediyor.
- Şeker pancarı endüstri bitkileri içinde sağladığı katma değer bakımından 2. sırada yer alırken, kendinden sonra ekilen hububatta yüzde 20 verim artışı sağlıyor. Pancarın baş ve yapraklarının toprakta bırakılması halinde dekara 4 kilo saf fosfat, 15 kilo saf potasyuma eşdeğer besin maddesi veriyor.
- Yılda yaklaşık 25 milyon tonluk taşıma hacmi yaratarak, taşıma sektörüne büyük bir pazar oluşturuyor.
- Sulama suyu arayışlarını teşvik ederek yer altı ve yerüstü su kaynaklarından istifade imkânını artırıyor. Çapa ve hasat dönemlerinde 200 bin topraksız, az topraklı ve işsizlere 100 gün süre ile istihdam yaratıyor.
- Yılda yaklaşık fabrikalarda da 20 bin kişiye istihdam sağlıyor...
Sırf bunları bilmek bile hükümetçe alınan bu kararın ne anlama geldiğini, hangi ulusal çıkar gerekçesiyle yapıldığını açıklayacak bir veri bırakmıyor bizlere. Son zamanlarsa “yerli ve milli” kavramlarının çok kullanıldığını düşünürsek ülkemize bu kadar fayda sağlayan bir üretime son vermenin neresi milli, neresi yerli sormak gerekmiyor mu?
Tabii bir de nişasta bazlı şeker üretimi ve bu üreticilerin hükümete baskıları var değil mi? Nişasta bazlı şeker üretimi kotası AB ülkelerinde yüzde 2 iken Türkiye'de yüzde 10'la başladı Hükümet her yıl bu kotayı artırdığı için pancar üretimi ve pancar şekerinin pazar payını azaldı. 1996'da 4 milyon 200 bin dekarda pancar ekilirken, 2014'te 2 milyon 875 bin dekar alana düştü. Şimdi ise hükümet bu üretimi tümden açtı. Oysa nişasta bazlı şeker Türkiye için çok büyük bir risktir. Hammaddesi mısırdır ve dışarıdan ithal edilmektedir. Ekonomi için büyük zarar. Hadi mısırın Türkiye’de üretildiğini düşünelim ama onun sağlayacağı katma değer şeker pancarının yanına bile yaklaşmamaktadır. Bu durumda da hep o soru: Nerede ulusal kaygılar?
Şimdi hükümet diyor ki Şeker Fabrikaları özelleştirilecek. Peki ama biz TEKEL’de, SEK’te, Yem Sanayiinde yaşanan özelleştirmelerin kime ne getirdiği, kimden neleri götürdüğünü görmedik mi? Özelleştirilen süt fabrikalarının yerinde yeller esmiyor mu? Üreticinin sütünün fiyatı düşerken, tüketicinin aldığı sütün fiyatı yükselmedi mi? 290 milyon dolara özelleştirilen TEKEL’in içki bölümü, 2 yıl geçmeden -hem de yabancılara- 900 milyon dolara satılmadı mı? TEKEL’e şaraplık üzüm veren üreticinin ürettiği üzümün fiyatı gerilemedi mi? Et ve süt fiyatları maliyeti bile karşılayamazken yem fiyatları sürekli yükselmedi mi? Üretilen yemlerde kalite düşmedi mi? Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi de daha öncekiler de olduğu gibi sadece uluslar arası ya da uluslar üstü bir sermayenin değirmenine su taşımaktan öteye geçmeyecek ülkeye zararı çok büyük olacaktır.
Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi deneyi, geçtiğimiz dönemde, Polonya’da yaşanmıştır. Polonya’daki özelleştirme sonunda, şeker fabrikalarını satın alan çok uluslu şeker şirketleri, bu fabrikaları çalıştırmak yerine kapatmışlar ve dünyanın başka bölgelerinde daha ucuza ürettikleri şekeri Polonya’ya ihraç ederek Polonya ekonomisi aleyhine büyük kârlar sağlamışlardır. Yaşanan acı deney sonucu, Polonya, bir süre önce sattığı bazı şeker fabrikalarını yeniden devletleştirmek zorunda kalmıştır. Şimdi ise bizim hükümetimiz aynı yola götürüyor bizleri. Yazık…
Bilindiğiniz gibi, ülkemizde de geçtiğimiz yıllarda Et Balık Kurumu özelleştirilirken de bilinçli dimağlar aynı uyarıları yapmış ama bu uyarılara kulak verilmemişti. Özelleştirme sonrasında ise hem ekonomik hem sosyal açıdan büyük önem taşıyan Et Balık Kurumu kombinalarının tümü kapatılmıştı. Bu durum ise hayvancılığımızın iflas etmesine, ülkemizin kaçak hayvan cenneti haline gelmesine ve sonuç olarak halk sağlığı açısından büyük bir tehdit oluşmasına yol açtı. Tüm bu skandallar sonrasında ise Et Balık Kurumu kombinalarının bir kısmının yeniden devlet tarafından satın alınarak faaliyete geçirilmesine karar verilmiştir. Ancak, bu arada, uğranılan zarar korkunç boyutlara ulaşmıştır da iş işten geçmiştir.
Eğer yeniden böylesi bir facia yaşamak istemiyorsak, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi konusunda gerçekleri dile getirenlerin uyarılarına vaktinde kulak vermek yararlı olacaktır.
Aksi takdirde, son pişmanlık fayda vermeyecektir.
Nasıl Oldu?...
“İlk defa 1924 yılında İzmir’i, İstanbul’u ziyaret ettim. Harp, Osmanlı İmparatorluğu’nu alabildiğine hırpalamıştı. Ama köylüleri, şehirlileri yakından görünce, ne gözü pek insanlar olduklarını kavramış, er geç bu yıkıntıyı ortadan kaldırıp yeni bir düzen kuracaklarına inanmıştım. Ya bu düzen nasıl bir düzen olacaktı?

 
Zihinleri kurcalayan işte bu soruydu.
Cumhuriyet ilan olunmuş, Atatürk ile arkadaşları işe iyice sarılmışlardı, ama bu coşkunluğun ne gibi sonuçlar vereceğini o zamandan kestirmek kolay değildi.
1954′te Türkiye’yi yeniden gördüm.
Bu kısa inceleme gezisi sırasında hayranlık, hatta minnet duyduğumu söylemeliyim. Minnet duygusu diyorum, çünkü yeni Türkiye, sadece harplerin, ihtilallerin sarsıntısı değil, aynı zamanda bütün uygar ulusları susadurduran genel buhranın yumruğu altında çile doldurmakta olan dünyamızda güvenebileceğimiz muvazene unsurlarından biri haline gelmeyi bilmiştir.”
Yukarıda alıntıladığım sözler Georges Duhamel (1884-1966)’e ait. Fransız Hükümeti adına “yerinde inceleme yapmak üzere” Türkiye’ye gelir. Görevi, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin o günkü durumunu inceleyip elde ettiği bilgiler konusunda Fransa kamuoyunu aydınlatmaktır. Aynı zamanda bir tıp doktoru olan Duhamel, sayısız yapıtlar vermiş büyük bir inceleyici-yazardır. Bu seçkin niteliğinden dolayı Fransız Akademisi üyeliğine seçilmiştir. “Çağının tanığı” olarak da ün yapmıştır.
Türkiye izlenimlerini LA TURQUIE NOVELLE/ Puissance d’occcident (YENİ TÜRKİYE/ Batılı bir güç) adlı kitapta toplamıştır. Buradan alıntılar yapmaya devam edeceğim biraz daha. Zira bu alıntılar sonrasında birkaç soru yöneltmek istiyorum okurlarıma.
“ … Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntısı üzerinde yeni bir ulus yükselmiştir; bu ulusun öyle alabildiğine olmamakla birlikte kendine yetecek kadar toprağı vardır, bu ulus sağlamdır, gözü pektir. Yabana atılmayacak tabiat zenginliklerine sahiptir, bunlardan yararlanmasını bilir, gözü komşu ülkelerin toprağında değildir, ancak bilgiyle, emekle kalkınabileceğine inanır, yedisinden yetmişine kadar bu inancın ateşiyle yaşamaktadır…
Kendisine haklı olarak Atatürk, yani Türklerin atası denilen Mustafa Kemal, beslediği umutları, giriştiği işleri bir yaygara konusu yapmaksızın çalışmıştır. Bunun içindir ki söz konusu bu göz kamaştırıcı eserin büyüklüğü tam olarak bilinmemektedir…
Türkler arasında dinsel sorunlar bir ikicilik yaratıcısı olmaktan çıkmıştır… Kadınların yaşamında temelli bir değişme, güçlü bir ordu, okullar, fakülteler; tarımda, sanayide ilerleme ve Anadolu’nun göbeğinde yoktan var edilen bir başkent, Ankara…
Halkın sağlık durumu iyi. Türkiye’de bakıcılardan, üfürükçülerden çok doktora itibar var. Şarlatanların, alaylı hekimlerin ortalığı nasıl haraca kestiğini görmek için bugün Fransa’da olmak gerekir. Atatürk’ün yolunda aksaksız olarak yürüdükçe, bu koca ülkenin yemyeşil, tepeden tırnağa verimli kılınması içten bile değil…”
Evet bu alıntılar neler anlattı size? Türkiye’nin ve Türk insanın kısa zamanda geldiği o muhteşem değişimi çok da güzel anlatmış değil mi? Şimdi dönüp kime sormak gerekiyor; Duhamel’in görüp anlattıklarından sonra bu ülke nasıl bu hale geldi/getirildi?
Diz boyu yoksulluk, can güvenliği sorunu, kapkaç, tecavüz, kadın cinayetleri, işsizlik, gasp, hortumculuk, rüşvet, yolsuzluk, insani değerlerde yozlaşma, sağlık problemi, eğitim niteliğindeki düşüş, dinin ikicilik yaratmaya başlaması, medyumlar, falcılar, üfürükçüler, komşu ülkelerle yaşanılan sorunlar, ölen adalet…
Tüm bunlar ülkemize nerden, nasıl geldi getirildi? Artık bu ülkenin aydınlarının öncelikle bunun analizini yapmaları ve çözüm yollarını üretmeleri gerekir. Ki çözüm yolu aslında çok basittir: Atatürk ilke ve inkılaplarını yol haritası yapmak… Ne duruyorsunuz?...K
Yaşamı Sevmek!…
“İnletmeyene yiğit mi denir?
Diz vurup da yere
Kavrayıp da yaşamı
Yaşamayana yiğit mi denir?”
 
Eski bir Ellen türküsünün sözleri bunlar. Kısaca bizlere diyor ki; eğer kavramışsa yaşamı insan, katılmak zorundadır bu büyük oyuna. Kelepçelerimiz, diz vurup da yere doyasıya zeybek oynamamıza engel olsa da çoğu zaman, yaşamak zorundayız. Üzerimizde oynana oyunların hepsini boşa çıkarmak zorundayız. “Yoksa ne anlamı var yaşamanın?” diyor bizlere.
İsyan ediyor, isyanlarımızı büyütüyoruz ha bire. Üzgün bir ifadeyle dönüp dönüp birbirimize “Ne yapabilirim ki bırakmıyor kelepçem zeybek oynamama?” diyoruz. Aslında böyle söylesek de biliyoruz ki asıl kelepçe yürekte taşınandır. Ki o en kötüsüdür tutsaklıkların. Canımızı en çok yakandır. Mücadele ruhumuzu alıp götürendir. Yaşama tutunmamıza engel olandır.
Asi bir yürekle yaşayanlar ise, nerede ve nasıl yaşarlarsa yaşasınlar hiçbir kelepçe kâr etmez onlara. Yaşamak, serüvenlerin en heyecan vericisi olup çıkar onlar için. Her yeni gün sımsıcak bir yüreğin gülümseyişi olarak gelir onlara. Dost şafaklara varmak adına verirler mücadelelerini. Eninde sonunda da kendilerinden sevdiklerinden çok şeyler vermek adına da olsa varırlar o çok özledikleri güzel şafaklara.

“Yaşamı ciddiye alacaksın
Hem de o derece öylesine ki
Mesela kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda
Yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle
Bir labaratuarda insanlar için ölebileceksin
Hem de yüzünü hiç görmediğin insanlar için
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken
Hem de en güzel şeyin, en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde”


“Yaşamaya Dair” şiirinde böyle diyordu Nazım Hikmet. Kuşkusuz en gerçek, en güzel şeydir yaşamak. Birçoğumuz da seviyoruz yaşamayı. Ama hep unutuyoruz, zira yaşamayı sevmek demek, şiirde de geçtiği gibi yaşamı dönüştürme ve değiştirme bilincidir de aynı zamanda. Yeni, yepyeni bir yaşam için mücadele etmektir.
Seviyorsak eğer yaşamayı; yeni bir dünya istemeli ve hatta istemekle de yetinmemeli yeni bir dünya kurmalıyız. Yeni bir yaşam demektir bu. Yeni bir yaşam ise birliktelik demektir. Kardeşlik demektir. Aynı amaçlar uğruna bir araya gelebilmek ve birlikte mücadele edebilmek demektir. Çünkü tek bir birey asla kendi bireyselliğinin ötesine geçemez. Ancak bir birlikteliğin içinde yer alırsa yaşamı, geleceği ve kendi mutluluğunu fetheder ve aslında hedefe ulaşmanın ne kadar kolay olduğunu o zaman anlar.
Archimendes; “Manivelama bir dayanak bulun, dünyayı yerinden oynatayım” demiş. Bizim dayanağımız ise Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda kolektif çalışma olmalıdır. Bizi o güzel şafaklara götürecek olan budur.
Yaşamı sevmek demek yaşama sevinciyle dolu olmak, hiçbir kelepçenin yeni bir dünya yaratma azminden bizleri alıkoyamaması demektir. Yaşanılası bir ülke yaratmak demektir… Güzel şafakları birlikte karşılayabilmek demektir…
Gerçekten seviyor musunuz yaşamı?...
Yerli ve Millî
Bu aralar ‘ yerli ve milli’ söylemi ön sıralara oturdu. Bir dönem ‘'bu millet, aziz millet' söylemi kullanılırdı en çok. Şimdi de 'yerli ve milli' moda. Bu sözcükler aslında ilk duyulduğunda bazıları bunu ''çok milliyetçi söylemler'' diye düşündü. Oysa baktığımızda pek öyleymiş gibi durmuyor. Nedense bana ‘Türk Ulusu’dememek için üretilmiş kavramlar gibi geliyor. Zira uygulanan siyasete evet diyenler milli kabul edilirken kabul etmeyenler ‘gayrımilli’ olarak kabul ediliyor.
Peki ne demek yerli, ne demek millî?
Yerli kavramı temel olarak bir coğrafi bölgeyi simgeler. Bu toprakların bütün geçmişini ve ürettiği kültürlerin hepsini kapsayacak şekilde kabul etmek ve kullanmaktır. Bizim yaşadığımız coğrafya Anadolu ve Doğu Trakya’yı kapsayan bir coğrafya. Ve bu coğrafya insanlık tarihinin en eski bölgelerinden biri. Binlerce yıl boyunca çok önemli değerler üretilmiş bu topraklarda. Örneğin Kibele, yani kadın erkek eşitliği, hatta anaerkillik bu toprağın değerlerinden biri.
Yerli değer deyince benim aklıma: Heraklitos, Diyojen daha nice düşünür geliyor? Noel Baba da bizim yerli değerlerimizden değil mi? O da bu topraklarda yetişmiş değil mi? Biliyorum. Bizim coğrafya türlü kavimlere ev sahipliği yapmış. Yerleşmişler de yerlileşmişlerdir de buralarda. Bu çerçevede, bizim alevi kültürümüz, cemevimiz, yedi ulu ozanımız da yerlidir. Kadınların statüsü açısından çok önemli değerleri yansıtan Selçukluların ‘Bacıyan – ı Rum’ örgütü de yerlidir mesela. Anadolu’ya özgü bir etnik grup olan Zazalar da yerlidir. Mesela patrikhanelerde bu coğrafyada çok çok eskiler. O da yerli...
Peki ‘yerli’ sıfatını kullananlar bu değerleri biliyorlar mı? Kast ettikleri şeyler bunlar mı? Değil, biliyorum aslında. Onların kastettikleri sadece bin yıl önce yerleşmiş olanlar; o da tümü değil.
Millî kavramı ise temel olarak bir ulusa ait olan anlamına gelir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsini kapsayacak şekilde, laikliği, farklılılara saygıyı, hoşgörüyü baş üstü kabul eden değer yaparak kullanmaktır. ( Robert Kolejde öğretmenlik yapmış Tevfik Fikret ve Mehmet Akif de yerel ve milli değil mi?)
Millî değer denildiğinde, dinsel açıdan Müslüman milleti mi, yoksa modern ulus mu kastediliyor acaba? Eğer kastedilen modern ulus ise, millî denildiğinde, ülkedeki bütün etnik gruplar, diller, dinler de girer onun içine. Son zamanlarda ülkemizde ki millî değerlerin tanımının yapıldığı belgelere baktığımızda açıkçası ben laiklik kavramına rastlayamadım. Farklılıklara saygı var mı? Kadın erkek eşitliği var mı? Demokrasi? İnsan hakları? Bağımsız yargıda ifadesini bulmuş olarak adalet? Hiçbiri yok. Durum böyle olunca da kapsayıcı değil, dışlayıcı bir millîlik ortaya çıkmaz mı?. Bu ise milleti birleştirmez, böler. “Bölünsün, yeter ki çoğunluk bizde olsun!” demek, kısa vadede siyasi getirisi olsa da, uzun vadede millleti birbirine düşürür, çoğunluk, azınlık, herkesin bahtını karartır.
Değer mi, seçim kazanmak için böylesi bir kavga çıkarmaya?
Hele ki yerli ve millî söylemine dayanak yapılan “milletin değerlerini açıkça ve cesurca irdelememiz, tartışmamız gerekiyor. Millet şöyle istiyor, millet böyle istiyor, millet tahrik oluyor, millet tepki gösteriyor…” Açıkçası ben çok merak ediyorum bazen, kim bu millet diye. En ufak bir şeyle tahrik olabilen, idam ipi sallayanı alkışlayan, çocukların ırzına geçen sapıkları aklayan, dokuz yaşındaki kızların evlilik adı altında satılmasını öneren, reisine yan baktı diye adam öldürmeye yeltenen, iki de bir kadının özgürlüğünü, hatta yaşam hakkını kısıtlayıcı fetvalar veren, küçücük yuva çocuklarını örtüp erkek arkadaşlarının ayaklarını yıkatan, sokakta kadınlara saldırana hafifletici neden bulan, komşusunu ihbar eden, düşene tekme savuran, hayvana eziyet eden, iktidara yanaşmak için işkenceci, muhbir, çanak yalayıcılar mı millet dedikleri?
Oysa millet benim, benim gibi olanlar. Bu ülkenin kabul edilmese de ezici çoğunluğunu oluşturan namuslu, iyi insanlar… Millet biziz. Bizim değer verdiklerimiz ise sizlerinkinden çok farklı. Yerli-millî kılıfına büründürülen her şey: Kadını aşağılayan, özgürlüklerin her çeşidinden tahrik olan, bin yıl öncesinin kabile toplumlarının töresine, ahlâkına özenen, kanı savaşı kutsayan, muktedire kul olmayı öğütleyen, karanlığa başkaldırıyı lanetleyen, ışığı, neşeyi, dünya ile kucaklaşmayı yasaklayan bir zihniyetin değerlerinden ibarettir. Bunları millete mal etmek, millete değer vermek değil, aksine millete hakarettir.
Yerli ve millî olmak:
- İnanç ve etnik köken ayırmaksızın yaşadığın topraklarda onların da değerleriyle yoğrularak kimlik oluşturabilmek, bunlarla birlikte kendini insanlık dairesine taşıyabilmektir.
Kendin olabilmektir. Kimsenin taklitçisi olmadan kendi kültürünün temsilcisi olabilmek ve bunu evrensel değerlere taşıyabilmek demektir. Evrensel sahnede kendi kültürünle yer alabilmek demektir.
- Kendi halkına ve değerlerine yabancılaşmamak, onun istikbali ve istiklali için her fedakarlığı yapabilmek ve bireysel çıkarlarını ülke ve millet çıkarlarının önüne koymadan ülke ve millet çıkarlarıyla buluşabilme bilincini, becerisini ve duyarlılığını gösterebilmektir, Atatürk gibi.
- Ülke ve millet bütünlüğünü baz alarak, kimseyi ötekileştirmeden, yok saymadan aynı teknenin hamuru, aynı bedenin ayrılmaz parçaları olarak, hep beraber Türkiye’yiz diyebilmektir.
- Başkalarının oyununa gelmemektir. Dışarının uzantısı, başka güçlerin çıkarlarının taşeronu, piyonu, oyuncağı, mızrak ucu olmamaktır.
- Tarihten bugüne bu topraklara emek vermişlerin evlatları olarak ortak yazgıda, ortak inançta, ortak değerlerde buluşarak Anadolu’ya sımsıkı sarılmaktır. Ve Çanakkale ruhunu asla unutmamaktır. Verilen Kurtuluş Savaşına dil uzatma cesareti gösterememektir.
- Ülkeyi her türlü vesayetten uzak tutmak, birilerinin oyuncağı ve maşası durumundaki taşeron örgütlerin tuzağına düşürmemek, oynanan oyunların erkenden farkına varmak ve önlem alabilmektir.
- Gerçekçi ve samimi olmaktır. Çarpıtmadan, perdelemeden, algılarla oynamadan her şeyi açıklayabilmek, her kavramı ve olguyu yerli yerinde kullanabilmektir.
- Ülke için çalışmak, IMF gibi küresel baronların kurum ve uzantılarından, lobilerinden ülkesini kurtarmak, milli sanayisini geliştirmek, yüksek teknolojiye dayalı ürünlerin üretiminin yolunu açmaktır.
- Bu memleketin insanlarının sofralarına %90'nı ithal ürünler sokmamaktır. Zira ülkemizde; mercimek ithal, saman ithal, mısır ithal, et ithal… vs…
- Pergel gibi olabilmektir. Bir ucuyla yaşadığı topraklara sımsıkı bağlanmak, diğeriyle dünyaya açılmayı başarmaktır. Kendi değerlerini koruyarak dünyada söz sahibi olabilmektir.
- Tarihine sahip çıkmaktır. Tarihin çakılı bilgi yığını olmadığı, aslında yaşayan değerler manzumesi olduğunu ve tarih bilincinin önemini kavramak, genç nesillerle buluşmasını sağlamaktır. Atatürk’ün Nutuk’unu tüm gençliğe okutabilmektir.
- Türkiye’nin Türkiye’den yönetilme kararlılığını, inancını, inadını sonsuza kadar sürdürme yeminini etmek ve tüm çalışmaları o yönde yapmak demektir.
- Türkiye’nin kültür-sanat ve bilim alanında ilerlemesinin önünü açmaktır. Kültür-sanat-bilim insanlarına sahip çıkmak, beyin göçünü engellemek, çalışmalarında yanlarında olabilmeyi bilmek demektir.
Şimdi size bir soru: Bu kavramı en çok kullananlar, yukarıda dilim, kalemim elverdiğince ifade etmeye çalıştığım bilgiler ışığında gerçekten de ‘yerli ve milli’ ler mi?
Ölüyoruz!…
'Halk' dediğin nedir ki zaten? Tamamen soyut bir kavram. Halk, marangozdur, terzidir, tezgâhtardır, doktordur, öğretmendir... Halk somut ve farklı bireylerden oluşuyor. Onları ortak tutan şeyin, 'kibire karşı öfke, açlığa karşı isyan' olmasını hayal ederim. Halk, 'güllabici odunlarla dövülendir...' Hepsinin nüfus sayımlarında kağıtlara geçirilmeyen özellikleri vardır: Halk, benim mesela; kapı komşularım, sıfır muhteris ama işini yaz kış yapan, kışın şehirde kalan, hemşerilerini de kollayan bakkalımız, sanki bir çile odasında, yalnız kalması gerekirken, kalabalıklarla uğraşıp geceleri ağlayan kadınlarımız; güzel şarkılarla hastalarını avutup, yalnız yaşarken yüzü süzülen hemşirelerimiz, ölümü bile göze alıp 'ölümsüz' kalmayı becerenler… Sonra benim bir kayıp cennet olarak gördüğüm çocukluğum ve onun insanları...
Şimdi ise o halk bir anlamda ikiye bölünmüş… Bir yarısı diğer yarısına terörist demekte ve linç için adeta fırsat kollamakta… Barış demek ise büyük bir suç olmuş…
“Ecel geldi, öldü” diyorlar. “Ölüm insanlar için” diyorlar. "Fıtratında var" diyorlar. Ama bizdeki ölümler…
Soma’da madende ölmüştük ama suçluyu işçilerin arasında aramıştık.
Ankara’da ölmüştük, suçlu “mutlaka mitinge katılanlardır” denilmişti.
İŞİD tarafından yakıldık, görmezden gelindik.
Her geçen gün kefenler biçiliyordu her birimize.
Ekonomik büyümenin büyük ülküsü için iş cinayetlerinde ölüyorduk.
Cihat yolunda ölüyorduk.
Devlet düşmanlarına karşı büyük bir seferdeydik. Ölüyorduk.
Dört bir yanımız düşmanla çevriliydi.
Yanı başımızda düşmanlar vardı.
Cephelerde savaşırken ölüyorduk.
Kentler yıkılıyordu.
Ormanlar yok ediliyordu.
Derelere set çekiliyordu.
Her şey daha fazla büyümek içindi.
İş makineleri tanklara, askerler, işçilere karışıyordu.
Mezarlar birbiri ile yarışıyordu.
3. Köprü,
3.Havalimanı,
Suriye’de yıkılan kentler,
Doğu’da teröristleri saklıyor diye yıkılan kentler.
Kanal İstanbul Projesi,
Hepsi büyük bir projenin parçası görünümündeydi…
Biz iş cinayetlerinde, sokak ortalarında patlayan bombalarla, tecavüz sonrası ölümlerle, kadın cinayetleriyle, araba kazalarıyla…vb. ölmeye devam ediyorduk.
Giderek sıradanlaşıyor yaşam. Birileri bizlere at gözlüğü takmaya çalışıyor. Okumak fikri tarih olmuş. Kölelik hiç ölmedi ama insanlık ölmüş çoktan. Verim hesabı yapıyor herkes. Oysa vereceklerimiz çoktan alınmış elimizden. Ölüyoruz gün be gün.
Eğer medeniyet dedikleri, demokrasi dedikleri buysa istemiyoruz.
Şu an şairini anımsayamadım, affetsin beni ama okuduğum bir şiirde: "O arenadaki gladyatör, seni öldüremediği için öldü." deniliyordu.
Birileri ölmesin diye mi ölüyorduk yoksa?...
Çocuklar Size Ne Yaptı?
Bir hastanede beş aylık bir süreçte 115 çocuğun hamile olduğu tespit ediliyor.
- Hastane durumu gizliyor
- Emniyete bildirilmiyor
- Valilik soruşturma izni vermiyor
- Olayı ortaya çıkaran görevlinin yeri iki defa değiştiriliyor, yetmiyor soruşturma açılıyor haklarında
 
Devletin çocuklara, özellikle de kız çocuklarına ne kastı var diye düşünmeden edemiyor insan.
Aile Bakanı “çocuk istismarına 0 tolerans” diyor. Ancak çocuklara yönelik cinsel istismara ilişkin yapılan araştırma sonuçları mızrağın çuvala sığmayacak boyutta olduğunu gözler önüne seriyor. Son 3 yılda 500 bin çocuk hakkında adli işlem yapılmış. Son 3 yılda taciz ve tecavüze uğrayan, adli mercilere yansıyan çocuk sayısı 70 bin. Tabii bunlar bilinenler, peki ya bilinmeyenler? Türkiye çocuk pornografisinin de en yaygın olduğu ülkelerden biri konumuna gelmiş.
Selda Bağcan’ın seslendirdiği, Nazım Hikmet’in “Bulutlar Adam Öldürmesin” şiirinden bestelenen, acı nağmelerle örülü “Çocuklara kıymayın efendiler” şarkısı geliyor usuma.

Çocuklara kıymayın efendiler.
Analardır adam eden adamı.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler


Oldum olası çok duygulandırır bu şarkı beni. Hele de yıllar geçtikçe ve çocuklarımız yok yere heba edildikçe daha çok etkiliyor beni.

Allah’ın kelamını öğrensinler diye fukara köylüler tarafından emanet edilen 45 erkek çocuğa tecavüz edilmişti de, kimsenin kılı kıpırdamamıştı. Yine aynı nedenle yurda verilen çocuklar cayır cayır yanmış onlarca çocuk can vermişti de hiçbir şey yapılmamıştır. Sadece suç mahalli ve sorumluları temize çıkarmaktan öte bir şey yapılmadı. Sonra ödül gibi, kayyumlar marifetiyle el konulan yurtlar, okullar o vakıflara, derneklere verildi.
Temelsiz ve delilsiz iddialarla annesinden babasından koparılan, hapislere atılıp sürgünlere gönderilen ebeveynlerin çocukları da kimsenin umurunda olmadı. Babalarını ziyarete giden beş çocuğun annelerinin hapishane önünde tutuklanması da kimsenin zerre kadar vicdanını sızlatmadı. Yürekli bir milletvekili sosyal medya hesabından paylaşmasa kimsenin haberinin olmayacağı sıradan olaylardandı ne de olsa. Hele ki ekmek almaya giderken vurulan çocuk hiç umurunda olmadı kimsenin. Eğitim sistemindeki değişiklikle cihada özendirilen çocuklar canlı birer bomba yolunda yetiştirilirken de kimsenin umurunda olmadı. Çocuk işçi sayısı gün geçtikçe artıyor ama yine umurunda değil kimsenin. Diyanet evlenme yaşını dokuz yaş olarak söylüyor, ses yok. Kaldı ki bu durumda yukarıda bahsi geçen hamile çocuklar için ses çıkmaz değil mi?
Başlarken devletin çocuklara ne kastı var diye sorarken işte tüm bunlardan bahsediyordum. Kimsenin kimseye kastının olmadığı günleri arzularken olanlar canımızı çok yakıyor. Herkes bu kıyamda sadece bir adım atmaya çalışıyor. Ama her adım acı veriyor.
Gerçekten ne düşünüyorlar merak ediyorum: Onların kendilerini iyi hissedeceği, hayallerindeki Asım’ın nesli yetişiyor mu? Minik ellerine verilen yağlı urganları iyi sallayabiliyorlar mı bari? Mikrofon uzattıklarında, ‘Büyüyünce Cumhurbaşkanı olacağım, idamı getireceğim’ diyen kız çocuğunun sözleri yeterli geliyor mu onlara? Anaokullarında ‘Arı vız vız vız’şarkıların yerini, ‘Ölmeye, ölmeye geldik’ marşları almışken mutlu oluyorlar mı?
Türkiye çok sıkıntılı dönemlerden geçti. Çok badireler atlattı. Ama ne kardeşin kardeşi vurduğu terör dönemlerinde, ne darbe günlerinde bu denli çocuklar üzerinden hesaplaşılan bir zamanı yaşamadı. Ne güç mücadelesi, ne savaş hukuku çocuklara ilişmeyi meşrulaştırmaz. Çocuklara dokunmayın. Çocukların gözlerindedir melekler…
“Çocuklara kıymayın!...”
Arzu KÖK

8 Şubat 2018 Perşembe

ANKARA KALESİ- 237 "MİLLİ OLAN YERLİ DEĞİLDİR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

ANKARA KALESİ- 237
MİLLİ OLAN YERLİ DEĞİLDİR 
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Son günlerde Türkiye’de yeni bir zihin yönlendirmesi olarak “YERLİ ve MİLLİ “ biçiminde bir ikili kavram kullanılması, kamuoyu önünde tırmandırılmaya çalışılmakta ve yeni ortaya çıkan uluslararası konjonktürün Türkiye’ye yansıyan bazı olumsuz etkileri devre dışı bırakılarak , kitle psikolojisi ayarlamalarında bu doğrultuda yeni bazı siyasetler devreye sokulmaya çalışılmaktadır . Bu doğrultuda şimdiye kadar birbirinden ayrı olarak kullanılan “YERLİ” ve “MİLLİ “ kavramları durduk yerde bir araya getirilmemekte ve bu çizgide bir ikili bir kavram birlikteliğine pek rastlanılmamakta idi . Ne var ki , küreselleşme sürecinin sona ermesi ve bu doğrultuda yıpratılan ulus devletin tasfiye olma noktasına getirilmesi yüzünden ortaya çıkan olumsuz durumun önlenmesi için geliştirilen yeni bir zihin yönlendirme aracı olarak , bu iki kavramın siyasal amaçlı olarak birlikte kullanımının planlandığı anlaşılmaktadır . Bu plan çerçevesinde bütün kitle iletişim araçlarında “YERLİ” ve “MİLLİ” kavramlarının ortak bir kullanım yaklaşımına doğru yönlendirildiği görülmektedir .Birden ortaya çıkan bu uygulama, önceleri kamuoyunda yadırganmış ama bu doğrultuda estirilen rüzgarlar doğrultusunda farklı bir yaklaşım ile her geçen gün iki kavramın yeni stratejik birlikteliğinin etkin bir biçimde tırmandırıldığı görülmüştür.

Birbirinden çok farklı anlamlara sahip olan bu iki kavramın birden birlikte kullanılmaya başlanmasının arkasında yatan nedenler üzerine kamuoyunda tartışmalar başladığında ,gene ortaya yeni çıkan uluslararası konjonktürün etkisiyle hareket edildiği gibi bir durum dikkati çekmektedir . Daha çok yerel bir durumu ifade eden yerli kavramı ile yerelin ötesinde bir ulusun yaşadığı ülkenin sınırları içindeki ulusal devlet yapılanmasının bütününü temsil eden milli kavramı aslında birbirlerinden fazlasıyla uzak kavramlardır .Yerli kavramı harita üzerinde belirli bir yere dayanırken ve bu açıdan bir yerin küçüklüğünü ifade ederken , milli kavramı da bir ulusun büyüklüğü doğrultusunda yaşanılan ülkenin sınırları içerisinde kalan ulusal sınırların bütününü ve bu sınırlar içerisinde kurulmuş olan ulus devletin bütünlüğünü temsil etmektedir . Böylesine birbirinden uzak iki kavramın anlam açısından belirli karşıtlıklar taşımasına rağmen birlikte kullanılmaya başlanması ,eskisine oranla fazlasıyla değişik bir durumun göstergesi olarak öne çıkmıştır .Yüzyıllarca dünya uygarlığı gelişirken , her yerde yaşamını sürdüren insan toplulukları bulundukları yerin yerel özellikleri ile bağlı kalmışlar ve bulundukları yerin kültürel ve sosyal yapılanmasının temsilcileri olarak yeryüzü arenasında kendilerine yer bulabilmeye çalışmışlardır . Yeryüzü üzerindeki her yer ya da bölge, içinde bulunduğu koşulların her zaman için yerli temsilcisi olmuşlar ama aynı anda milliliği temsil edememişlerdir . Yerel olmanın kendiliğinden ortaya çıkan özellikleri ile milli olmanın belirli bir zaman dilimi içinde oluşan nitelikleri arasında her zaman için önemli ölçüde farklılıklar ortaya çıktığı için ,yerli ile milli kavramları her zaman için birbirinden uzak kalmışlardır .

Yerli kavramı aslında içerik olarak ulusal ya da milli bir yapılanmaya değil ama bunun tamamen aksi bir doğrultuda yerel gerçekliğe dönük bir anlam çizgisine sahiptir . Yerli kavramı ile birlikte yerel kavramı da ele alınırsa eski deyimi ile mahalli olan yapılanma ortaya çıkmaktadır .Dünya haritası üzerinde yer alan herhangi bir yerin ya da ya da yerel küçük bölgelerin anlamı ortaya çıkarken, hem yerellik hem de yerlilik birlikte belirginlik kazanmakta ve bu durum o yerin ya da bölgenin uluslararası alanda ki kendine özgü olan yerini ortaya koymaktadır. Yeryüzü haritasında yer alan herhangi bir noktanın açıklanmaya çalışılması sırasında yerel gerçeklikler üzerinden bir yerellik olgusunun öne çıktığı görülmektedir . Yerli ile yerel bir yeryüzü noktasının gerçek kimliği olarak birbirlerini tamamlayıcı bir çizgide öne çıkarken, uluslararası alanın estirdiği evrensel rüzgarlara karşı değişik dünya merkezlerinde böylesine bir sarsıntıya karşı var olabilme , varlığını sürdürme ve de diğer yerli ve yerel olanlara karşı kendini koruma sürecinde , yerlilik ve yerellik olgularının birlikte var olarak farklı açılardan birbirlerini tamamladıkları anlaşılmaktadır . Mahalli olarak var olan küçüklüklerin geleceğe dönük bir çizgide korunmasında yerellik ve yerlilik kavramlarının birbirini desteklediği açıkça görülmektedir .Her iki kavram birlikte ele alındığında ya da bir yerin bütünü açıklanmaya çalışıldığı noktada , iki kavramın birlikte kullanıldığı aşamada ulusal ya da evrensel alanlara karşı net bir duruş sergilenebilmektedir . Dünya haritasında yer alan bütün yerlerin sahip oldukları konumları bu açıdan bir yerellik olgusu ile açıklanmaya çalışılmaktadır .

Batı kapitalizmi bütün dünyaya yayılırken , ekonomik ilişkiler uluslararası boyut kazanarak bir dünya ekonomisi olgusu gündeme gelmiştir . Bu doğrultuda bütün ülkeler dışarıya açılmış ve kendi olanaklar çerçevesinde uluslararası pazar da yerini alırken, öncelik eskiden beri var olan yerli üretim olanaklarına tanınmıştır .Her ülke dünya platformunda ekonomik yönü ile yer alırken yerel özelliklerinden yararlanarak ortaya yerli ürünler çıkarmış ve yerli ürünler ile pazar da rekabete girişerek var olmaya çalışmıştır .Türkiye’de bir ulus devlet olarak kurulduktan sonra yerli üretim olanaklarını seferber ederek işe başlamıştır . “Yerli malı yurdun malı ,herkes onu kullanmalı” gibi özdeyişin öncülüğünde yerli malı haftaları düzenlenmiş , her bölgenin yerel olanaklarını harekete geçirme doğrultusunda yerli malı üretimi ve kullanımı devlet desteği ile genişletilmeye çalışılmıştır . İlkokuldan üniversitelere kadar düzenlenen yerli malı haftaları ile yeni gelişen cumhuriyet gençliğinin yerli malı haftaları aracılığı ile ulus devletin hedeflerine doğru yönlendirilmesine çaba gösterilmiştir . Bu doğrultuda Türkiye’nin her bölgesinde öncelikle yerel ve bölgesel koşullardan yararlanılarak, ulusal ekonomiye giden yolda bir kalkınma seferberliği öne çıkarılmaya çalışılmıştır . Batı kapitalizminin evrensel emperyalizmine karşı yeni kurulan ulus devletlerin var olabilmesi , önce yerel üretimler ile başlamış ve sonraki aşamalarda yerli üretim olanaklarının planlı bir biçimde harekete geçirilmesiyle , bütün ülke düzeyinde ekonomik canlanma gerçekleştirilmiştir . Bu aşamada yerli ve yerel kavramlarının bir ülkesel bütünlük içerisinde birlikte devreye girdikleri görülmüştür .Ulus devletler dışa açılırken , sahip oldukları yerel olanaklar ile yerli bir kimlik kazanarak diğer ülkeler ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmışlardır .

Batılı emperyalist ülkeler dünya kıtalarındaki sömürgelerini kurarlarken , yerel yapıları ve yerli koşulları dikkate almışlar ve sömürgelerin zaman içerisinde ulus devletlere dönüşmesine her türlü desteği sağlamışlardır . Ulus devletlerin tarih sahnesine çıkışları sürecinde , her ülkenin yerel koşulları yerli kimliklerini öne çıkarmışlardır . Zaman içerisindeki toplumsal bütünleşme olgusu sayesinde yerel ve yerli olan yavaş yavaş silinmeye başlamış ve sahip olunan ortak ulusal sınırlar içerisinde devlet merkezli bir uluslaşma süreci , dünya ülkelerini yerel ve yerli olmaktan çıkararak daha büyük bir çizgide ulusal yapılanmaya doğru taşımıştır . Aynı sınırlar içerisinde ortak bir vatana sahip olan topluluklar , uzun zaman diliminde bir arada olmaktan dolayı meydana gelen ortak değerler ve benzer özellikler üzerinden uluslaşmaya başladığında, yerlilik ya da yerellik olguları gerileyerek silinmeye doğru kayma göstermişlerdir .Bu kavramların gerilemesiyle meydana gelen siyasal boşluk alanın doldurulmasında uluslaşma süreci önde gelen bir etkiye sahip olmuştur . Bir anlamda dünya toplumları ortak devletlerinin çatısı altında uluslaşırken, yerel ve yerli olan bütün değerler silinerek ya da gerileyerek uluslaşma olgusunun tamamlanmasına katkıda bulunmuşlardır . Geçmişten gelen yerli ya da yerel yapıların güçlü olanları bütünleşme sürecinde varlıklarını koruyarak ilerledikleri aşamada ülke toplumlarının uluslaşmasına giden yolda katkı sağlamışlardır . Tarihsel süreç hiçbir zaman yerli ile milli olanın aynı zamanda olmadığını , işin başında yerli ve yerelin öncelikli olarak var olduğunu ama zamanla uluslaşma olgusunun ortaya çıkmasıyla birlikte yerel koşulların ortadan kalktığını ve bu nedenle de yerli ile milli olanın hiçbir zaman aynı dönemde birlikte olamayacağını , toplumsal bir gerçeklik olarak ortaya koymuştur . Bilimsel gerçekler uluslaşma sürecinin yerlilik ve yerellik sonrası tarih sahnesine çıkan bir oluşum olduğunu gözler önüne sererken , yerlilik ile milliliği bir arada kullanmanın bilimsel açıdan yanlış olduğunu göstermektedir . Bir toplum uluslaşma sürecini tamamlarsa aynı zamanda o toplumun devleti de ulus devlet olma özelliğini kazanacaktır .Bu durumda yerli olanın milli ile farklı bir durum olduğu ,yerli olanın milli öncesi bir dönemin ürünü olduğu ve bu nedenle yerli olanın hiçbir zaman milli olmadığı ,aynı zamanda milli olanın da benzeri bir biçimde gene yerli olmadığı kesinlik kazanmaktadır . Sosyal bilimlerin ortaya koymuş olduğu bu toplumsal gerçekliğin tamamen tersi bir çizgide , her iki kavramı bir arada kullanarak sanki birbirlerinin tamamlayıcısıymış gibi bir görüntü vermeye çalışmanın , gerçeklere ters düşen ve belirli çıkarlar doğrultusunda siyaset yapmanın açık bir ürünü olduğunu artık görmezden gelmenin gerçekçi olmadığı anlaşılmaktadır..

Küreselleşme döneminde uzun süre küresel politikalara alet olan ve bu doğrultuda ulusal devletlerin zarar görmesine yol açan siyasal yaklaşımların , küreselleşmenin iflas etmesi üzerine boşlukta kaldığı ve bu aşamadan sonra tamamen tersi çizgilere yöneldiği bütün ulus devletlerin çatısı altında gündeme gelen bir tartışma konusudur . Küresel dönemde iktidara gelen ve bu doğrultuda ulus devletlerin sınırlandırılmasına , küçültülmesine ya da bütünüyle ortadan kaldırılmasına aracı olan ulus devlet iktidarlarının, son zamanlardaküresel emperyalizmin iflas etmesi üzerine bir tavır değişikliğine gittikleri ve küresel emperyalizme karşı ulus devlet toplumlarında gelişen ulusalcı muhalefet oluşumlarından rol çalmaya çalışarak iktidarlarını sürdürmenin peşinde oldukları anlaşılmaktadır . Küresel dönem sonrasında da siyasal iktidarı bırakmamak ve ulus devletleri ellerinde tutarak yola devam etmek üzere geliştirilen yeni politikalarda , ülkede ulusal çizgide gelişen muhalefetin önlenmesi ve küresel emperyalizm ile ulus devlet karşıtlığının önüne geçilebilmesi için yerellik adına yeni bir ılımlı dinciliğin geliştirilmeye çalışıldığı, son yıllardaki gelişmeler ile açığa çıkmaktadır . Küresel emperyalizmin iflas etmesi üzerine bütün ulus devletler yeni bir ulusalcılık yükselişi ile yeniden güçlenmenin yollarını ararken , yerelcilik ya da yerlilik üzerinden geliştirilmeye çalışılan yeni dincilik bu kez daha demokratik görünerek etkili olabilmek üzere, kendisini en gerçekçi yerli akım olarak kamuoyuna sunmaya çalışmaktadır. Küresel dönemin iktidarları küreselleşme sonrasında işbaşında kalabilmek için ,en gerçekçi muhalefet tipi olarak ortaya çıkan ulusalcı hareketlerin önünü kesmek üzere , yerlilik ile birlikte milliliği gündeme getirerek ayakta kalabilmenin denemelerini yapmaktadırlar . Küresel politikalar ile ulus devletlerin zayıflamasına aracı olanların yeni dönemde iktidara gelebilmek için ulusalcı muhalefetin önünü ümmetçilikten gelme bir millilik kavramı ile kesmeye çalıştıkları ve bu doğrultuda ulusal devlet öncesinin siyasal gerçekliği olan yerliliği de milliliğin önüne getirerek, bir anlamda gerçek anlamda ulusalcılığa izin vermeyen katı bir tutumu sergiledikleri son dönemlerde öne çıkan yeni bir politik yaklaşım olmuştur. Ulus devlet tasfiyesi sonrasında soyut bir millilik ile ulusalcı muhalefetin önü kesilmeye çalışılırken , yerlilik ile ulus devlet toplumlarının bütünlüğü bozularak gene eskisi gibi yerel özelliklere dayalı bir yerlilik üzerinden ulus devlet karşıtlığına devam edilmek istenmektedir .

Okyanus ötesi Atlantik emperyalizmi, kendi siyasal rejimi olan iki partili kontrollü demokrasi uygulamasını dünya ülkelerine yaymaya çalışırken , yarım yüzyılı aşkın bir süredir Türkiye’ye de iki partili bir demokrasiyi getirerek , iki büyük parti üzerinden Türkiye üzerindeki denetim ve kontrol mekanizmasını sürdürmek istemektedir . Soğuk savaş döneminde dört partiye dayanan Türk demokrasisi yeni süreçte iki partili demokrasiye dönüştürülmek istenmektedir . Bu aşamada milliyetçi ve İslamcı partilerin bir araya gelmesi desteklenirken , cumhuriyetçi parti ile de bölücü parti birleştirilerek bölünmenin önü kesilmek istenmektedir . Milliyetçiler ile ılımlı İslamcılar arasında yeni bir ittifaka gidilirken , böylesine bir yeni siyasal oluşumu desteklemek üzere yerli ve milli kavramlarının birlikteliği sistematik bir biçimde geliştirilerek farklı bir yeni yapılanmanın önü açılmak istenmektedir . Milli kavramı ile milliyetçiler ifade edilirken , yerli kavramı ile de bölgenin toplumsal gerçekliği olarak dinsellik öne çıkarılmakta ve millinin yanında yerlilik öne çıkarılırken , laikliğe karşı dini yapılanmaya ağırlık verilmektedir . Ayrıca okyanus ötesi Atlantik emperyalizmi Türkiye’yi gelecekte doğulu güçlere karşı kullanmaya öncelik verdiği için, hem Türk dünyasına hem de İslam dünyasına yönelik olarak Türkiye üzerinden yeni emperyal politikalar geliştirmeye çalışmaktadır . Türk ve İslam dünyalarına karşı Atlantikçi politikaları öne çıkarmak açısından da milliyetçi ve ılımlı dinci partinin bir araya gelmesi gerektiği ileri sürülmekte ve bu böylesine bir oluşumu hızlandırmak üzere de yerli ve milli kavramlarının bir arada kullanılmasına öncelik verilmektedir . Türkiye küreselleşme sonrası dönemde ABD benzeri bir iki partili rejime doğru yönlendirilirken , yerli ve milli kavramlarının birlikte kullanımı üzerinden, bu yeni siyasal projenin gerçeklik kazanmasına çalışılmaktadır . Atlantik emperyalizminin merkezi coğrafya hegemonyasını sağlamak üzere , Türkiye taşeronlaştırılarak kullanılmak istendiği aşamada yerli ve milli kavramlarının birlikte kullanımı öne çıkartılmaktadır .

Türkiye için bir yerli ve milli ittifak oluşturulurken eski etnik temelli açılım politikaları geride bırakılmakta, emperyalizm ve Siyonizmin birlikte empoze ettikleri alt kimlikçi açılım paketleri devre dışı bırakılınca, yerli ve milli kavramlarının birlikte kullanımına dayanan yeni bir siyasal yaklaşım öne çıkarılmaktadır . Dış baskılar yüzünden toplumu karşıya alma dönemi biterken , topluma yeniden yayılma ve toplumu yeniden yanına alma hedefli bir yaklaşım, yerli ve milli kavramlarının birlikteliği ile tesis edilmeye çalışılmaktadır . Yerli ve milli söylemi ile toplum yeni bir sadakat ya da bağlılık çemberi içine çekilmeye çalışılırken , Türk devletinin batı bloku ile ilişkileri sarsıntı geçirmektedir . Soğuk savaş döneminin durgun rahatlığı içinde Türkiye’yi bir yerlere doğru kendi çıkarları çizgisinde sürüklemeye çalışan batı emperyalizmi , yeni dönemde de bu bağımlılık ilişkisini korumaya çalışmakta ve bu amaçla da yerli-milli birlikteliği çizgisinde merkez sağda dinci ve milliyetçi bir ittifakın oluşumuna destek vermektedir . Ülkenin doğu bölgesinde yeni ve farklı bir ulus devlet kurmak isteyen bölgeci hareketin halklar gerçeği üzerinden cumhuriyetçi parti ile birleştirilmeye çalışılması da ,merkez sağdaki dinci-milliyetçi ittifakının doğal sonucu olarak gündeme getirilmektedir . Bu aşamada Türk-İslam sentezi yeniden Türkiye’de canlılık kazanırken , kurucu önder Atatürk’ün ülkeye getirmiş olduğu halkçılık ve ulusçuluk sentezi görmezden gelinmiştir . Devleti kuran Atatürk’ün partisi cumhuriyetçilik ve halkçılık esasları üzerinden, bir ulus devleti kurduğu için bu çizginin günümüzde de devam ettirilmesi beklenmekteydi .Ne var ki , Atlantik insiyatifinin Türkiye’de iki partili demokrasi üzerinde ısrar etmesi yüzünden halklarcılık ilkesi halkçılık ilkesinin yerini almıştır . Siyasetin sol kanadında halkcı parti halklarcı parti yeniden bir araya getirilirken , cumhuriyetin ulus devletini kuran halkçılık anlayışı terkedilmekte ve alt kimliklere dayanan bir halklarcılık anlayışı öne geçirilerek bu yoldan Türkiye’nin etnik yapılanması siyaset sahnesine taşınmak istenmektedir . Solda halklarcı çizgide bir yeni oluşum hedeflenirken , sağ kanatta milliyetçi ve dinci partilerin bir araya gelmesiyle oluşturulacak sentez için yerli ve milli kavramları birlikte kullanılmaktadır. Yerli ve milli çizgide geliştirilmek istenen yeni merkez aracılığı ile Türkiye’nin bir Akdeniz ülkesi ve de Asya bölgesinin temsilcisi bir devlet olduğunu görmezden gelen Atlantik emperyalizminin, yerli ve milli kavramları birlikteliği ile merkez sağda bir Türkçü-İslamcı parti oluşturmaya öncelik verdiği görülmektedir .Amerikancı iki partili sistem üzerinden halkçı ve halklarcı yakınlaşmasının önü açılmıştır,ama son yıllardaki çeşitli girişimlere rağmen Türkiye’de böylesine iki partili bir demokrasiye geçiş sağlanamamıştır . Durumu yakın gelecekte gündeme gelebilecek olan siyasal gelişmeler belirleyecektir . Bir taraftan iki partili yapılanma dışarıdan zorlanırken , diğer taraftan da Türk siyasetine yeni partiler girerek ülkede çok partili yapılanmanın sürdürülmesine katkı sağlamışlardır . Çok partili yapılanma çerçevesinde Türkiye’yi istediği gibi kontrol edemeyen Atlantik emperyalizmi , iki partili sistem için ısrar ederken Avrupa ülkeleri Türkiye’nin çok partili demokraside kalması için politika geliştirmişlerdir .Türkiye bu yüzden bir ABD-Avrupa ikilemi arasında bocalarken , savaş konjonktürü üzerinden de Avrasya bölgesinde var olabilmenin mücadelesini de vermek zorunda kalmıştır . Batı emperyalizmi Orta Doğu ve Avrasya bölgelerine yeniden saldırırken , Türkiye bir bölge ülkesi olarak çok zor durumlarda kalmış ve yeni bir Türk-İslam sentezi üzerinden bölgede batı çıkarları doğrultusunda cephe ülkesi olmaya doğru yönlendirilmeye çalışılmıştır . Bütün devletler ayakta kalabilmek üzere bir vatan savaşına doğru zorlanırken , Türkiye’nin emperyalizmin enerji hatları oluşturan koridor projeleri ile karşı karşıya bırakılarak savaşlara sürüklenmesi ,Türk ulusunun geleceği açısından son derece bir olumsuz durum yaratmıştır .

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu itibarıyla halkçı bir ulus devlettir . Cumhuriyetin temel prensipleri olarak kabül edilen Atatürk ilkelerinde laiklik ile beraber hem milliyetçilik hem de halkçılık ilkeleri yer almaktadır . Cumhuriyetin kurucu kadroları milli devleti kurduktan sonra bir dil devrimi sayesinde Orta Asya Orhun yazıtlarından gelen ulus kavramını benimsemiş ve Türkiye Cumhuriyetini bir ulus devlet olarak bütün dünyaya ilan etmiştir . Dışa karşı bir milli devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti içe dönük bir yapılanma da halk devleti olarak örgütlenmiştir . Böylece emperyalizme karşı Kuvayı Milliye hareketi başarıya ulaşınca milli devlete dönüştürülmüş ama ümmet kavramından gelen millet kavramı yerine , genç Türk Cumhuriyeti laik bir devlet olarak tarih sahnesine çıkarken ulus kavramını esas almıştır . Bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti çağdaş laik cumhuriyet yapılanması çizgisinde ortaya çıkarken ,laiklik ve çağdaşlık ulusalcı yapılanma içerisinde bütünlüğe kavuşturulmaya çalışılmıştır . Türk devletinin kuruluş modeli üzerinden Türkiye’nin “yerli ve milli” olarak tanımlanması tam olarak gerçekliği yansıtmamakta ama “halkçı ve ulusalcı “biçiminde bir yapılanma Türkiye Cumhuriyetinin kendine özgü koşulları açısından daha doğru bir tanımlama olarak öne çıkmaktadır . Cumhuriyetin kurucu kadrosu imparatorluktan geride kalan insan topluluğunu çağdaş bir uluslaşma projesi ile bütünleştirmiştir .Avrupa,Asya ve Orta Doğu bölgelerinden gelerek yeni Türk devletinin çatısı altına giren göçmen topluluklar , çağdaş laik bir ulusalcılık aracılığı ile bütünleştirilirken , ümmet kökenli millet kavramı yerine din ağırlıklı olmayan bir ulus kavramı benimsenmiştir .

Modernizm öncesi dönemin yansıtıcısı olan yerlilik, ulus devletler çağının yaşandığı bugün Asya ve Afrika ülkelerinde görülen çağdışı bir yapılanmayı temsil ettiği için, elektronik devrim ile uzay çağının başladığı yirmi birinci yüzyılın gerçekleri ile hiç bağdaşmamaktadır . Küresel emperyalizm ile postmodernizim safsatası da sona erdiği için modernizm öncesi bir geri dönüşü yerlilik üzerinden gündeme getirmek ,Türkiye gibi çağdaş cumhuriyetler de mümkün olamamaktadır . Ulus öncesi kabilecilik olgusunu yeniden gündeme getirecek bir yerlilik girişiminin modern dünya devam ettikçe mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır . Geçmişte olduğu gibi ümmetçilik kasteden bir millilik anlayışının ise laik ve çağdaş bir cumhuriyet yapılanması içinde gerçeklik kazanamayacağı zamanla ortaya çıkmaktadır . Günümüzde Eskimolar ve Kızılderililer yerliler olarak yaşamlarını sürdürürken , bazı din devletleri de ümmetçilik üzerinden bir milliliğin arayışı içine çekilmeye çalışılmaktadır . Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri açısından konu ele alındığında , Türkiye’nin geleceğinde bölücülüğe karşı ulusalcılık ,postmodern şeriatçılığa karşı laiklik ,emperyalizm işbirlikçiliğine karşı da halkçılık ilkeleri esas alınmalıdır . T.C anayasasında yerlilik diye bir ana ilke yoktur . Yerlilik üzerinden dinsel bir düzenin devreye sokularak , laiklik ilkesinin devre dışı bırakılmak istenmesi de anayasaya aykırı düşmekte ve gerçekçi görünmemektedir

Orta çağ sonrasında büyük imparatorluklar kurulurken , dünyanın her yeri kralların ya da imparatorların merkezi otoritelerinin kontrolü altına giriyordu .Bu aşamada orta çağda görülen yerel yönetimler geride bırakılarak büyük devlet yapılanmalarına gidilirken yerlilik olgusu da ikinci planda kalıyordu . Yeryüzü kıtalarına dağılmış olan insan topluluklarının bütüncül bir yönetim altında düzene kavuşturulabilmesi için krallıklar ve imparatorlukların merkezi yönetimi zorunlu görünüyordu .Yerli olan her şey merkezi otoritenin yönetimi altına giriyordu . Modernleşmenin sonucunda gündeme gelen iki dünya savaşı sonrasında ise imparatorluklar dağılırken ulus devletler kuruluyor ve ulus gerçeği altında bütün yerel yönetimler ve yerlilikler ulus devletin çatısı altında bir araya getirilerek toplumsal bütünleşmeye ağırlık veriliyordu . Böylesine bir sürecin sonucunda Birleşmiş Milletler çatısı altında iki yüz civarında ulus devlet örgütleniyor ve bu doğrultuda dünya haritası değiştiriliyordu . Ne var ki , soğuk savaş sonrasında küreselleşme dönemine girdikten sonra küresel emperyalizmin örgütleri olarak büyük sermaye şirketleri ulus devletlere dönük bir saldırı politikasını gündeme getirince , her devletin milli sınırları içinde birleştirmeye çalıştığı yerel yönetimler ile yerli yapıların yeniden canlandırılarak, ulusal toplumların parçalanması üzerinden yerel yönetimlerin devletleştirilmeye çalışıldığı ortaya çıkmıştır . Ulus devletlerin kendi çatıları altında bir araya getirdiği yerel yönetimler ile yerli düzenlerin canlandırılması ile,modernizm öncesi döneme geçiş için bir yönlendirme yapıldığı görülmüştür .

Ulus devletlerden eyalet devletlerine ve bu eyaletlerin bir araya getirilmesinden sonra da bölgesel federasyonlara geçiş için hazırlık yapıldığı bu aşamada , Türkiye gibi bir ulus devletin yerli ve milli kavramlarının birlikte kullanıldığı bir yeni siyasete doğru yönlendirilmesi rastlantısal bir olgu değildir . Türkiye’nin tam ortasında yer aldığı merkezi coğrafyanın çok uluslu ve kültürlü bir bölgesel federasyona doğru çekilmeye çalışıldığı yeni aşamada , bölgedeki ulus devletlerin üniter yapılarının ortadan kaldırılmak istendiği ve bu doğrultuda eyalet yapılanmaları doğrultusunda bölgesel bir entegrasyonun bölünerek gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir yeni süreç başlamıştır . Yerli kavramının kullanılmasıyla yerellik öne çıkarken , milli kavramının birlikte kullanılmasıyla da eyalet devletleri üzerinden parçalanmaya karşı bir tepki olarak yeni bir ulusalcı dalganın güçlenmesi önlenmek istenmektedir . Bu amaçla da dini topluluklar siyasal alana doğru çekilmekte ve giderek güçlenen ulusalcılık akımlarının önü kesilmeye çalışılmaktadır . Ne var ki , çağımızın bilimsel gelişmelerinin ortaya koyduğu gerçeklere göre , milli olan her şey hiçbir zaman yerli ya da yerel olamaz . Yerli düzenler ya da değerler ise millilik sıfatını durduk yerde kazanamaz .Zaman geçtikçe yerli değerler bölgeden bölgeye yayılabilir ve bir ulus devletin çatısı altında ya da ulusal sınırlar içerisinde millik özelliği kazanabilirler . Uluslaşmanın olduğu her yerde yerli yapılar ulusal entegrasyonun içinde erirler . Yerliliğin öne çıktığı aşamalarda ise yerel yönetimler güç kazanır ve o zaman da yerlilik geçerli bir durum kazanır ve uluslar ortadan kalkarlar . Bu nedenle milli olan aynı zamanda yerli olamaz , milli olan ise zaten yerlilikten çıkmış olarak kabül edilir .

5 Şubat 2018 Pazartesi

"ÇARESİZLİK VE ACİZLİK Mİ? - Yazan: Avukat, Prof. Dr. NURULLAH AYDIN (Güncel, 05 Şubat 2018-Pazartesi, ANKARA)

ÇARESİZLİK VE ACİZLİK Mİ?
Av. Nurullah AYDIN
5 Şubat 2018-ANKARA
Zavallılar, korkuyorlar, endişeliler. 
Hırsızlıkları, dolandırıcılıkları, sapıklıkları dünyada yankılanıyor. Ama pişkinler. Sırıtıyorlar. Din din, iman iman diye sayıklıyorlar sayıklatıyorlar. Bilimde, sanatta, teknolojide, adalette, özgür düşüncede yoklar. İslam ümmeti diyorlar ama yine de birbirlerini katlediyor, yaşadıkları yerleri yakıp yıkıyorlar. Her İslâm toplumu ise şaşkın. Nemalananlar mutlu.

İktidar, bürokrasi, demokrasi, dış politika, ekonomi konusunda herkes bir şeyler söylüyor.

Bir kesime göre; iktidarda olmak ayakta kalmak, güç sahibi olmak, unvan sahibi olmak, makam sahibi olmak haklılığı, zayıf düşmek veya yok olmak haksızlığı gösteriyor.

Oysa; tarihte nice kaybedenler olmuş, niceleri saltanat içinde yaşamışlardır. Ama haklılık kavramı tarihin adalet terazisinde insanların vicdanında yerini bulmuştur.

Dini kaynaklardan referans kullanan pek çok kişi, aydın, kuruluş, siyasiler nerdeyse doğrunun ölçüsünü güç olarak göstermeye çaba harcıyorlar.

Dinleyeni de dinlerler. Türkiye’deki telefon dinleme olaylarının hukuk devleti ilkelerini ihlaldir. Ama kim dinliyor? Türkiye’de dinlemekten daha meşru sanki hiçbir şey kalmadı. Bu kadar çok dinlemenin var olduğu bir ülkede hiç piyasaya çıkmamakla birlikte birileri görüntülerini kaydetmedi diye mi düşüneceğiz.

Bilinmelidir ki; dinlemeler ve görüntü tespitleri birileri üzerinde hep şantaj ve siyasi maksatlarla kullanılıyorsa; en fazla şantaj yapılabilecek, üzerinden siyaset yapılabilecek görüntüler ve dinlemeler iktidarda olanlara yetkili ve de etkili olanlara ait görüntü ve dinlemeler olur. Teorik olarak bu böyledir. Bir yerlerde birileri arşivlemiş olabilir.

Türkiye felakete doğru sürüklenmektedir. Bulunduğumuz coğrafyada yeni bir süreç, dönüşüm yaşanmaktadır. Yanı başımızda felaket varsa bu felaketin Türkiye'yi etkilememesi mümkün değildir. Sorumlu bir dış politikada, iktidar komşularında sorun istemez.

Kardeşim, dostum dediğiniz liderlerle, ülkelere iki gün sonra tam tersi davranış gösterirseniz dünyadaki güvenirliliğini kaybederseniz. Kimse sizin dostunuz olmaz.

Yapılan ayrıştırma ile vatandaşlar etnik, mezhep, bölge, kent farklara dayalı kutuplaşmış,

Türkiye, son yıllarda muhalefet yapamaz bir ülke durumuna düşmüştür. Bu durum muhalefetin olmayışından dolayı değil ama muhalefetin etkili olmasını sağlayacak yapıların ve iletişim kanallarının birileri tarafından baskılanmasından kaynaklanmaktadır.

Siyasi iktidara yönelik eleştiriler hem siyasi partiler hem de sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar tarafından özgürce ve incitecek şekilde yapılamıyorsa, ülkenin başına en büyük musibet gelmiş demektir.

Denetlenemeyen baskı altına alınmayan, eleştirilemeyen iktidarlar; gittikçe yanlışlarında azgınlaşırlar. Bir siyasi iktidarın, nasıl olsa hesap sorulmuyor, basın, aydınlar bizi rahatsız edecek haberleri araştıramıyor, tüm mekanizmalar bizim elimizde, duygusu içindeyse ise o ülkede, soygunların yapıldığı görülmüyor, yargılanmıyor demektir.

Ortalık süt liman gözükebilir. Gürültüler, parıltılar, olumsuzluklar halkın göz önündedir. Böyle bir siyasi ortam Türkiye tarihinin en karanlık siyasi ortamdır. Siyasi iktidar eleştirmek, yanlışlarını araştırmak basın sivil toplum kuruluşları, aydınlar tarafından yapılamıyor, siyasi partilerin sesleri yeterince iletişim organları tarafından halka aktarılamıyorsa orada sorun var demektir. İçinde bulunduğumuz durum budur."

Basın özgürlüğü sınırsız olamaz. Uyduda yayın yapan 200 civarı televizyon kanalı var. 24 saat iktidarın yanlışlarını rasyonelleştirmeye çalışan, 'Aman azar işitmeyelim. Mutlu olsunlar' diyen yayın ilkelerini buna göre şekillendirmek zorunda bırakılmış bir medya düzeni var.

Doğrular; söylenmeli, yazılmalıdır. Doğrunun kendisini kabul ettirme gücü vardır. İnsan zihnine yerleşme özelliği vardır. Tek tek doğruları söyleyerek yolumuza devam edeceğiz ve bu standardı düşmüş demokratik ortamdan doğru ve aydınlık günlere ülkemiz gidecektir.

Bir insan aydınsa, benim başıma bir şey gelir mi diye mücadelesinden vazgeçmez. Gerçekten aydın olan 'eleştirirsem konumumu koruyamam' diye düşünmez. Eğer kişi aydınsa acından ölse bile çizgisini ve mücadelesini bozamaz. Aydın olmanın kuralı budur. Kaytaran tiplere aydın denmez, şarlatan denir.

Aydın; bildiği doğruları anlatmaktan çekinmeyen kişidir.

Günün Sözü: Adaleti, hakkı, dürüstlüğü, doğruluğu esas alan kişi insan olmuş demektir.