12 Haziran 2019 Çarşamba

GÜÇLÜ TÜRKİYE-GÜÇLÜ ORDU


 GÜÇLÜ TÜRKİYE-GÜÇLÜ ORDU      
 
Prof.Dr.Anıl Çeçen

 (NOT:  Bu yazı 9 sene evvel yazılmıştır. Ancak, bugün Ordu üzerinde yeni kararların alınması gündeme geldiğinden, daha önce yayınlanmış olan bu yazının içeriğinin çok önemli olması nedeniyle, tekrar yayınlamak istedik. Belki Ordu ile ilgili kararlar alınırken Siyasi İradenin Ordumuz ile ilgili alacağı kararları yeniden gözden geçirmesine sebep olabilir diye düşündük. )

Türkiye Cumhuriyeti bir 30 Ağustos bayramını daha geride bıraktı.
Yaz boyu devam eden hükumet ve Genelkurmay çekişmelerinin YAŞ toplantılarına bir gerginlik ortamında yapıldı.
Tartışmalar ülke kamuoyunu uzun süre işgal edince, ordunun geçmişten gelen geleneksel yaklaşımı geride kalmış ve yoğun bir siyasal baskı atmosferi içerisinde komutanlar arasında görev kaydırmaları yapılınca, 2010 yılının 30 Ağustos bayramı bir gerginlik ortamının sonucunda kutlana bilmiştir.
Başkent Ankara'daki resmi törenlere Başbakanın katılmaması, emekliye ayrılan eski Genelkurmay Başkanına üstün hizmet madalyasının takılmaması da, YAŞ toplantılarında ortaya çıkan gerginliklerin daha sonraki aşamalarda da sürüp gitmesine neden olmuştur.
Ne var ki, bu kadar yoğun tartışmalar ve gergin günlere rağmen, Türkiye'nin Büyük Zafer Bayramını kutlayabilecek aşamaya gelebilmesi de, her türlü olumsuzluğa rağmen gene de Türk demokrasisinin gelmiş olduğu aşamada belirli bir olgunluk düzeyine ulaştığını göstermektedir.
Yaşanan gerginliklerin ve tartışmaların geride kalmasıyla beraber, Türkiye'nin yeni bir 30 Ağustos bayramını heyecan atmosferi içerisinde yaşayabilmesi gene de olumlu karşılanması gereken bir durumdur.
 En azından bu durumu dikkate alarak ve bütün olumsuz koşullara dikkat ederek, 30 Ağustos bayramının gene eskisi gibi ulusça kutlanabilmesi bir ülke açısından sevinilmesi gereken bir durumdur.

Güçlü Türkiye–Güçlü Ordu sloganı geçen yıl içerisinde resmen Türk Genelkurmayı tarafından öne çıkartılan bir deyiştir.

Son yıllarda giderek artan ordu düşmanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı geliştirilerek her yönü ile ağır bir dış baskı ile yürütülmekte olan psikolojik savaş saldırılarına karşı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta merkezi doğal bir refleks olarak kendini korumak ve savunmak durumunda bırakılmıştır.
Bu çerçevede, Türk Genelkurmayı kendisini hedef alan emperyalist devletlere ve onların yerli işbirlikçisi mandacılara karşı tarihten gelen bir güçlü ses ile “Güçlü Türkiye ve Güçlü Ordu” sloganını gündeme getirmiştir. 
Türk Silahlı Kuvvetlerinin içine düşürüldüğü duruma hangi ülkenin ordusu sürüklense, benzeri bir refleks ile kendini savunma içgüdüsüyle harekete geçeceği için, Türk ordusu da aynı doğrultuda hareket ederek  “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu “tanımını gündeme getirmiş ve bu açıklamasını da bütün yurt düzeyindeki pankartları kullanarak afişler aracılığı ile Türk ulusunun bütün fertlerine yansıtmıştır. 
Her Allah'ın günü,  gazetelerinde ve Televizyonlarında Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırmayı bir görev bilerek  hareket eden ordu düşmanlarına karşı, Türk Silahlı Kuvvetleri gücünü korumak zorunda olduğunu görmüş ve bu durumu gizlemeyerek açıkça “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu“ sloganı ile hem bütün Türk halkına hem de  medya ve basın araçları üzerinden de  dünya ülkelerine  iletmeyi bir görev bilmiştir. Güçlü Türkiye ile Güçlü Türk ordusunun birbirlerinden ayrılamayacak derecede birbirine bağlı olduğunu, bu slogan üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri Türk halkının bütün bireylerine açıklamayı bir görev bilmiştir. 
Bütün dünyanın içinden geçtiği tehlikeli bir süreç içerisinde giderek hedef haline getirilen Türk ordusunun böylesine bir yaklaşım ile Türk halkına güven vermek istediği açıktır. 

TSK bir yandan Türk halkına güven verirken aynı zamanda dünya kamuoyuna da bir mesaj vererek, Türk Silahlı Kuvvetlerini ortadan kaldırmanın mümkün olamayacağını bir kez daha ilgili ve yetkili çevrelere anlatmak istemiştir.
           
İlk kez geçen yıl kullanılan “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu“ sloganı, orduya saldırmayı bir görev bilen, neo-liberal işbirlikçi ve mandacı çevreler ile Orta Doğu coğrafyasında Suudi Arabistan benzeri bir din devleti rejimi peşinde koşan şeriatçı kesimlerin hem ilgisini hem de tepkilerini çekmiştir. 
Emperyal devletlerin ve Siyonist lobilerin egemenliğinde yayın hayatına devam eden liberal ve dinci yayın organları açıktan Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırıyı her gün sürdürürken, Türk ordusunun iyi niyetli bir biçimde hem kendisini savunmak hem de Türk kamuoyunda meydana gelen kuşkuları ortadan kaldırabilmek ve bu doğrultuda Türk ulusunun güvenini koruyabilmek üzere düşünmüş olduğu bu sloganı hemen faşistlikle suçlamaya yönelmişlerdir. 
Soğuk savaş döneminin sona ermesinden yararlanarak katmerli bir liberalciliğe soyunan mandacı kesimler, kendilerini destekleyen emperyalist ve Siyonist çevrelerin yönlendirmeleriyle Türk ordusuna karşı bir psikolojik harekatı kamuoyu önünde tırmandırırlarken, Genelkurmaydan gelen her tutuma ve açıklamaya baştan şartlanmış bir doğrultuda faşist damgasını yapıştırabilmişlerdir. 
Bu ülkede yaşayan herkesi üzecek derecede yayınlar özel görevli gazetelerin manşetlerinde sürekli olarak yer almış ve neredeyse Türk ordusu bir suç örgütüymüş gibi bir görüntü ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. 

O aşamada Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk ordusunun bir suç örgütü olmadığını, tamamen anayasa ve yasalara uygun bir doğrultuda hareket ettiğini resmi açıklamalar ile kamuoyuna yansıtmalarına rağmen hiç kimseye yaranamamış,  Güçlü Türkiye isteği doğrultusundaki bir Güçlü Ordu nitelemesi açıkça faşistlik damgası yemekten kurtulamamıştır. 
Emperyalizmin neo-liberal Truva atları ulusal olan her şeyi faşistlikle suçlamayı adet haline getirdikleri için, bir milli devletin ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetlerini güç peşinde koşan bir faşist örgüt olarak nitelemekten kaçınmamışlardır. Türk halkı hiç de alışık olmadığı böylesine olumsuz bir terslikten fazlasıyla rahatsız olmuş ve eskisi gibi güvenilir bir devletin çatısı altında yaşayabilmenin yollarını aramaya başlamıştır.
Soğuk Savaş sonrası dönemde dünyanın batılı merkezlerden zorlanan yanlış bir küreselleşmeye teslim edilmek istenmesi beraberinde birçok sorunu da gündeme getirmiştir. 
Bu doğrultuda soğuk savaşın gergin ortamında yaşanan birçok hukuk dışı olay ordulara mal edilmiş ve zaman içerisinde soğuk savaş senaryoları tartışılırken, savaş koşullarının acımasız gerçekleri teker teker dünya kamuoyu önüne çıkarılarak tartışılmış ve özellikle insanlık dışı zulüm ve benzeri haksız şiddet olayları dünya kamuoyu önünde insanlığın getirdiği vicdan düzeyi doğrultusunda yargılanmıştır. 
Bu gün Türk ordusu da benzeri bir süreçten geçmeye mahkum edilmekte, emperyalist devletlerin hegemonyacı ordularının işledikleri suçlar görmezden gelinirken Türkiye gibi mazlum ve mağdur olmuş ülkelerin askeri yapılarının tartışma alanına getirilmesinin bir açıklaması olması gerekmektedir. 
Birinci Dünya Savaşında, İngiliz ve Fransız işgalci ordularının ordularının, İkinci Dünya Savaşında Alman, Rus ve Amerikan ordularının yaptığı insanlık dışı saldırılar ve mazlum ülkeler ve toplumlar üzerine kasıtlı bir biçimde yönlendirilen cinayet girişimleri milyonlarca suçsuz ve masum insanın katledilmesine neden olmuştur. Özellikle batı dünyasının kendi iç hesaplaşmasının ürünü olan iki büyük dünya savaşı her açıdan üzerinde durulması gereken dersler ile doludur. 
Bugünün ileri batı ülkeleri böylesine insanlık dışı aşamalardan geçerek günümüzde uygar ve ileri bir düzeye gelebilmişlerdir. Şimdi bu batılı ülkeler, eskisi gibi dünya hegemonyalarını yeni yüzyılda da sürdürebilmek üzere küreselleşme görünümü altında eski siyasal oyunlarına devam etmektedirler. Kendi kirli siyasal geçmişlerini unutarak ya da bir yana bırakarak, dünyanın diğer ülkelerine küreselleşme görünümü altında güler yüzlü bir emperyalizm ile saldırırlarken, kendi geçmişlerinde yaşadıkları olumsuz olayları ya da gelişmeleri bugünün dünyasında ayakta kalmaya çalışan çeşitli dünya ülkelerinin devletleri ve silahlı kuvvetleri üzerine yönlendirerek hegemonyacı tavırlarını geliştirerek öne çıkarmaktadırlar. 
Bir anlamda soğuk savaş dönemindeki suçlarının acısını bugünün ulus devletlerinden çıkarmak ve bu doğrultuda da direnen ulus devletlerin ordularını yargılamak gibi bir eğilimi de kasıtlı bir biçimde baskıyla uygulama alanına getirmeye çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda dünya ülkelerindeki işbirlikçi liberal ve dinci kadroları bir ulus devlet ve ulusal ordu karşıtlığında sistematik bir plan doğrultusunda kullanmaktadırlar.
Batı merkezli beş hegemonya projesi dünyanın orta alanlarının Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i tarafından ele geçirilmesini hedeflediği içi, bu bölgenin merkezi ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti her yönü ile hem emperyalizmin hem de Siyonizm’in hedef tahtasına oturtulmuştur. 
Yenidünya düzeni adı altında yeryüzü halklarını kandıran güler yüzlü emperyalizm, beş kıtayı ele geçirme doğrultusunda girişimlerini dış baskılar ve iç işbirlikçilileri aracılığı ile yürütürken, ulus devletlerin tasfiyesini ana amaç olarak belirlemiştir. Bu nedenle, her ulus devletin temel gücü olan askeri yapılanmaların hem tasfiyesi hem de içeriden işbirlikçi kadrolar aracılığı ile ele geçirilmeleri gündeme gelmiştir. 
Günümüzün ordularının arkasında devletler olduğu için, küresel düzeydeki ulus devletler arasındaki çekişmelerde zayıf devletleri geride bırakmak isteyen emperyal güçler doğrudan orduları hedef alarak, ulus devletlerin silahlı güçlerini ortadan kaldırmayı planlamıştır. 
Silahlı güçlerin tasfiyesi ile ulus devletleri daha kolay ortadan kaldıracağını hesaplayan emperyal merkezler bu doğrultuda ordu ve asker karşıtı eşitli senaryoları devreye sokmuşlar, küresel sermayenin kontrolü altındaki medya ve basın araçlarını yetiştirdikleri işbirlikçi kadrolar aracılığı ile bu doğrultuda kullanmışlardır. Bazı ülkelerde komutanlar üzerinden, diğerlerinde ise soğuk savaş döneminden kalma çeşitli olayların gündeme getirilmesiyle başlatılan yıpratma kampanyaları ile ulus devletlerin maddi gücünü oluşturan silahlı kuvvetlerin tasfiyesine giden yol açılmıştır. 
Bazen sözlerini dinlemeyen kendi adamlarını ya da baskılarına karşı koyan genelkurmay başkanlarını devletlerini işgal ederek alıp götüre bilmişlerdir
Bu açıdan Panama devlet başkanı ve genelkurmay başkanı Noriega açık bir örnektir. Bütün dünya kamuoyunu Romanya’ya yönlendirerek Çavuşesku’yu kışkırttıkları bir halk hareketi ile görevden indirirken, sessizce Panama devletini işgal ederek genelkurmay başkanını alıp götüre bilmişlerdir
İstedikleri gibi olaylar yaratarak, dünya devletlerine yönelik işgal, saldırı ve her türlü üstünlük oyunlarını sergilemekten çekinmeyen emperyal güçler benzeri operasyonları Asya ve Afrika kıt'alarının çeşitli ülkelerinde birbirini izleyen bir doğrultuda bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Irak işgali sırasında, bu ülkenin direnen devlet başkanı Saddam Hüseyin’in bir askeri mahkemede göstermelik yargılanmasından sonra asılması olayı daha zihinlerdeki canlılığını korumaktadır. 
Benzeri birçok olay dünya ülkelerinin işgali ve saldırıya uğramasıyla Asya ve Afrika kıt'alarının çeşitli bölgelerinde görülmüştür. Bugün de Pakistan ve Afganistan hattında yaşanan olaylara bakılırsa yeni olumsuz örnekleri görmek mümkündür.
Dünya savaşları sonrasında gündeme gelen iki kutuplu siyasal yapılanmanın etkisiyle kutup başı devletler kendilerine bağımlı olan ülkelerin içlerine girmişler ve askeri yardım görünümü altında tüm ülkelerin içerisinde kendilerine bağımlı yapılar oluşturmuşlardır. 
Özellikle askeri alanda son derece ileri bağımlı düzenler oluşturulunca, kutuplara dahil olan ülkelerin orduları da kutup merkezi devletlere yakından bağımlı bir noktaya gelmiştir. 
Dönemin özel koşullarını iyi kullanmasını bilen batı emperyalizmi karşı kutbu bahane ederek dünya ülkelerine yerleşmiş ve askeri yardımlar üzerinden de bağımlılık ilişkisini sürdürerek etkinliğini geliştirmiştir. 
Kendi yetiştirdiği bazı askerleri de işine geldiği aşamalarda kendine bağımlı askeri rejimler in oluşturulmasında kullanmıştır. Ne var ki, karşı kutbu ciddi bir kuşatma altına alarak dağıttıktan sonra, bu kez daha geniş bir hegemonya arayışına girilmiştir. Yeni dönemde ise batı emperyalizmi açıkça ulus devletleri hedef aldığı için, geçmişte kendisine bağımlı kıldığı ulusal orduları da bu doğrultuda yapı değişikliğine zorlamaya başlamıştır. Özellikle Amerikan emperyalizmi soğuk savaş döneminde kendisine hizmet etmesi için oluşturduğu çekirdek ordu ya da kontrgerilla yapılanmalarının tasfiyesini gündeme getirerek, yeni dönemde bu eski yapıların kendisine karşı çıkmasını ya da direnmesini önlemek istemiştir. 
Demokrasi görünümünde geliştirilen yeni küresel emperyalizm oyunları, ulus devletler ile beraber ulusal orduların da ortadan kaldırılmasını gündeme getirmiştir. Bu amaçla özel ordu, profesyonel ordu ya da sivil güvenlik birlikleri gibi değişik alternatif örgütlenmeler ortaya çıkarılmıştır. 
Ayrıca kapitalizmin ruhuna ve yapısına uygun düşen bir doğrultuda özel güvenlik şirketlerinin kurulmaya başlandığı görülmüştür. 
Şirketler büyürken, devletlerin küçültülmesi amaçlandığı için devletlerin sırtındaki çeşitli misyonlar teker teker devralınarak başkatip örgütlenmeler aracılığı ile güvenlik ihtiyacı karşılanmaya çalışılmıştır. Türkiye’de de emekli subayların yönetiminde binden fazla özel güvenlik şirketi kurulurken asker sayısının azaltılması konuşulmaya başlanmıştır. Sömürge döneminin lejyoner ordusu özleminde olan batılı emperyalistler, ulus devlet ordularını küçülterek birer güvenlik birimi olarak kendilerine sağlamaya çalışmışlar ve bu doğrultuda ülkeleri giderek artan bir dozda zorlamışlardır. 
Türkiye’de de buna benzer gelişmeler NATO üyeliği statüsünden yararlanılarak, İsrail’in çıkarları doğrultusunda ABD gücü aracılığı ile yönlendirilmeye çalışılmıştır. Böylesine bir değişim baskısına direnen TSK gibi ulus devlet ordularına karşı ise her türlü yıpratma ve zora sürükleme senaryolarının zaman içerisinde devreye sokulduğu görülmüştür.
Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine, Amerikan güçlerinin yarattığı provokasyonlar aracılığı ile ABD ordusu Orta Doğu’ya gelerek savaşmaya başlamıştır. 
Siyonizm’in kontrolü altındaki ABD yönetimi İsrail’in çıkarları doğrultusunda bölge devletlerinin işgaline ve savaşlar yolu ile tasfiye edilmelerine yöneldiği aşamada, Türk ordusu haksız bir savaş olan Irak savaşına girmemiştir. 
Beş yıllık bir işgal savaşından sonra Irak’ı parçalayan ABD ordusu yeni dönemde Siyonist lobilerin İran’a yönlendirmesiyle ikinci bir savaşa hazırlanmaktadır. 
Gene yalanlar ve sahtekarlıklar üzerine kurulu senaryolar üzerinden bir ikinci haksız savaşa girmekte olan ABD’nin bu macerasına Türk ordusu tıpkı birinci savaş olan Irak’ta olduğu gibi girmemek için direnmektedir. 
Türk Silahlı Kuvvetleri devletin kurucusu Atatürk’ün ortaya koyduğu gibi İran ve Rusya gibi büyük devletler ile savaşmamaya yönelik bir askeri strateji izlemektedir. 
Atatürk’ün bölge ağırlıklı dış politikasında Türk devleti,  İran ile ortaklık ve Rusya ile dostluk esasına dayanan bir doğrultuda hareket ettiği için, kesinlikle İran ile savaşmayacaktır. 

Siyonizm’in merkezi bölge egemenliği için Irak’tan sonra İran’ı tepelemek istemesi ve bu doğrultuda Türkiye’yi içeriden ele geçirerek üçüncü dünya savaşının içine çekmek istemesine tüm devlet makamları gibi Türk ordusu da karşı çıkmaktadır. 
Bu nedenle hem Amerika Birleşik Devletlerinin hem de İsrail’in kızmasına ve tepki olarak bu iki devletin Türkiye’de çeşitli senaryolar ile Türk silahlı Kuvvetlerini karşısına almasına, bu büyük gücün kuvvetinin kırılmak istenmesine, kamuoyu önünde geçmişte kalmış soğuk savaş döneminin olayları ile yıpratılmak istenmesine giden yol açılmakta ve Türkiye her gün benzeri bir senaryo ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Düşmana  yönelik direnme için örgütlenmiş olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin resmen müttefik ülkeler tarafından hedef alınması,dost ülkelerin saldırıları ile karşı karşıya bırakılması Türk  halkını olduğu kadar  genel kurmayı da  üzmüş ve zor durumlarda bırakmıştır. 
Anayasa ve yasalar çerçevesinde hareket etmeye çok dikkat eden TSK’nın, teknolojik üstünlüğün kullanıldığı çeşitli senaryolar ile karşı karşıya bırakılması, çevrede savaş koşulları hızla tırmanırken bir iç çekişmeye alet olmasına yol açmıştır. 
Suç olan her girişimin dışında kalmaya dikkat eden Türk ordusunun bir suç örgütü gibi gösterilmek istenmesi, artık emperyal çıkarlar için kullanılamayan Türk ordusunun tümüyle tasfiyesine giden yolda yeni bir aşama olmuştur. 
ABD ve İsrail ikilisi, savaşlarda kullanamadığı Türk ordusuna kamuoyu üzerinden ders vermeye ve vurmaya çalışırken, ordunun kendini korumak istemesi işbirlikçi basın organlarında faşistlik olarak suçlanabilmiş tir
Devletin ve ordunun beraberce ulusal yapısını korumak istemesine emperyalizm ve Siyonizm sürekli saldırılar üzerinden izin vermek istememiştir.
Tam bu aşamada Türkiye’de NATO konusu tartışılmaya başlanmış, Varşova Paktının saldırı ihtimali üzerine bir savunma örgütü olarak kurulmuş olan bu yapılanmanın, Varşova Paktı ile beraber kalkması gerekirken, küresel emperyalizm döneminde tam anlamıyla bir hegemonya ve saldırı örgütüne dönüşmesi ve ABD ile İsrail ikilisinin bu askeri örgütü Avrasya kıtasını ele geçirmek üzere kullanmaya çalışması, İsrail’in peşine takılıp giden ABD’nin bu isteklerine karşı Avrupa ülkelerinin direnmesi üzerine NATO artık tartışılan bir hegemonya örgütü konumuna gelmiştir. 
Türkiye’yi bölmek isteyen etnik teröre karşı NATO Türkiye’yi korumamış aksine, NATO ülkeleri bölücü teröre açıktan destek vermişlerdir. Türkiye’ye geri zekâlı ülke muamelesi yapmaya çalışan batılı dost görünümlü ülkeler, Türkiye’yi soğuk savaş döneminde kullanamadıkları için çok kızarak, bunun acısını Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden çıkarmaya çalışmışlardır. 

Türk Silahlı Kuvvetleri bu aşamada hem bölgedeki savaş gelişmelerine karşı hazırlıklar yapmak hem de dost ülkeler tarafından sırttan hançerlenmek girişimlerine karşı önlemler almak durumunda kalmıştır. 
Bu aşamada Cumhurbaşkanı olmak ya da Boğaz kenarında yalı sahibi olmak isteyen  bazı üst düzey yöneticilerin orduda öne çıkarıldığı ve bunlar üzerinden  Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türk kamuoyu önünde yıpratılmaya çalışıldığı gözlemlenmiştir. 
Ne var ki, bu gibi içeriden bölme girişimlerine karşı gene de TSK’nın birlik ve bütünlüğünü sonuna kadar koruyarak direndiği ve devletin kurucusu Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmadığı görülmüştür. 
Türkiye’nin askeri gücünü azaltmak ve savaş koşullarında Türkiye’yi istedikleri gibi kullanabilmek için çeşitli girişimleri sonuna kadar sürdüren emperyalistlerin bütün oyunlarına karşı kahraman Türk ordusunun kaya gibi sağlam durduğu açıkça görülmüştür. 
Irak savaşının getirdiği dersleri iyi değerlendiren Türk Silahlı Kuvvetlerinin artık NATO üzerinden baskılarla değil ama Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edeceği iyice ortaya çıkmıştır. 
Amerikan ve İsrail çıkarları doğrultusunda geliştirilen saha dışı hegemonya arayışı NATO gibi bir savunma örgütünü bir saldırı ve işgal ordusuna dönüştürdüğü için Avrupa ülkeleriyle beraber Türkiye’de daha dikkatli davranmaya başlamış ve küresel emperyalizm yerine Türk devletinin ve halkının ulusal çıkarlarına öncelik vermeye başlamıştır. 
Artık ittifaklar uğruna zayıflatılan bir devlet ya da ordu değil ama yeniden güçlenmekte olan Türkiye için güçlü devlet ve güçlü ordu döneminin gelmeye başladığı görülmektedir.
Dünyanın hiç bir ülkesinde devletsiz bir ordu yoktur
Devleti olmayan bir askeri birlik kurulmaya başlandığında, Türkiye’deki etnik bölücü kuruluş gibi bir isyan yada ayaklanma söz konusu olmaktadır. 
Her devletin sınırları içerisinde tek ve merkezi bir güç olarak ulusal ordular bulunmaktadır. Bu doğrultuda dünyanın her ülkesinde ordular kendi devletlerine yakından bağlıdırlar. Her ordu bu nedenle kendi güvenliği için devletlerin varlığı ve iyi yönetimi ile yakından ilgilidir. 
Eğer bir devlette çözülme varsa, devlet yabancı güçler tarafından içeriden ele geçirilerek çökertilme noktasına getirilmişse, o zaman böyle bir duruma orduların seyirci kalması düşünülemez 
Çünkü her ordunun varlığını koruyabilmesi için bağlı olduğu devletin iyi ve sağlam ellerde olması gerekmektedir. 
Ancak bu yoldan devletler ile orduların varlığı korunabilmektedir.
Devleti olmayan ya da ortadan kalkan bir ordu,  tarihte birçok ülkede örnekleri görüldüğü gibi bir çapulcu birliği olmaktan öteye gidemeyecektir. Bu nedenle her ordu ülke ve kendi güvenliği açısından bağlı olduğu devleti yakından izlemek ve devlet düzenindeki olumsuz değişmelere karşı önlemler almak durumundadır. 
Tamamen savunma amaçlı böylesine bir ilginin, liberal çevreler tarafından hemen faşistlikle suçlanması, küresel sermaye ile bağlantılı çalışan bu işbirlikçi kadroların tekelci şirketlerin dünya egemenliğini sağlama doğrultusunda ulus devletleri ortadan kaldırma girişimleri olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. 
Liberal çevrelerin dış bağlantıları ve sermaye şirketleri ile yakınlıkları, ulus devletler arasında oynanmakta olan büyük oyunun gelişmesinde ulus devletleri devre dışı bırakmak üzere etkili olduğu görülmektedir. Batının emperyal devletleri kendi ordularını korurken ve güçlendirirken, batı dünyasının dışında kalan ülkeleri ele geçirme doğrultusunda bu ülkelerin askeri güçlerini kısıtlamak üzere ulusal orduların ortadan kaldırılmaya çalışıldığı, bunların yerine sermaye çevrelerinin denetimi altındaki özel ya da profesyonel orduların getirilmek istendiği görülmektedir. 
Türkiye’de benzeri tartışmaların dışa bağımlı medya üzerinden başlatılmasıyla beraber ulusal ordunun yıpratılması kampanyalarına hız verilmiştir. Ulus devletler ortadan kaldırılmak istenirken, Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti yerine bir bölgesel federasyonun batı egemenliğinde kurulmaya çalışılması aşamasında, Türk ordusu küçültülerek tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. 
Bütün bu gibi girişimlere karşı, TSK’nın “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu “ girişimi doğru bir adım olarak görülmektedir. 

Dosta ve düşmana Türkiye’nin güçlü bir devlet ve ordu olmaktan vazgeçmeyeceği ve diğer ulus devletler gibi devletler arasında oynanmakta olan büyük oyunda kendi gücü ile ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edeceği, açıkca ortaya konulmaktadır. Liberallerin hemen ordunun devlete olan ilgisini faşizm ya da darbecilik olarak göstermeye çalışması, uluslar arası kapitalist sistemin sahibi olan tekelci şirketlerin önünü açmak içindir. 
Bütün tekelci şirketler dünya ülkelerine egemen olurken ulus devletlerin direnmesiyle karşılaşmak istememekte ve bu nedenle ulus devletlerin en büyük gücü olan ulusal orduların ortadan kaldırılması için çeşitli girişimlerde bulunmaktadırlar. 
Ordusunun gücü kırılan devletler giderek küçülecek ve birer sömürge yönetimi olarak, tekelci şirketlerin denetimi altında hareket edeceklerdir.
Türkiye’nin son aylarda yaşadığı asker sivil arasındaki gerginliklerde sürekli olarak liberal basının bir asker sorunundan söz etmesi ve ama medyanın dışa bağımlılığını görmezden gelmesi ciddi bir çelişki olarak ön çıkmaktadır. 
Kendi dışa bağımlılıklarını gizleme noktasında ulus devletin bağımsız davranmasını sağlayabilecek derecede güçlü bir ordunun ülke sorunlarıyla ilgilenmesine karşı çıkılmaktadır. 
Küresel sermaye ve onun yerli işbirlikçileri Türkiye’nin ülke ve devlet sorunlarıyla nasıl yakından ilgilenme hakkını kendilerinde görüyorlarsa, Türk ulusunun ve Türkiye’yi temsil eden bütün kişi ve kurumlar da Türkiye’nin meseleleriyle yakından ilgileneceklerdir. 
Türk devletinin bütün birimleri ve güvenlik kuruluşlarının ilgi gösterdikleri kadar Türk ordusunun da ülke sorunlarıyla yakından ilgilenme hakkı bulunmaktadır. 

Türkiye cumhuriyeti anayasa ve yasaları doğrultusunda hareket eden bütün ülke kurumları gibi Türk Silahlı Kuvvetleri de ülke güvenliği ve kamu düzeni ile ilgili konularda üzerine düşen görevleri yerine getirmek zorundadır. 
Dünyanın merkezi coğrafyasında belirli bir devlet düzeni çatısı altında yaşayabilmenin gerektirdiği kamu düzeni her türlü tehdit ve savaş tehlikesine karşı korunacak ve geleceğe dönük olarak geliştirilecektir. 
Bütün bunlar için Türkiye’nin güçlü kamu kurumlarına ve orduya ihtiyacı bulunmaktadır. 
Türkiye Cumhuriyetinin güçlü bir devlet olarak varlığını sürdürebilmesi de güçlü bir askeri yapılanmaktan geçmektedir. O nedenle güçlü Türkiye ve güçlü ordu birbirinden ayrılamayacak derece bağımlı kavramlardır. Devlet güçlü olursa orduda bu doğrultuda güçlenir. Ordu güçlü olursa o zaman uluslar arası alandaki devletlerarası büyük oyunda Türkiye Cumhuriyeti daha iyi ve güçlü bir konuma sahip olabilecektir. Türkiye’nin bulunduğu topraklar üzerinde başka devletler kurmak isteyenler, hem Türk devletine hem de Türk ordusuna k arşı bu nedenle çeşitli manevralara kalkışmaktadırlar.
Bütün ulus devletler ulusal güç unsurlarının birleşimine dayanmaktadır. Bir ülkedeki ulusal yapılanmanın unsurları birer devlet faktörü olarak ele alındığı zaman ulusal kültür, ulusal ekonomi, ulusal toplum, ulusal bilim, ulusal yargı ile beraber ulusal ordu da önde gelen bir yere sahip olmaktadır. 
Bir ulus devlet böylesine ulusal güç faktörlerinin birleşiminden meydana gelmektedir. Ulus devletler böylesine ulusal güç faktörlerinin bir araya getirilmesine ve birlikte ele alınarak bir güçlü ulus devlet oluşturulmasına bağlıdırlar. 
Ulus devletlerin kuruluş aşamasında olduğu gibi daha sonraki aşamada varlıklarını sürdürme sürecinde de, benzeri biçimde ulusal güç faktörlerinin bir araya gelmesi ve üniter bir yapı içerisinde oluşturulacak birliktelikleriyle ulus devletin geleceğe dönük ilerlemesi sağlanabilmektedir. 
Bu nedenle ulus devlet bütünüyle ulusal güç faktörlerinin varlığına ve birlikteliğine bağımlı bulunmaktadır. İşte bu nedenle ulus devlet ile beraber ulusal ordunun varlığında kaçınılmazdır. 
O zaman “Güçlü Türkiye–Güçlü Ordu“ sloganı anlam kazanmakta ve Türk ulusuna yön göstermektedir. 
Dünyanın merkezi coğrafyasında tarih sahnesine çıkmış olan Türk ulusunun varlığını koruyabilmesi ve yoluna devam edebilmesi için güçlü ordu ve güçlü devlet kaçınılmazdır. 
Türk Silahlı Kuvvetleri “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu “ sloganı ile bu gerçeği dosta ve düşmana kısaca herkese anlatmak istemiştir. Bu davranış liberallerin söylediği gibi faşizm değil ama tam anlamıyla bir ulusal savunmadır. 
Tıpkı ulusal kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi, uluslar arası emperyalizmin yok etmek için saldırdığı Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu, yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesini güçlü devleti ve ordusu ile beraberce verecektir.

13.06.2019
Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN
anilcecen@hotmail.com        


26 Mayıs 2019 Pazar

Ortadoğu'daki gerilim ABD sayesinde artıyor


Necdet Buluz-Gazeteci-Yazar
Necdet Buluz
Gazeteci-Yazar
 Ortadoğu’daki gerilim, ABD’nin bölgeye bin 500 asker ve 12 savaş uçağı daha göndereceğini açıklamasıyla daha da tırmandı. 
Karşılıklı söz düellosu ile ABD ile İran arasındaki sıkıntıların yükselerek devam edeceği görülüyor.
Daha açık ifade ile, Amerika, İran’ı köşeye sıkıştırmak ve müzakere masasına oturtmak için atak üzerine atak yapıyor.
ABD Mayıs ayı başlarında bölgeye USS Abraham Lincoln Uçak Gemisi Taarruz Grubu ile nükleer kapasiteli 4 adet B-52 bombardıman uçağından oluşan Bombardıman Görev Gücü’nü konuşlandırmıştı. 23 Mayıs’ta Associated Press (AP) haber ajansı, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un Beyaz Saray’a Orta Doğu’ya ilave 10 bin asker gönderme planını sunacağını açıklamıştı.
Bu açıklamaların ardından Trump, böyle bir kararın söz konusu olmadığını belirterek haberleri yalanlamıştı. Ancak 10 bin olmasa da bin 500 askerin gönderilmesi kararı verildi.
Trump-ABD Başkanı


Trump yönetiminin İran’la 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan çekilip ‘tarihteki en ağır’ diye nitelediği yaptırımları uygulamaya başlamasından sonra Washington ile Tahran arasında artan gerilim son adımlarla daha da tırmandı.
Kısa süre önce Suudi Arabistan’a ait iki petrol
tankerinin Basra Körfezi’ndeki sabotajla zarar görmesinin ardından geçen hafta da Umman Körfezi yakınlarında Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) ait dört ticari gemi sabote edilmişti.
Saldırıların failleri ortaya çıkmasa da ABD cephesi son yaşanan olaylardan dolayı doğrudan İran Devrim Muhafızları’nı suçluyordu. İlave asker gönderilmesi kararı bu gelişmelerin ardından geldi.
ABD Savunma Bakanlığı Pentagon yetkilileri de bölgeye asker takviyelerinin İran kaynaklı yeni bir tehdide bir tepki olmadığını, mevcut güçlerin güvenliğini güçlendirmeyi hedeflediğini belirtti.
ABD yönetimi gönderilen bin 500 ilave askerin çoğunlukla savunma amaçlı olduğunu ifade etse de, İran başta olmak üzere bölgeyi yakından izleyen devletler böyle düşünmüyor.
Washington’un kararına tepki gösteren İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, “Bölgemizde ABD’nin askeri varlığının artması son derece tehlikeli ve uluslararası barış ve güvenliğe tehdittir” diye konuştu.
İran ordusu danışmanı General Murteza Kurbani de “ABD, bölgeye iki savaş gemisi gönderiyor. Eğer bu gemiler en ufak bir aptallık yaparsa, iki füze ya da iki yeni gizli silah kullanarak onları mürettebatı ve üzerindeki uçaklarla birlikte denizin dibine 
yollayacağız” dedi.
Amerikan askerleri

Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Vladimir Dzhabarov da Rusya’nın ABD’den gelen bu adımı BM Güvenlik Konseyi’nde gündeme getireceğini söyledi.
Hem Trump hem de Pentagon, İran’la sıcak bir çatışma istemediklerini ifade ediyor. Bu durumda akla şu soru geliyor; Bu kadar asker ve silah takviyesinin nedeni ne o zaman? Bu soruya verilecek belki de en doğru cevap şu olabilir: ‘Washington İran’ı yeni bir nükleer anlaşmayı, Trump’ın istediği bir anlaşmayı müzakere etmeye zorlamaya çalışıyor.’
İran için yeni bir müzakere demek 2015 yılında Obama döneminde imzalanan anlaşmada yer alan şartlardan çok daha ağır şartlarla karşı karşıya gelmek anlamına geliyor.
Bahreyn’de büyük bir donanma üssü ve Katar’daki hava kuvvetleri üssü ve operasyon merkezi de dahil olmak üzere ABD’nin Orta Doğu’da on binlerce askeri var. Irak’ta yaklaşık 5 bin 200 asker bulunduran ABD’nin Suriye’de de 2 bin askeri var.
ABD İran’a karşı savunmasını güçlendirme iddiasıyla Ortadoğu’ya 1500 ilave asker gönderme kararı aldı. Trump yönetiminin bu kararına İran’dan sert karşılık geldi.
İran ordusu danışmanlarından General Murtaza Kurbani, “ABD’nin bölgeye gönderdiği gemileri batırırız. Amerika bölgeye iki savaş gemisi gönderiyor. En ufak bir aptallık yaparlarsa, iki füze ya da iki gizli silah kullanarak bu gemilerini mürettebatı ve uçaklarıyla birlikte denizin dibine yollarız ” açıklaması yaptı.
ABD Başkanı Trump Donald Trump Beyaz Saray’da basın mensuplarına yaptığı açıklamada bölgeye gönderilecek yaklaşık 1500 kişilik ilave askeri gücün çoğunlukla Ortadoğu’daki Amerikan askerlerini ve görevlilerini “koruma” görevi göreceğini ifade etmişti.
Washington Yönetimi, iki hafta önce İran’dan gelebilecek tehditlere karşı tedbir amacıyla USS Abraham Lincoln Uçak Gemisi Taarruz Grubu ile nükleer kapasiteli dört adet B-52 bombardıman uçağından oluşan Bombardıman Görev Gücü’nü Basra Körfezi’ne sevk etmişti.



necdetbuluz@gmail.com
www.facebook.com/necdet.buluz

5 Mayıs 2019 Pazar

Ç A N A K K A L E, A N T İ – E M P E R Y A L İ S T B İ R S A V A Ş T I R.


Prof. Dr. A N I L  Ç E Ç E N 
ÇANAKKALE, ANTİ-EMPERYALİST 
BİR SAVAŞTIR.


Her sene olduğu gibi Birinci Dünya savaşının başlangıç aşaması olan ÇANAKKALE SAVAŞI Türk devleti ve ulusu tarafından bu yılda anıldı. Ne var ki, aradan yıllar geçtikçe anma törenleri ile birlikte basın ve medya organlarında bu kutsal zaferin ele alınışı da değişiklik göstermeye başladı. İmparatorlukların çökmesine ve dağılmasına yol açan Çanakkale Savaşı, devletler arası bir savaş olmasına rağmen özellikle din merkezli çevreler ve bazı önde gelen siyasal İslam temsilcileri bu savaşı bir din savaşı gibi göstererek ve konuyu sadece Müslümanlar ile Hristiyanların çatışması biçiminde ele alarak, devletler arası bir savaş olan Çanakkale savaşını değerlendirirken,  çok ciddi bir tarihsel yanlışa neden olmaktadırlar.  Devir değişikliğine giden yolu açan bu savaş devletler arası bir çekişme ve çatışma sürecinin en kritik noktasında gündeme gelmiş olan tarihsel bir olgudur.


1915 yılında İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale boğazının girişine birden gelmeleriyle başlayan bu olaya karşı, ülkesine saldırılan Osmanlı İmparatorluğu savunmaya geçmiş ve bu savaş sırasında Osmanlı devletinin çöküşünü önleyebilmek üzere Alman ordusunun bir bölümü de Alman subaylarının komutasında Osmanlı topraklarına gelerek, İngiliz ve Fransızların ortak saldırısını geri püskürtmek üzere Osmanlılara yardımcı olmaya çalışmıştır.

Bir yanda İngiliz ve Fransız devletleri sahip oldukları emperyalist imparatorluklarını merkezi coğrafya üzerinde de genişletmek üzere harekete geçerken, diğer yandan ülkesi işgale uğrayan Osmanlı devleti bu saldırıya karşı kendini koruyabilmek için savaşa girmiştir.

Bu aşamada ulusal birliğini geç sağlayan Alman devleti ordularını Osmanlı topraklarına göndererek,  bu iki Atlantikçi emperyalizm  devletin  Osmanlı sınırlarını aşarak  merkezi coğrafyaya  egemen olmasını önlemek istiyordu.

Çanakkale’de savaş böylesine bir ortamda dört devlet ordularının karşı karşıya gelmesiyle başlıyordu. Bu nedenle Çanakkale savaşı dinler arası bir savaş değil aksine devletler arası bir silahlı çatışmadır.
Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde İngiltere ve Fransa el ele vererek bütün dünya kıtalarını birbirine bağlayan büyük sömürge imparatorlukları kurmuşlardı.

Avrupa gibi küçük bir kıt'adan ortaya çıkan bu iki devlet Atlantik kıyılarında bulunmanın getirdiği jeopolitik kolaylıklardan fazlasıyla yararlanarak, denizler ve okyanuslar üzerinden bütün dünya kıt'alarına girerek, her bölgeyi Avrupa merkezli sömürge imparatorluklarına bağlayarak bir dünya hegemonya düzeni oluşturmuşlardı. Tam anlamıyla bütün dünyaya egemen olabilmeleri için Akdeniz üzerinden merkezi coğrafyaya da egemen olmaları gerekiyordu.

Bu amaçla Akdeniz/e girerek Çanakkale önlerine gelen bu iki Atlantik gücünü önlemek ve dengelemek üzere de on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde devlet birliğini sağlayan Alman  devleti, Osmanlı devleti ile bir askeri anlaşma imzalayarak  Balkanlar ve Anadolu bölgelerine girerek, bir Avrupa gücü olarak Atlan tik güçlerinin bütün dünyaya egemen olmasının önüne geçebilmenin mücadelesini veriyordu.

Özellikle son dönemde Almanya'nın sanayi alanında öne geçmesi ve dünyanın önde gelen askeri gücü olmasıyla birlikte Almanlar Atlantikçilere merkezi alanda yer vermek istemiyordu.
İngiltere ve Fransa ‘da Almanların önünü kesmek üzere Rusya’ya yardık etmek istiyorlardı ama Almanya Osmanlı ülkesine gelerek bu iki Atlantikçi gücün Rusya’ya yardım göndermesini önlemeye çalışıyordu. Alman birliğinin sonraki aşamada bir Avrupa gücüne dönüşmesi ile, İngiltere ve Fransa birlikteliğinin merkezi alan üzerinden dünya hegemonyasına yönelmelerinin önlenmesi için çaba gösteriliyordu.

İşte bu aşamada Çanakkale savaşı tarihin bir kesişme noktası olarak  yirminci yüzyılın başlarında  gündeme geliyordu.

Önce Roma daha sonra da Bizans İmparatorluklarının çöküşü üzerine merkezi alanda otorite boşluğu gündeme gelince, Avrupa merkezli batılı ülkelerin topladıkları ordular ile tam on bir  kez Haçlı seferlerine yöneldikleri ve bu doğrultuda Hristiyan ordular ile yeniden merkezi alandaki eski Roma ve Bizans topraklarına egemen olmaya çalıştıkları tarihin ortaya koyduğu bir  gerçektir.

O aşamada Hazar’dan güneye inen Selçuklu orduları merkezi alana egemen olurken, sürekli olarak Haçlı seferleri ile karşı karşıya kalmışlar ve bu orduları yenerek geri püskürtmüşlerdir. Bu ordular o dönemde Amerika siyasal gündemde olmadığından hep Avrupa merkezli olarak ortaya çıkmışlar ve yeniden Roma ve Bizans hegemonyası peşinde koşan Hristiyan toplumların askerlerinden oluştukları için Haçlı seferleri ismi ile adlandırılmışlardır.

Ne var ki, Çanakkale savaşlarında boğazlar bölgesine gelen deniz birliklerinin milli devletlerin donanmaları ile karaya çıkması,  gelen askerlerin bir din ordusu olmadığını açıkça göstermekte ve bu yüzden de Çanakkale savaşları yeni bir Haçlı seferi olarak tarih bilimince kabul edilmemektedir. İngiliz ve Fransız askerleri Hristiyan toplumların içinden çıkmalarına rağmen, mensup oldukları devletlerin ulus devlet niteliğini taşıması nedeniyle milli ordular olarak bir misyon üstlenmişlerdir.

Bu açıdan ortada bir din savaşı vermek üzere gelmiş olan  ümmet orduları yoktur. Haçlı seferlerinde Avrupa’nın her ülkesinden toplanan  Hristiyan ordular söz konusu olduğu için, bunlara karşı  Müslüman olmuş  Selçuklu askerleri   çıkmış ve Hristiyan ordularının yeniden merkezi bölgeye gelerek   ikinci kez  Roma ya da Bizans gibi Hristiyan devletlerin  merkezi alanda  hegemonya oluşturmalarına  izin verilmemiştir.

Çanakkale savaşları yirminci yüzyılın Haçlı seferleri olmadığı gibi, merkezi bölgede var olan Osmanlı devleti de sınırları içinde her din ve kökenden gelen insanların ortak yaşadıkları bir  heterojen bölgesel  imparatorluk olduğu için, İngiliz ve Fransızlara karşı Alman general ve subaylarının yönetimi altında savaşa giren Osmanlı ordusunda Osmanlı vatandaşı olan Ermeni, Rum ve Yahudilerin  de savaşa girdikleri görüldüğü için Osmanlı ordusuna da bütünüyle bir İslam ordusu olarak bakmak  gerçekliği bütünüyle yansıtmaktan uzaktır.

Osmanlı ordusunda gelecekte Filistin’de İsrail’i yeniden kurmak isteyen Siyonistlerin katır birlikleri de yer almış, ayrıca Macaristan’dan gelen bazı askerlerde geleceğin oluşturulması doğrultusunda bu savaşın içinde yer alarak etkili olmaya çalışmışlardır
Bu durum dikkate alınırsa Çanakkale savaşlarının Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında yapılan bir din savaşı olmadığı ama aksine  dört büyük devlet arasındaki bölgesel hegemonya çekişmelerinin  gündeme  getirdiği  sıcak çatışmalar olduğu görülmektedir .

Almanların yönetimindeki Osmanlı ordusu bu savaşlarda yenilseydi İngiliz ve Fransız yardımları Rusya’ya ulaştırılacak ve Rus devleti 1905 yılında karşı karşıya kaldığı Japon savaşı sonrasındaki çöküntüden kurtularak ve yeniden güçlenerek tarih sahnesine çıkarak Alman İmparatorluğunun önünün kesilmesinde etkin bir rol oynayacaktı. Ne var ki, savaşı Almanya destekli Osmanlı orduları kazanınca, İngiltere ve Fransa Çanakkale’yi geçerek Rusya’ya yardım edememiş ve bu doğrultuda Rusya’daki kaos ve karışıklık, sosyalist devrimin yapıldığı tarihe kadar devam etmiştir.

İngilizler ile Fransızlar  okyanus kıyısı ülkeler  üzerinden   bütün denizlere açıla bildikleri için  dünya hegemonyasını  kıtalar üzerinde  kurabilmişlerdir. Almanya ise  bir kara ülkesi olarak Avrupa kıtasının tam ortasında yer almıştır. Böylesine bir jeopolitik’e sahip olan Almanya batıdaki iki dev  ülke olan İngiltere ve Fransa’yı devre dışı bırakarak batıya ve denizlere açılamamış ama bulunduğu coğrafyanın uzantısı olan doğu bölgesine açılarak merkezdeki Osmanlı topraklarına girmiştir.

Savaş öncesinde Osmanlı ülkesi, İran ve Orta Doğu bölgelerinden Afganistan’a kadar var olan İslam coğrafyasında  bir Alman-İslam devleti olarak Töton İmparatorluğu oluşturmayı  ulusal jeopolitik hedef olarak önüne koyan Almanya, İngiltere  ve Fransa’dan önce davranarak  merkezi alanda yapılanmaya yönelmiştir. Bu doğrultuda milyonlarca Alman vatandaşı Osmanlı ülkesi üzerinden Rusya ve Orta Asya bölgelerine gönderilerek geleceğin  Alman-İslam imparatorluğu olarak Töton devletinin temelleri  Avrasya bölgesinde yeni bir yapılanma olarak öne çıkartılmaya çalışılmıştır.

İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale’yi geçerek  Karadeniz üzerinden Rusya’ya askeri yardım götürmeyi hedeflemesinin arkasında yatan en önemli neden,  Almanya'nın kendi kontrolü altında bir İslam imparatorluğunu dünyanın orta bölgelerinde kurmaya çalışmasıdır. Alman devleti Osmanlı toprakları üzerinden İran ve Orta Asya bölgelerine uzanarak Avrasya’yı başkalarına bırakmamaya çalışırken, dünya hegemonya kavgasında  kendi projesi olarak Töton İmparatorluğu projesini de Atlantik güçlerine karşı yeni bir bölgesel  alternatif olarak ortaya koymuştur.

İngiltere’nin Birleşik Krallık adı altında bütün sömürgelerini bir araya getirerek bir dünya devleti oluşturmaya yöneldiği aşamada, jeopolitik açıdan   denizlere açılma şansı olmayan  Almanya, doğu politikasını devreye sokarak Balkanlar, Anadolu ve İran üzerinden  Türkistan’a kadar ulaşacak ve Çin ile sınır komşusu olacak  bir Avrasya devleti olarak Töton İmparatorluğunu kendisinin yola devam edebilmesi için  zorunlu bir adım olarak görüyordu. Bu nedenle Avrasya’nın giriş kapısı konumundaki Boğazlarda askeri varlık geliştirerek  ve Osmanlı ordusu ile birlikte İngiltere ile Fransa’nın önüne geçerek bu kapıyı Atlantik güçlerine karşı kapatıyordu. Çanakkale’de Alman generallerinin komutasında Alman subayları olmasaydı, Osmanlı ordusunun bu savaşı kazanması mümkün olamayabilirdi.

Çünkü Osmanlı devleti  son döneminde saray yaptıran padişahlar yüzünden büyük borçlara sürüklendiği için, silah almaya ya da orduyu güçlendirmeye yönelik harcama yapamaz duruma gelmiş ve bu yüzden de Almanlara muhtaç kalarak bu ülke ile bir askeri antlaşma imzalama yoluna gitmiştir. Almanlar İngiliz ve Fransızları Çanakkale’de geri püskürtürken, birçok vatandaşını da Rusya ve Kazakistan gibi ülkelere göndererek gelecekteki Berlin merkezli yeni imparatorluğun temellerini atmaya çalışıyordu. Bu durum aynı zamanda Birinci Dünya Savaşına giden yolu da açarak, imparatorlukların parçalanmasına ve aynı zamanda ulus devlet sürecinin Avrupa kıtası üzerinden Asya kıtasına doğru  gelmesine Türkiye üzerinden   yardımcı oluyordu.

Çanakkale savaşında dört devletin çarpışmalara katılması, bu olayın bir  emperyalizm ve  kendini koruma  noktasında antiemperyalizm olarak  öne çıkmasına neden olmaktadır. İngiltere ve Fransa emperyalist devletler olarak Çanakkale önlerine gelerek Akdeniz’den Karadeniz’e geçmeye çaba göstermişler ama bu durumda toprakları tehdit altına giren Osmanlı devletinin, bu emperyalist saldırıya karşı antiemperyalist bir yol izleyerek  bir savunma savaşına giriştiği ve bu yolda da Atlantik emperyalizmine karşı Avrupa emperyalizminin baş temsilcisi Almanya’nın  askeri ve ekonomik yardımlarını aldığı  görülmüştür.

Almanya yıkılmakta olan Osmanlı devletini destekleyerek İngiliz ve Fransız ordularının Avrasya bölgesine girmelerini engellemiştir. Alman subayları  bu savaştan önce İstanbul’a gelerek yerleşmişler, bu arada hem Türkçe öğrenerek Türk askeri ile diyalog  kurmuşlar hem de geleceğe dönük Avrasya siyasetleri doğrultusunda  Osmanlı ülkesinde yapılanmaya başlamışlardır.

Üç büyük Avrupa devletinin ulus devlet kimliği taşımaları, savaş koşullarında Osmanlı ordusunu da yakından etkilemiş ve bu süreçte Osmanlı askerlerinin zamanla Türkleşerek Türk askeri konumuna geldikleri görülmüştür. Osmanlılar müttefikleri Almanya sayesinde yenilgiden kurtulmuşlar ve Alman yardımları ile Rusya, İngiltere ve Fransa gibi emperyal güçlerin saldırılarına karşı kendilerini koruyabilmişlerdir. Çanakkale savaşı ile başlayan kurtuluş savaşının zamanla uluslaşması, Çanakkale’deki Osmanlı askerlerinin savaşın getirdikleriyle bir ulusal orduya dönüşmesini ve sonra da Osmanlı ahalisinin Türkleşmeye yönelmesinin ilk adımları olmuştur. Özünde bir imparatorluk ordusu olan Osmanlı  askeri birlikleri savaşırken, alt kimlikler geride kalmış ve düşmana karşı birleşerek savaşan  Osmanlı askerleri milli bir direnişle Türkleşmişlerdir.

Çanakkale savaşları bir anlamda Birinci Dünya savaşının ilk raundu olmuş ama daha sonraki gelişmeler doğrultusunda da aynı zamanda ulusal kurtuluş savaşının ilk adımları olarak bir görünüm kazanmıştır. Ülkedeki bazı milli şairler ve yazarlar, Çanakkale direnişini bir anlamda dünya emperyalizmine karşı çıkışın şanlı destanı olarak görmüşler Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak kurulmasına giden yolda Çanakkale savaşı bir ulusal direnişin ilk adımı olarak genel kabul görmüştür. İmparatorluktan ulus devlete geçilirken, Hrıstıyan dünyaya karşı direnen bir İslam ordusu yerine ,batılı emperyal devletlere karşı bir ulusal direnişin başlangıç noktası olarak  Çanakkale savunması açıklanmaya çalışılmıştır . Çanakkale’de  bir  Selahattin Eyyubi ruhu yerine , LimonVonSanders isimli Alman generalinin ve subaylarının düzgün yönetimi etkili olmuştur . Emperyal saldırıya karşı antiemperyalist bir direniş gösterilirken , ülkede var olan yokluk ve yoksulluk gibi olumsuz etkenler de  savaşın bir ulusal çıkışa yönelmesinde etkili olmuştur .Avrupalı üç ulus devletin askerlerinin  çekişmelerinin, saldırıya karşı savaşan Osmanlı askerlerinde  dinsel bir ruh yerine zamanla ulusal bir ruhu oluşturduğu  ve daha sonraki aşamada da bunun  kurtuluş savaşının ulusal çizgide örgütlenmesine yol açtığı görülmüştür . Fransız devrimi sonrasında bir türlü Osmanlı milleti yaratamayan Osmanlı devletinin , Avrupa’nın yanı başında bir ulus devlete dönüşmesi sürecinde ,Çanakkale  savaşının önemli bir dönüm noktası olduğu görülmüştür .
Çanakkale savaşını saldıranlar cephesi kazansaydı İngiliz ve Fransız orduları , Rusya’ya girerek  çökmüş olan Rus devletini ayaklandırarak Almanların karşısına çıkarmak istiyorlardı . Savaşı bu cephe kaybedince  Japonya’ya karşı yenilerek çökmüş olan  Rus devleti tam olarak  çökerek  dağılacaktı . İşte bu aşamada  Amerika üzerinden örgütlenen bir Bolşevik hareketinin  Rusya’da bir sosyalist devrim yapması üzerine Avrupa emperyalizminin  Avrasya bölgesine  girmesi ve etkin olması  önleniyordu . Eğer Osmanlı ordusu yenilseydi , İngiliz ve Fransız  birlikleri Anadolu yarımadasına da girerek  , bu yarımadanın doğu bölgesinde Rus ve Fransız kışkırtmalarıyla başlamış olan Ermeni isyanlarına da destek sağlayarak ,  Anadolu’nun doğu yarısında  Akdeniz gibi sıcak denizlerde kıyısı olan bir Büyük Ermenistan devletinin kurulması sağlanacaktı . Rus ve Fransız emperyalizmleri her zaman için bir Büyük Ermenistan devletinin kurulmasından yana olmuşlardır . Almanlar ise  Türkler’den çekindikleri için Ermeni sorununa karşı  uzak durmuşlardır . Ama daha sonraki dönemlerde Almanların’da Türkiye’nin çıkarlarını dikkate almayarak bir bağımsız Ermenistan projesinden yana hareket ettikleri ortaya çıkmıştır .Çanakkale’de kaybedenler Rusya’ya giremedikleri gibi aynı zamanda Doğu Anadolu topraklarında bir Ermenistan’ın kurulmasına da katkı sağlayamamışlar ve bu yüzden bu bölgeden çok geniş bir Ermeni göçü Suriye topraklarına yönelik olarak gelişmiştir .Ermeni sorunu ulus devlet yapılanmaları doğrultusunda çözülmeye çalışılmış  ama ulusal kurtuluş savaşının Misak-ı Milli  protokolü üzerinden  getirmek istediği bütünlük çerçevesini bozduğu için ,  Büyük Ermenistan projesinin gerçekleşme şansı hiçbir zaman olmamıştır .
 1915 yılı Ermeni meselesinin gerçekleşmesiile Çanakkale savaşının yapıldığı  yıl olması  her iki olayı  aynı zaman diliminde ortak kılmaktadır . Bu çerçevede her iki olay arasında zamanlama açısından büyük bir bağlantı vardır . Osmanlı topraklarında Avrupa kıtasında olduğu gibi  batı tipi ulus devlet  kurmak isteyenler Balkanlar’da bunu başarınca , aynıBalkanizasyon sürecini Anadolu ve Orta Doğu bölgelerine de getirmek istemişler ama  bu planı Türk ulusunun vermiş olduğu ulusal kurtuluş savaşı yüzünden  tam olarak  gerçekleştirememişlerdir . Ermenistan kurulamayınca Orta Doğu haritası değiştirilmiştir .  Rusya’ya yardım gidemeyince yirminci yüzyıla yön veren hareket olarak sosyalist devrimin önü açılmış ve bu doğrultuda Sovyetler Birliği kurularak , iki kutuplu bir dünya düzeni Birinci Dünya savaşı sonrasında kurulmuştur . Bu iki büyük oluşum , daha sonraki aşamada  batı tipi bir  ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkmasında önemli ölçülerde etkili olmuştur .
 Ermenilerin doğu Anadolu’da Osmanlı yönetimine karşı isyan etmelerinde İngiliz ve Fransız donanmalarının  Çanakkale önlerine gelmesinin  çok büyük etkisi bulunmaktadır .Osmanlı devletini yıkmak ve topraklarını ele geçirmek üzere gelen Atlantik emperyalistlerinin bu  amaçlarına yardımcı olarak gelecekte kendilerine Osmanlı topraklarında yeni yurt  ve devlet kuracak  bir arayış içine giren Doğu Anadolu Ermenilerinin isyanları , beraberinde  Balkan savaşını yitirmiş olan Osmanlı devletinin  tepkisel  davranmasına neden olmuş ve Osmanlılar  Balkanlar’da olduğu gibi Sevr haritasını Anadolu topraklarında gerçekleştirecek bir Balkanizasyon dağılımına, Anadolu toprakları üzerinde yer vermeme eğilimi içinde olmuşlardır . Ermeni sorunu  Çanakkale savaşı ile birlikte patlak verince arada kalan Osmanlı devleti boğazlar  savaşında Almanlardan destek almışlar ama  Ermeni isyanlarına karşı tehcir uygulamaları getirerek yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti açısından  sorunu kalıcı  bir çözüme kavuşturma  başarısını elde etmişlerdir . İngiliz ve Fransız yardımı alamayan Ermeniler kendi devletlerini kurma  yolunda  pek fazla etkinlik sağlayamamışlar sonra da Rusların desteği ile Kafkasya bölgesinde küçük bir dağ devleti ile yetinmek zorunda kalmışlardır .Ermenistan ile Akdeniz sularına inmek isteyen Rusya  , Japon savaşı sonrasında çöküntüden bir türlü kurtulamayınca , Orta Doğunun yeniden yapılandırılmasında fazla etkili olamamış ve bu yüzden de Büyük Ermenistan kurulamamıştır .
Çanakkale savaşlarının Türk ulusuna kazandırmış olduğu en önemli gelişme , ulusal kurtuluş savaşının öncüsü ve Türk devletinin kurucusu olacak bir büyük ismi tarih sahnesine çıkartması olmuştur . Atatürk , Alman general Limon VonSanders’in kurmay  başkanı olarak Çanakkale savaşında çok etkili olmuş ve en kritik cephe savaşlarında  komutan olarak gösterdiği büyük cesaret ve kahramanlık ile  Çanakkale savaşında Osmanlı ordusunun , emperyalist saldırıları defetmesinde kilit bir rol oynamıştır . Cephe savaşlarını kazanan Mustafa Kemal  , haklı bir şöhret kazanınca  , Çanakkale savaşlarında gösterdiği kahramanlık sayesinde daha sonraki aşamada Osmanlı genel kurmayı tarafından ulusal kurtuluş savaşının önderi olarak seçilmiştir . Çanakkale savaşı bu açıdan da önemli bir kazanç sağlayarak , Türk ordusunun ve devletinin geleceğe dönük ulusal yapılandırılmasında  başlangıç noktası olmuştur . Çok uluslu bir imparatorluktan çağdaş bir ulus devlete geçerken , Türk ulusunun tarih sahnesine çıkmasını sağlayan uluslaşma sürecinin Çanakkale savaşı sırasında ortaya çıktığı görülmektedir . Sadece bu gelişme bile Çanakkale savaşının bir antiemperyalist ulusal savaş olduğunu ortaya koymakta ve kesinlikle  milli çizgide bir oluşumun  ortaya çıkmasına katkı sağladığı anlaşılmaktadır . Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkmasını sağlayan ulusal önderin çıktığı yer olarak da Çanakkale  bugünkü Türk devletinin  başlangıç noktasıdır .
Çanakkale savaşının bu kadar milli unsurun bir araya geldiği oluşum olarak, bir din savaşı biçiminde ele alınmasının yanlış bir değerlendirme olduğunu tarih biliminin verileri ortaya koymaktadır . Gelibolu gibi küçük bir  alanda cereyan eden kritik mücadele  , yirminci yüzyılın dünya düzenin oluşmasında önemli bir aşama olmuştur . Çanakkale savaşını kazanamayan İngiltere ve Fransa Asya toprakları üzerindeki hegemonya planlarından vazgeçmek zorunda kaldılar . Hacı hoca kadrolaşması ile Çanakkale’yi dinler savaşına dönüştürmek isteyenlere  Osmanlı yönetimi destek vermemiş ,  boğazdaki çatışmalarda her zaman emperyal projelerin etkili olduğu görülmüştür . Konuyu İslam İmparatorluğu dönemindeki gibi bir cihat savaşına dönüştürmek isteyenler etkin  olamayınca , Birinci Dünya Savaşı sonrasında  eski Osmanlı toprakları üzerinde bir din devleti değil ama tıpkı batılılar gibi çağdaş bir ulus devletin kurulması gerçekleştirilmiştir . Orta Doğu bölgesindeki Müslüman Araplar’ın İngiliz ordusunda Çanakkale’ye gelerek savaşmaları da açıkça  bu savaşın bir din savaşı olmadığının göstergesidir .Hrıstıyan Almanlar Müslüman Osmanlılar ile bir araya gelirken , İngilizler’de sömürgeleri olan Arap ülkelerinden getirdikleri askerleri Osmanlı’nın Müslüman askerlerine karşı  cepheye sürmüşlerdir . Bu da  ortada bir din savaşı olmadığını göstermektedir .
Son yıllarda , Türkiye’de ılımlı İslamcı bir yönetim uzun süre işbaşında kalmasıyla birlikte , Çanakkale savaşının bir başka türlü anıldığı görülmüştür . Resmi bayramların kutlanması ile ilgili yönetmelikler değiştirilirken,  dini bayramların  daha geniş  bir yaklaşım içinde ele alınarak  laik devlet yaklaşımının dışına çıkıldığı göze çarpmaktadır . Kurmay başkan olarak  Çanakkale savaşının her aşamasında ve her cephe savaşında bulunan Mustafa Kemal’in dışlandığı ve Atatürk’süz bir  Çanakkale  programının birbirini izleyen yıllar içinde öne çıkarılmaya çalışıldığı siyaset sahnesinde ortaya çıkan yeni bir gelişme olarak tartışma konusu olmaktadır .Atatürk , Çanakkale zaferinin bir kahramanı olarak  Türk ulusunun gönlünü kazanınca  ,Türkler O’nun arkasından giderek hem devletlerini kurmuşlar hem de emperyalizmin baskılarına karşı çıkarak tam bağımsız bir siyasal düzen içerisinde  özgür bir biçimde yaşama hakkını elde etmişlerdir .Bu durumda Türk ulusu ulusal devletini ve cumhuriyet rejimini Atatürk’e borçludur . Atatürk’de gelmiş olduğu ulusal önderlik konumunu Çanakkale zaferinden elde edilen  başarı  ile  sağlamıştır . Müslüman Araplar ile Türklerin çatışmaları , HrıstıyanAlman,İngiliz ve Fransız devletlerinin Çanakkale’de karşı karşıya gelmeleri bütünüyle , yirminci yüzyılın başlarında  ulusal gelişmelere katkı sağlamıştır . Hal böyle olmasına ve Çanakkale’nin bir antiemperyalist ulusal kurtuluş  savaşı  olmasına rağmen , sanki ortada bir Haçlı seferi varmış gibi hareket etmek ya da , Hırıstıyan uygarlığına karşı bir İslami Cihat savaşı varmış gibi değerlendirmeler yapmak , Türkiye Cumhuriyetinin hem ulusal yapısına ters düşmekte ve Çanakkale zaferinin  bir ulusal tarih başarısı olarak her yıl anılmasını önlemektedir .
Çanakkale zaferinin Türk ulusunun önderi konumuna getirmiş olduğu büyük Atatürk olmadan   Çanakkale törenleri ya da toplantıları yapmak hem tarih verilerine ters düşmekte hem de Düvel-_i Muazzama denilen büyük emperyalist düzene karşı direnme yolunda Türk’lerin atası konumuna gelmiş olan Atatürk’e karşı yapılan bir haksızlık olmaktadır . Her sene Çanakkale Şehitleri anılırken , bu cephede İngiliz ordusunun askerleri olarak Türklere karşı savaşan Anzak askerleri anılırken , Türklerin komutanı olan ulusal önder Atatürk’ün dikkate alınmaması  , ulusalcı ve cumhuriyetçi çizgideki Türk toplumunu derinden yaralamaktadır . Atatürk şehitlikte yatan  düşman askerlerine “ burada yatanlar bizim evlatlarımız “diyerek insancıl bir tutumu dünya kamuoyu önünde sergilerken , biz hala ortaçağ döneminden kalma cihatçı bir tutum ile bu ulusal savaşı  tarihsel gerçeklerden saptırarak anamayız . Çanakkale savaşı  bir din savaşı değil ama bir antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşıdır . Savaşın  bizim açımızdan zaferle sonuçlanmasını sağlayan ulusal önder Atatürk’süz bir Çanakkale anması söz konusu olamaz .Olursa tarihsel gerçeklere ters düşen bir durum ortaya çıkar ki  , bunu da Türk ulusu kabüledemez.Türk devleti önümüzdeki dönem de şimdiye kadar yapılmış olan bu yanlışların yeniden ortaya çıkmasına izin vermemeli ve Çanakkale törenlerinde bu zaferi bize kazandıran kurucu önder Atatürk’e hak ettiği yer verilmelidir . I915 zaferi Türkleri 1919’a taşımıştır . Çanakkale’de başlayan ulusal direniş Samsun kıyılarına taşınmış ve oradan hareket ile Anadolu’nun bağrına girilerek , Türk halkı çağdaş bir ulus devlet çatısı altında örgütlenebilmiş tir . Osmanlı genelkurmayı , ulusal kurtuluş savaşının önderini seçerken , Çanakkale zaferi bir çıkış noktası olmuş ve Çanakkale’de elde edilen zafer daha sonraki aşamada  yurdun bütün köşelerine taşınarak  ulusal kurtuluş savaşı da zaferle taçlandırılmıştır . İlk adımda elde edilen zafer son adıma giden yolda Türk ulusuna yön göstermiştir .Sonuçta ortaya çağdaş bir ulus devlet çıkarılmıştır  ama  ortaçağ döneminden kalma bir din devleti hiçbir zaman düşünülmemiş ve bu yüzden de laiklik ilkesi  devletin temel prensibi  olarak  anayasanın içinde önemli bir yere sahip olmuştur .Balkan savaşları sonrasında gündeme gelen Çanakkale savaşı , Osmanlı devletini parçalayan Balkanizasyon sürecinin   Anadolu yarımadasına  taşınmasını engelleyerek  Türkiye Cumhuriyeti ulus devletine giden yolun açılmasını sağlamıştır .



24 Aralık 2018 Pazartesi

ATATÜRK VE ABDÜLHAMİT "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" - Bugünün koşullarında yan yana gelmesi pek de mümkün görünmeyen iki büyük isimi bir arada ele almak, içinde bulunulan durumun daha iyi anlaşılabilmesi açısından yararlı olacaktır. (Ankara: 21 Aralık 2018-Cuma)

ATATÜRK VE ABDÜLHAMİT

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Bugünün koşullarında yan yana gelmesi pek de mümkün görünmeyen iki büyük isimi bir arada ele almak, içinde bulunulan durumun daha iyi anlaşılabilmesi açısından yararlı olacaktır. Osmanlı tarihinde tahta II. Abdülhamit olarak çıkmış olan padişah ile Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, büyük önder Atatürk’ün artık beraberce ele alınarak değerlendirilmesinin zamanı gelmiştir. Dünyanın merkezi bölgesindeki cihan devletini dış saldırılar ve iç karışıklıklar yaratarak çöküşe mahkûm eden Batılı emperyalist devletlerin oluşturduğu düşünceler ve bu doğrultuda estirilen rüzgârlarla, Türkiye’de Atatürkçüler ile Abdülhamitçiler karşı karşıya gelmişlerdir. Bir yanda Abdülhamit’ten yana olan Müslüman kesimler ile bunun karşısında yer alan laiklikten yana olan Atatürkçüler, ya da Atatürk’ü savunan laikçiler saflaşması giderek Türk toplumunu ciddi bir yarılma ve dağılmanın eşiğine getirmiştir. Olayı sadece din açısından ele alanlar, Türk toplumunun böylesine bir saflaşmaya ve zaman içerisinde Türk devletinin bir dağılma aşamasına katkıda bulunmuşlardır. Konuya duygusal yaklaşan İslamcılar ile laikçiler de böylesine bir çıkmazın gündeme gelmesinde ve giderek ülkede ikili bir kamplaşmanın ortaya çıkmasında konu mankeni ya da siyaset figüranı olarak kullanılmışlardır. Gelinen bu noktada, konunun tek yanlı olarak ele alınamayacağı, tarihten ve uluslararası konjonktürden gelen çok farklı yönlerinin de bulunduğu görülmektedir. Bu nedenle, Türk tarihinin iki önemli devlet adamı olan Atatürk ve Abdülhamit’in birlikte ele alınarak karşılıklı değerlendirilmesinin sadece din açısından yapılamayacağı anlaşılmıştır. Dinci bir yaklaşım bu iki büyük ismi karşı karşıya getirirken, konunun diğer açılardan ele alınmasını sağlayacak daha genel ve geniş açılı bir yaklaşım ise Türkiye Cumhuriyet’inin bugün içinde bulunduğu çıkmaz açısından önemli tarih derslerinin çıkarılmasını sağlayabilecektir.

Tam otuz üç yıl süre ile dünyanın merkezindeki bir cihan devleti yöneten kudretli bir padişah
Abdülhamit, Osmanlı İmparatorluğu çöküş süreci içerisinde başa geçen ve tam otuz üç yıl süre ile dünyanın merkezindeki bir cihan devleti yöneten kudretli bir padişahtır. Aynı zaman halife olarak ta İslam dünyasının etkili bir yöneticisidir. Osmanlı İmparatorluğunu sınırları içinde yönetirken aynı zamanda, güney ve doğu Asya’da yaşayan Müslüman toplumların da önderi olmuş ve Rusya’da yaşayan Müslümanları da yakından etkilemiştir. Abdülhamit’in Rusya Müslümanları ile yakından ilgilenmesinden Rus devleti rahatsız olmuştur ama Anadolu ulusal kurtuluş savaşına ilk yardım Rusya Müslümanlarından gelmiştir. Daha sonra Hint Müslümanlarının da Türk Kurtuluş Savaşına maddi yardım sağlamasında gene Abdülhamit’in panislamist politikayı bir halife olarak başarılı bir biçimde yürütmesinin son derece etkili bir rolü görülmektedir. Bir ön Asya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta ve Güney Asya bölgelerindeki Müslümanlarla Abdülhamit aracılığı ile yakından ilgilenmesi, Rus İmparatorluğu ile beraber Batının önde gelen sömürge imparatorluklarını da korkutmuş ve Osmanlı halifesinin yönetimi altında bütün Asya Müslümanlarının bir araya gelmelerini önleyebilmek üzere her türlü oyuna kalkışmışlardır. Abdülhamit’in ciddi bir devlet adamı olarak, yönettiği İmparatorluğun yeryüzünde bulunduğu konumu iyi bilmesi, yeryüzünün jeopolitik yapısı doğrultusunda merkezi bir imparatorluğu ayakta tutabilmek üzere Batının saldırganlığına karşı Doğu bölgelerinde etkinlikler kurarak denge sağlama çabası içine girdiği anlaşılmaktadır. Böylesine bir devlet adamı yaklaşımı da, modern bir devletin yönetimine uygun düşmektedir. Altı yüzyıllık bir uzun zaman sürecinden sonra düşüşe geçene bir imparatorluğun başı olarak, devleti otuz üç yıl ayakta tutabilmek ve giderek artan Batılı emperyalistlerin saldırılarına karşı doğu-batı dengeleri aramak ancak modern bir devlet anlayışı çerçevesinde düşünebilirlerdi. Abdülhamit’in bu doğrultuda ki girişimleri daha sonraki dönemde Atatürk’ün önderliğinde yürütülen Türk Kurtuluş Savaşına Rusya ve Hindistan Müslümanların destek sağlamasına ve maddi yardımlarda bulunmasına yol açmış ve Türk milletini yeryüzünde yalnız kalmaktan kurtarmıştır.

Tarihsel süreç içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesinden sonra...
Tarihsel süreç içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesinden sonra, onun yerine devletin merkezi ülkesinde bir Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı verilmiş ve Mustafa Kemal Paşa böylesine milli bir mücadelenin öncüsü ve önderi olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Dünyanın merkezi coğrafyasında topraklarda ve benzeri bir konumda bir büyük imparatorluk çökerken, geri kalan Türk topluluğu, elde kalan orta boy bir ülke olan Anadolu üzerinde Ulusal Kurtuluş Savaşına kalkışmıştır. Abdülhamit’in büyük çabalarla kurtaramadığı İmparatorluk yıkılınca yerine yeni bir devlet Atatürk’ün öncülüğünde kurulabilmiştir. Bu açıdan Atatürk ile Abdülhamit arasında çok önemli bir benzerlik bulunmaktadır. İkisi de dünyanın önde gelen emperyalist devletlerin saldırılarına karşı, merkezi coğrafyadaki bir devlet koruma ve kollama çabası içerisinde olmuşlardır. Abdülhamit çökmekte olan bir devleti kurtarmaya çalışırken, Atatürk yıkılan bir yapı sonrasında yepyeni bir devleti yeniden aynı coğrafya üzerinden kurma çabası içerisinde olmuştur. Bu ortak konum, Atatürk ile Abdülhamit’in beraberce ele alınarak değerlendirilmesinde ana çıkış noktası olarak kabul edilebilir. İki devlet başkanının dünya coğrafyasının getirdiği konum üzerinde benzeri bir jeopolitik nedeniyle, uluslararası ilişkilerde benzeri bir eğilim göstermeleri ve bir strateji ile devletlerini korumaya kalkışmaları daha kolay anlaşılabilmektedir. Dünyanın merkezindeki devletler, hem doğu ile batı hem de kuzey ile güney arasındaki dengelere göre varlıklarını korumak durumundadırlar. İkisi de bu bilimsel gerçeği bilerek hareket etmişlerdir.

Devlet aklı denilen kavramın farkındaydılar.
Abdülhamit bir cihan imparatorluğunun uzun süreli ve dirayetli bir padişahı olarak, Atatürk de ondan sonraki dönemde aynı topraklarda yepyeni bir devletin kurucusu olarak, devlet aklı denilen kavramın farkındaydılar. Her ikisi de uluslararası alanda geçmişten gelen devletlerarası büyük oyunun ne olduğunu bilen ve bu doğrultuda kendi devletlerini koruyarak geleceğe dönük olarak kurumlaştırmaya çalışan bir çabanın içerisinde olmuşlardır. Altı yüz yıl sonra çökmekte olan bir imparatorluğu ayakta tutabilmek ve gelecek yüzyıla taşımak gibi önemli bir misyonu başarıyla yerine getiren Abdülhamit, kurtlarla dans oyununu iyi oynamıştır. Rusya’ya karşı İngiltere’yi, İngiltere’ye karşı Almanya’yı kullanmasını başaran Abdülhamit’in, Almanya’yı da Fransa ile dengelemeye çalıştığı zamanlar olmuştur. O dönemin dört büyük emperyalist gücünü birbirine karşı kullanarak, bazen çatıştırarak bazen de dengeleyerek otuz üç yıl gibi uzun bir süre Osmanlı tahtını ayakta tutabilmiştir. Batılı güçler arasındaki bu çekişmede imparatorluk topraklarının işgaline karşıda doğulu Müslüman topluluklar ile yakınlaşarak dünyanın merkezinde bir doğu batı dengesi arayışını düzene kavuşturmak için önemli girişimlerde bulunmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu aslında beş yüz yıllık bir egemenliği tamamladıktan sonra 1828 yılında Yunanistan’ın kopmasıyla yıkılma aşamasına gelmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu aslında beş yüz yıllık bir egemenliği tamamladıktan sonra 1828 yılında Yunanistan’ın kopmasıyla yıkılma aşamasına gelmiştir. Ne var ki o dönemde dünya gücünü temsil eden İngiltere, kendisine karşı yeni bir büyük güç olarak Rusya ya da Almanya’nın çıkışını engelleyebilmek için Osmanlı devletinin ömrünü uzatmaya çalışmıştır. Londra büyükelçisi Mustafa Reşit Paşa bu doğrultuda, İstanbul’a geri gönderilerek Sadrazam yapılmış ve bu aşamadan sonra Osmanlı devleti üzerinde İngiliz baskısı giderek artmıştır. Rusya’nın bir büyük güç olarak güneye inmesini istemeyen İngiltere, kendisine rakip olarak ortaya çıkan Almanya’nın da doğuya doğru genişlemesini önlemek istemiş ve bu doğrultuda bitmiş olan Osmanlı devletini yarı himayesine alarak yirminci yüzyıla kadar bu devletin devam etmesini istemiştir. Tanzimat fermanı ile Osmanlı devletinin sanayileşmesi önlenmiş ve Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşmasıyla Osmanlı ülkesi İngiltere için serbest pazar konumuna getirilmiştir. II. Mahmut bu aşamada başa geçmiş ve yaptığı reformlarla devlet ile orduyu yeniden düzenlemiştir. Bankerler aracılığı ile çökertilen Yeniçeri Ocağı basılarak feshedilmiş ve yerine yepyeni bir ordu kurularak Osmanlı devletinin ömrü bir yarım yüzyıl daha uzatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılın son yarısında başa geçen Abdülhamit ise dirayeti ve otoritesi ile devleti toparlayarak, Osmanlı egemenliğinin yirminci yüzyılın başlarına kadar sürmesini sağlamıştır. Abdülhamit’in yaptıklarıyla daha sonra başa geçen İttihat ve Terakki iktidarı Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar ülkeyi yönetebilme şansını yakalayabilmiştir. Gayrimüslim kesimlerin örgütlenmesiyle bir senaryo düzenlenmiş ve Abdülhamit tahttan indirilmiştir. Başa geçen İttihatçılar ise Abdülhamit’in yaptıklarına sahip çıkarak devam ettirmişlerdir. Bir anlamda İttihat ve Terakki iktidarı Abdülhamit’in devamı olmuştur.
Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı’nın en uzun asrı olmuştur.
Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı’nın en uzun asrı olmuştur. Çünkü bu dönemde gelişen olaylar ve saldırılar ile bu büyük merkezi devletin yavaş yavaş ortadan kalkmasına giden yolu açmıştır. II. Mahmut ile birinci yarıyı, II. Abdülhamit ile ikinci yarıyı kurtaran Osmanlı devleti, bu kritik yüzyılı geride bırakarak yirminci yüzyıla ulaşabilmiştir. Onbeşinci yüzyılda okyanuslara açılarak bütün dünya kıtalarını işgal ederek sömürgeleştiren, batının emperyal devletleri artık dünyanın merkezini de ele geçirerek kendi egemenliklerinde bir dünya hegemonyası arayışı içindeydiler. İngiltere ve Fransa’ya rakip olarak Almanya ve İtalya’nın ortaya çıkması, kuzey gücü olan Rusya’nın ise güneye inmeye çalışması sonucunda Birinci Dünya savaşına giden yol gündeme gelmiştir. Batılı güçler dünyanın merkezi ele geçirmek için birbirleriyle yarışırlarken, kuzey gücü olan Rusya ise önce Kırım savaşı, daha sonra Kafkasya savaşı ile güneye inmeye başlamış ve yirminci yüzyılın başlarında da büyük bir Balkan savaşı çıkartarak Osmanlının Avrupa bağlantısının önünü kesmiştir. Bu üç bölgede göç eden Türk ve Müslüman ahali, imparatorluğun merkez topraklarına yerleşerek devleti yeniden güçlendirmenin arayışı içinde olmuşlar ama bu konuda Müslümanlar ile gayrimüslimler anlaşamamışlardır. Abdülhamit ise İslam’ın halifesi olarak Müslüman ahali ile beraber hareket etmek zorunda kalmıştır.
İmparatorluğun Balkan ülkeleri zamanla Hıristiyan ülkeler olarak Osmanlı’dan kopunca geriye Müslüman ahalinin yaşadığı topraklar kalmıştır.
İmparatorluğun Balkan ülkeleri zamanla Hıristiyan ülkeler olarak Osmanlı’dan kopunca geriye Müslüman ahalinin yaşadığı topraklar kalmıştır. Özellikle, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Anadolu’nun Müslüman topluluklardan oluşan bir nüfusa sahip olması nedeniyle, Abdülhamit İslam’ın halifesi olarak yeni bir panislamizm politikasına başlamış ve böylece dini kullanarak, Balkanlarda yaşanan kopmaların imparatorluğun diğer bölgelerine yayılmasını önlemek istemiştir. Osmanlı beşyüz yıl esas ülkesi olarak kabul ettiği Balkanların elinden çıkmasından sonra giderek tam anlamıyla İslam devletine doğru bir dönüşüm aşamasına gelmiştir. Hıristiyanların yaşadığı ülkelerin Balkan Savaşı sonrasında bağımsız olması üzerine, Abdülhamit geri kalan Müslüman bölgeleri merkezden yönetmek üzere başkenti Şam’a taşımak istemiştir. Böylece, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Anadolu topraklarını, Hıristiyan Avrupa’ya karşı bir büyük Müslüman devletin çatısı altında tutmak istemiştir. Ne var ki, Abdülhamit’in bu girişimine karşı çıkan Selanik’in gayrimüslim kesimleri Hareket Ordusunu hazırlayarak İstanbul’a göndermişler ve 31 Mart olayını kışkırtarak da Abdülhamit’i tahttan indirmişlerdir. Böylece, panslavizm ve pancermenizm akımlarına karşı Abdülhamit’in uygulamaya başladığı panislamizmin önü kesilmiş ve ittihatçılar aracılığı ile panturanizm akımının önü açılmıştır. İngilizler bu aşamada hem Türk milliyetçiliğini hem de Arap milliyetçiliğini örgütleyerek, Abdülhamit’in Büyük İslam İmparatorluğu projesinin önünü kesmişlerdir. İngilizlerin desteği başa geçen İttihatçılar ise sonradan Abdülhamit’in haklılığını anlayarak Almanya’ya yakın bir siyaset izlemeye başlamışlardır. Almanlara yaptırılan Berlin – Bağdat demiryolunun bittiği aşamada Abdülhamit, gayrimüslim unsurların ortak hareketi ile tahttan indirilmiştir. Ermeni, gürcü ve Yahudi temsilcilerden oluşan heyet Abdülhamit’in tahttan indirilmesi işini tamamlamışlardır.
Abdülhamit aslında pek de dinci bir padişah değildi.
Hıristiyan topraklarının elden gitmesinden sonra zorunlu olarak panislamizm’e yönelen Abdülhamit aslında pek de dinci bir padişah değildi. Tıplı II. Mahmut gibi devleti çağdaşlaştırma doğrultusunda önemli adımlar atmış, amcası Abdülaziz ile beraber gittiği Avrupa ülkelerinde gördüğü batılı ve modern yaşam tarzını ülkesine getirmek istemiştir. Avrupa tipi eğitim yapan birçok okulu zamanında açan padişah, devlet ile beraber toplumu da batı tipi modern bir tarzda yeniden kurmak istemiştir. Kadın ile erkeğin beraberce yaşayacağı bir Avrupalı ülke olarak Osmanlıyı yeniden oluşturmaya çalışırken, sürekli olarak batılı ülkelerin saldırıları ile karşı karşıya kılmıştır. Batılı emperyalistler çağdaşlaşan bir Osmanlı devletini hiç bir zaman istememişler, bu büyük devletin ortadan kalkması için ellerinden gelen her yolu denemişlerdir. Batılılar kendilerinin dışında kalan ülkelerin kalkmasını istemedikleri için, diğer devletlere uyguladıkları sömürge politikalarının benzerlerini Osmanlı için de gündeme getirmişlerdir. Abdülhamit sürekli olarak bu gibi olumsuz girişimlere karşı çıkarak ülkesini ve devletini güçlendirebilmenin yollarını aramıştır.
Osmanlı devletinin ilk ciddi istihbarat örgütünü kurmuştur.
Yabancı devlet ajanlarının cirit atmasına karşı önlem olarak Osmanlı devletinin ilk ciddi istihbarat örgütünü kurmuş ve katı bir sansür uygulayarak, ajan kılıklı gazetecilerin Osmanlı devletine karşı yıkıcı propaganda yapmalarına izin vermiştir. Jurnal ve hafiye teşkilatı ile kendi yönetimini güvence altına almasına rağmen, Abdülhamit kendi döneminde batı tipi bir basının örgütlenmesine izin vermiş ve desteklemiştir. Onun ısrarla izlediği panislamizm politikasına karşı çıkan gayrimüslimler Babıâli denilen merkezde basını kurarak Abdülhamit yönetimine karşı savaş açmışlardır. Modernleşmeye çok önem veren padişah, batı tipi bir basının oluşumunu önlememiş, sıkı denetim altında Babıali’nin gelişmesinin önünü açmıştır. Osmanlının ilk ciddi basınının Abdülhamit döneminde gerçekleştiği söylenebilir. Batı tipi okullar açarak aydın nüfusun gelişmesine yardımcı olan Abdülhamit bu okullardan işbirlikçi ve mandacı aydınların yetişmesini istememiş ve buna karşı önlemler almıştır. Bu nedenle, gayrimüslim aydınlar sürekli olarak Abdülhamit’i kızıl sultan adıyla bir diktatör gibi göstermeye çalışmışlardır. Bağımsız düşüncenin gelişmesi için okullara felsefe dersi koyduran Abdülhamit, emperyal devletlere bağımlı işbirlikçi aydınların ülkeyi kışkırtmalarına izin vermemiştir. Tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi aydınlanmadan yana bir yol izlemiş ama aydınların içinden hain çıkmasına ve ülke aleyhine emperyalist güçlerle işbirliği yapmalarına izin vermemiştir. Abdülhamit’in ne derece haklı olduğu daha sonraki yıllarda Atatürk’ün ilan etmiş olduğu 150’likler listesi ile ortaya çıkmıştır. Osmanlının önde gelen aydınları Batı ülkelerinin işbirlikçisi gibi davranarak ülkenin çöküşüne alet olmuşlardır. Türkiye bugünde benzeri bir durum yaşamakta ve ne yazıktır ki, yüz yıl sonra yeniden aydınların emperyalistlerle neoliberalizm görüntüsü altında işbirlikçiliğine sahne olmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu gibi bir büyük cihan devletinin çöküşüne neden olan bu ihaneti Atatürk ve Abdülhamit cezalandırmak istemiştir ama günümüzün Türkiye yönetiminden böyle bir tepki çıkmaması için ciddi bir psikolojik savaş saldırısı, demokrasi mücadelesi görünümünde son derece ustalıklı olarak sürdürülmektedir.
Bugünün Türkiye’sinde Atatürkçüler ile Abdülhamitçiler karşı karşıya getirilmeye çalışılmaktadır. Böylesine bir durumun yaratılmasında din faktörü kullanılmakta ve panislamizmi Batı emperyalizmine karşı uygulamaya çalışan Abdülhamit’i dinciler bayrak haline getirilerek Türkiye Cumhuriyetini laik ve çağdaş bir cumhuriyet olarak kurmuş olan Atatürk’e ve onun izinden giden Atatürkçülere karşı geliştirilen saldırılarda bir büyük Hakan ve Büyük Önder çekişmesi yaratmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin tıpkı Osmanlı’nın son dönemine benzer bir yıkıcı emperyalist saldırı ile karşı karşıya kaldığı bugünkü aşamada, Abdülhamitçilerle Atatürkçülerin karşı karşıya gelmelerinin ne derece büyük bir tarihsel hata olduğunu yüz yıl önce yaşanmış olan olaylar göstermektedir. Atatürk ve Abdülhamit’in ortak noktaları her türlü emperyalizme karşı çıkmak ve direnerek bu gibi saldırılara karşı savaşmak olmasına rağmen, günümüzün Atatürkçüleri ile Abdülhamitçilerinin dışa karşı bir savaşı ya da direnişi bırakarak birbirleriyle uğraşmalarının büyük bir senaryonun sahneleri olarak gündeme geldiği görülmektedir. Bugün türk devletinin başında Atatürk ya da Abdülhamit olsaydı ilk yapacakları iş her türlü emperyalist saldırıya karşı çıkarak ve direnerek kendi devletlerini ve ülkelerini korumak olacaktı. Özellikle türban meselesi, laikliği savunan Atatürkçülerle, Abdülhamit’in izinden giden Müslüman kesimleri karşı karşıya getirmek için kullanılmaktadır. Üniversitelerde ilk türban sorununu çıkartan hanımın bir yakın akrabasının sonradan siyasette öne çıkması, aileler düzeyinde nasıl bir hazırlık yapıldığının en açık göstergesi olarak öne çıkmaktadır. Atatürk’ün cumhuriyetinde, onun getirmiş olduğu çağdaş eğitim sisteminde Atatürkçülerle Abdülhamitçilerin karşı karşıya kalması nedeniyle, Türk eğitim sistemi ve toplumu çökme aşamasına doğru hızla sürüklemektedir. Türk bayrağına karşı türbanın bir siyasal simge halinde kullanılması, geleneksel Müslüman kesimleri tahrik etmekte ve bunun sonucu olarak da Atatürkçülerle Abdülhamitçiler karşı karşıya getirilmektedir. Birbirleriyle uğraşmak ve çatışmak durumunda kalan bu toplum kesimleri dış tehdit ve tehlikelere karşı toplum ve millet olarak işbirliği yapacağına türban kışkırtmasıyla karşı karşıya gelmekteler ve böylece emperyalist devletler Türkiye’yi bölmek üzere hazırlamış oldukları her türlü senaryoyu kolaylıkla uygulama alanına aktarabilmektedirler. Birbirleriyle uğraşan bu kesimleri dışa karşı bir araya gelemedikleri görülmekte ve bu nedenle de Türkiye bir türlü toparlanamamaktadır.
Atatürkçülerle Abdülhamitçiler karşı karşıya!..
Atatürk bir devlet adamı ve kurucusu olarak Abdülhamit gibi modernizm ve pozitivizmden yana idi. Bu yönleri ile bilime inanıyor ve tek yol gösterici olarak bilimi kabul ediyordu. Hıristiyan batının saldırılarına karşı bir var olma mücadelesi veren Müslüman Türk milletinin devletini kurduğunu iyi biliyordu. Devletin kuruluş günü olan Meclis’in açılış töreni öncesinde Hacıbayram camiisine giderek milletin temsilcileriyle beraber dua etmiş ve bir Cuma günü Meclis’i açmıştır. Meclisi açış konuşmasında olduğu gibi daha sonradan yaptığı bir konuşmada Türk halkının dini olan Müslümanlık ile ilgili destekleyici sözler söylemiştir ama devleti kurarken de çağdaş dünya devletlerinde olduğu gibi laik bir düzeni oturtmaya çaba göstermiştir. Müslüman bir milletin çağdaş örgütlenmesi olarak Türkiye Cumhuriyetinin laik temelleri bizzat Atatürk tarafından atılmıştır. Tanzimat döneminde başlayan batıya yönelik değişim atılımları hem Abdülhamit hem de Atatürk dönemlerinde devam etmiştir. Her iki devlet adamı, kendi devletlerinin tıpkı batının güçlü devletlerinin sahip olduğu çağdaş düzeye getirebilmek için uğraş vermişlerdir. Bu doğrultuda bir araya gelen iki devlet adamının sonraki takipçilerinin karşı karşıya gelmesinde bir emperyal oyunun olduğu artık ortaya çıkmaktadır. Her iki kesimin önde gelen temsilcilerinin böylesine olumsuz bir durumun nedenleri üzerinde durmak ve araştırarak çözüm getirmek gibi sorumlulukları vardır.
Osmanlı devletini çökerten emperyalist saldırılar
Osmanlı devletini çökerten emperyalist saldırıların benzerleri Anadolu halkı üzerine yöneltilirken, Türk halkı bir var olma mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında, Türk ulusunun çeşitli fertleri bir araya gelerek dış saldırılara karşı bira rada bir mücadele verirken cephede ya da siperde laiklik yada türban tartışması yapmıyorlardı. Bir devletin yada milletin varlığına kasteden emperyalist bir saldırının var olduğu aşamada, ulusal fertleri arasındaki her türlü ayrılık kendiliğinden kalkar ve dışa karşı bir ortak mücadele gündeme gelir. Dünyanın her yerinde ulusal kurtuluş savaşları böylesine bir aşamada ortaya çıkar ve toplumun bir araya gelerek kenetlenmesiyle başarıya ulaşır. Türkiye’de bugün böylesine bir dayanışma içinde dışa karşı ortak mücadele yapılacağına laiklik ve türban sorunları ile iç çekişmeler tırmandırılmakta ve toplumun gücü iç nedenlerle kırılarak, dışa karşı yönlendirilmesi gereken ulusal birlik ve beraberlik önlenmektedir. Atatürkçüler laiklik nedeniyle suçlanırken, geleneksel Müslüman kesimlerde türban nedeniyle gericilik noktasına sürüklenmektedirler. Türk kadınının geleneksel başörtüsünün, türban adı altında bir siyasal simgeye dönüştürülmesi, Türkiye Cumhuriyetini Atatürk’ün laik devlet modelinden çekip çıkararak, Amerikan Emperyalizminin Büyük Orta Doğu projesinin deney ülkesi konumuna getirmektedir. Türk devleti kurucusu Atatürk’ün çizmiş olduğu laik ve çağdaş çizgiden kaydırılırken, Abdülhamitçilerin geleneksel değeri olan islamcı bir yapılanmaya doğru zorlanmaktadır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti adı altında bu emperyalist oyun tezgâhlanmaktadır.
Evet; Yeni Türkiye Cumhuriyeti adı altında bu emperyalist oyun tezgâhlanmaktadır.
İnsanlığın bütün kazanımlarını geride bır akara, dünyayı yeniden bir Ortaçağ düzenine sürüklemek isteyen küresel emperyalizm, bilimi bırakarak dine sarılmakta, ve dini insanları pasifleştiren ruhsal durumundan yararlanarak bütün dünyanın kontrolünü ele geçirmek istemektedir. Böylesine bir haksız saldırıya bugün hayatta olsalar, hem Atatürk hem Abdülhamit karşı çıkarlardı. Bu iki liderin bugünkü takipçilerinin, böylesine bir emperyalist oyuna alet olarak birbirleriyle çekişmeyi bırakmaları gerekmektedir. Atatürkçüler ve Abdülhamitçiler için bugünün koşullarında ilk yerine getirilecek ulusal görev her türlü emperyalist saldırı ve oyuna karşı çıkmak olmalıdır. Laikliği savunan Atatürkçülerin din düşmanı olmaları mümkün değildir. Atatürk bir Müslüman ülkede laik ve çağdaş bir cumhuriyet kurmuştur. Böylesine bir bilinçle hareket edecek olan Atatürkçülerin Türk halkının geleneksel değerlerine din ve vicdan özgürlüğüne saygı göstermesi kaçınılmazdır. Müslüman kesimlerde, okumuş ve aydın kesimlerin laiklik düzenine sahip çıkmalarına, çağdaş bilimin verileri olan pozitif değerlere saygı göstermelerine anlayış göstermelidirler. Böylece karşılıklı anlayış hem bir ortam yumuşaması sağlayacak hem de, gayrimüslim kesimlerin ülkeyi bölme doğrultusunda kışkırttıkları çekişme ve çatışmalara elverişli bir ortam yaratmayacaktır. Türkiye, laik devlet ve Müslüman milletiyle dışa karşı tek vücut olabilmeyi artık öğrenmelidir.
Türkiye, laik devlet ve Müslüman milletiyle dışa karşı tek vücut olabilmeyi artık öğrenmelidir.
Atatürk ve Abdülhamit bir toplantı sırasında Osmanlı sarayında beraber bulunmuşlardır. Bu toplantı sonrasında, Abdülhamit, Mustafa Kemal’den çok etkilendiğini ve bu gencin Türk ulusunun geleceğinde önemli işler başaracağını yakınındakilere aktarmıştır. Atatürk ise devlet başkanı olduktan sonra Abdülhamit ile ilgili düşüncelerini dile getirirken, O’nun büyük bir devlet adamı olduğunu ülkesi ve devleti için önemli değişimler gerçekleştirdiğini açıkça söylemiştir. Ayrıca Abdülhamit ile ilgili eleştirilere katılmadığını da açıkça ifade etmiştir. Birbirlerinin izleyicisi olan bu iki devlet adamı, ülke ve devletleri için hayatlarını feda ederken, onların izleyicilerinin birbirleriyle uğraşmalarının anlamsızlığı iyice ortaya çıkmaktadır.
Her türlü emperyalizme karşı çıkarak iç ve dış düşmanlara karşı direnerek mücadele eden Atatürk ve Abdülhamit’in izinden giden toplum kesimlerinin bugün bir araya gelerek Türk devletinin varlığı için birlikte hareket etmeleri gerekmektedir. Birlik ve beraberliğin dışa karşı gerçekleşebilmesi için de, iç sorunların artık daha fazla deşilmeden bir yana bırakılması gerekmektedir.
Atatürk ve Abdülhamit’in ortak antiemperyalist çizgisi bugünün Türkiye’si için dışa karşı verilecek var olma savaşımının ortak paydası olmalıdır. Karşılıklı hoşgörü ve anlayış, yeni bir başlangıç için ilk adımların atılmasında yararlı olabilecektir. Yeniden emperyalizme karşı verilecek var olma mücadelesinde, iç kavgalar artık bir kenara bırakılmalıdır.
Abdülhamitçiler ile Atatürkçüler arasında bir yakınlaşma ve diyalog köprüsü kurulabilir.
Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı sorunlar dikkate alınırsa, bunların tıpkı Atatürk döneminde çözüme kavuşturulması doğrultusunda Abdülhamitçiler ile Atatürkçüler arasında bir yakınlaşma ve diyalog köprüsü kurulabilir. Bu sorunlar yüzünden Türk devleti Yugoslavya gibi dağılırsa ya da Irak’ta gibi çökertilirse, bunun altında bütün Türk ulusu kalacaktır. Gün iç çelişkileri bir yana bırakarak dışa karşı iş birliği yapma günüdür. Dış sorunlara karşı Atatürk ve Abdülhamit’in ortak bir çizgide benzeri bir diplomasi uyguladığını Müslüman ve laik kesimler hatırlayarak hareket etmelidirler. Osmanlı’nın gayrimüslim unsurlarının, imparatorluk sonrasında bu coğrafyada kendi büyük devletlerini kurma projelerine hem Abdülhamit hem de Atatürk karşı çıkmışlardır. Abdülhamit Filistin topraklarını vermeyerek Siyonistleri geri çevirmiştir. Atatürk’te Orta Doğu’da bir İsrail devletinin kurulmasına karşı çıkarak Siyonizm yerine Kemalizm’in Orta Doğu’nun geleceğini oluşturması için çaba harcamıştır. Atatürk daha da ileri giderek İsrail’in Avustralya’da kurulması gerektiğini dünya dengelerinin dikkate alarak köşkteki bir toplantıda açıkça dile getirmiştir. Abdülhamit Ermeni devletinin kuruluşunu önlemek için elinden gelen girişimleri yapmış ve bu doğrultuda güneydoğu halkının temsilcilerinden Hamidiye alaylarını oluşturarak Anadolu’da bir Ermeni devleti oluşumunu önlemeye çalışmıştır. Atatürk’te İttihat ve Terakki dönemi sonrasında ortaya çıkan yeni tabloya göre hareket etmiş ve son Osmanlı Meclisinde alınan Misakı Milli kararı doğrultusunda ulusal sınırlar içinde bir Türk devleti oluşturulması için çalışmıştır. Ermenilere ve Yahudilere karşı izlenen ortak tutum Yunanlılara karşıda sürdürülmüş, Abdülhamit Balkan savaşı sırasında Yunanistan’ın büyüme eğilimlerine karşı çıkmış, Atatürk ise ulusal kurtuluş savaşının son sahnesini Yunanlılara ayırarak Megaloidea projesini Yunanlılarla beraber Akdeniz’e dökmüşütr. İslamcı geçinen Abdülhamitçilerle, laik devlet savunucusu Atatürkçülerin milli tarihimizin bu gerçeklerini bilerek antiemperyalist cephede yeniden Kuvayı Milliye günlerinde olduğu gibi biraraya gelmelerinde Ön Asya’da Türk varlığının korunabilmesi açısından tarihsel zorunluluk vardır. Emperyalist ve Siyonist çevreler bu durumu iyi bildikleri için, ılımlı İslam ya da Büyük Orta Doğu gibi kendi çıkarlarına uygun düşen projelerle, Müslüman Türk halkı ile laik cumhuriyeti savunanları birbirlerine karşı kışkırtmaktadırlar. Medya gücü böylesine bir kışkırtma doğrultusunda geliştirilen, psikolojik savaş senaryolarını kamuoyuna taşımak için kullanılmaktadır.
Küresel sermaye bu doğrultuda Türk medyasına girerek emperyal politikalar doğrultusunda devleti ve milleti baskı altına almaya uğraşmaktadır.
Bugün yaşanmakta olan emperyalist oyunlar ve senaryoların hiçbirisi yeni değildir.
Bugün yaşanmakta olan emperyalist oyunlar ve senaryoların hiçbirisi yeni değildir. Abdülhamit ve Atatürk döneminde uygulanmış olan anti Türk ve Müslüman politikaların benzerleri günümüzde yeniden devreye sokulmaktadır. Bu aşamada Atatürkçülerin dikkatli davranarak laiklik adına, gayrimüslimlerin emperyalist oyunlarına alet olmamaları, Abdülhamitçilerin de İslam adına batı emperyalizminin bütün İslam dünyasını ele geçirmeye yönelik oyunlarına kanmamaları gerekmektedir. Aradan emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçileri çekildiği zaman, Türk milleti tıpkı Kuvayı Milliye günlerinde olduğu gibi emperyalizme ve Siyonizm’e karşı açıkça birlik ve bütünlük içerisinde hareket edebilecektir.
***
Müslümanlar Abdülhamit’in Avrupa görmüş bir devlet adamı olarak çağdaş uygarlıktan yana olduğunu, batılı bir devlet ve toplum yaşamını Osmanlı ülkesine getirmek için elinden geleni yaptığını, çağdaş bir devlet yapılanması ile beraber yeni eğitim kurumları ile aydınlık bir ülke kurmak için çaba gösterdiğini hatırlamalıdırlar. Osmanlı kadınını topluma kazandırmak isteyen Abdülhamit’in çarşaf giymeyi yasakladığını bugünün türbancıları iyi bilmek durumundadırlar. Batılı bir yaşamın simgelerinden birisi olan içkiyi Atatürk’ün rakı ile Abdülhamit’in rom ile günlük yaşamlarına taşıdıkları gene anımsanması gereken olgulardan birisidir. Her ikiside Arap tipi bir dini düzen peşinde olsalardı, çağdaş batılı yaşamın bir simgesi olan içkiyi toplumun önünde kullanmazlardı. Çarşafa karşı çıkmakta ve içki kullanmakta aynı çizgide olan iki devlet adamının, çağdaş uygarlığa dönük yepyeni bir ülke yaratmak için çaba gösterdikleri söylenebilir. İkisi de dünyanın ortasında bir Türk ve Müslüman toplumun devletini yönettiklerini çok iyi biliyorlardı. Bu doğrultuda jeopolitik konumlarının gerektirdiği her adımı atmaktan çekinmemişlerdir. Müslüman Türkler tarihten gelen böylesine bir bilinci günümüz Türkiye’sinde göstermek zorundadırlar.
Viyana’dan Pekin’e kadar olan bütün Avrasya sahası Türklerin yaşam alanıdır.
Abdülhamit Maceristan’dan Endonezya’ya kadar temsilciler göndererek Avrasya kıtasının bütün bölgelerindeki Türk ve Müslüman ülke ve toplumlarla çok yakından ilgilenmişlerdir. Atatürk’te dünyanın ortasında bir Türk devleti kurarken, Avrupa’nın ortasında bir Türk imparatorluğu kurmuş olan Macarlar’dan yararlanarak bu ülkenin uzmanları Türkiye’ye davet etmiş ve onların deneyimlerinden yararlanarak, çağdaş Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gibi Türkiye Cumhuriyeti de bir Avrasya devletidir. Bu nedenle Viyana’dan Pekin’e kadar olan bütün Avrasya sahası Türklerin yaşam alanıdır. Atatürk’te Macar uzmanlarla beraber çalışırken, Afganistan ordusunun kurulması için bu Türk ülkesiyle yakından ilgilenmiştir. Böylesine tarihi gerçekler hem Abdülhamit’in hem de Atatürk’ün Avrasyacı devlet adamları olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu bir dünya imparatorluğu olarak merkezi coğrafyada tam altı yüzyıl egemen olmuştur. Bugün Osmanlı’dan meydana gelen otorite boşluğunun doldurulabilmesi için Atatürk’ün Türkiye’sinin tarihten gelen bilinçle öne geçmesi ve bir Avrasya bütünleşmesine giden yolda, Merkezi coğrafyanın devletlerinin bir araya gelmesinden oluşacak Merkezi Devletler Birliği’nin oluşumu için öncülük yapması gerekmektedir. Dünya barışını kalıcı kılacak böylesine bir yeni yapılanmada Atatürkçüler ile beraber Abdülhamitçilerin beraberce hareket etmeleri bütün emperyalist oyunları bozacak ve saldırılara karşı önlem olacaktır.