28 Temmuz 2018 Cumartesi

"Kıbrıs Barış Harekatının 44. Yıldönümü dün kutlandı." -Kıbrıs’ı silah atmadan ele geçirmek "Prof. Dr. ATA ATUN" ve Ecevit'in Kıbrıs vasiyeti

Kıbrıs’ı silah atmadan ele geçirmek!..
1974 Mutlu barış Harekatından sonra Türkiye’ye konan ambargolar, Birlemiş Milletlerin Rum yanlısı “hayali” kararları, AB’nin adanın Rumlara teslim edilmesi yönündeki baskıları, girişimleri, tehditleri ve şantajları para etmeyince, Hıristiyan kökenli üst akıl(lar) sonucu hemen değil ama uzun vadede alınacak bir planı önce senaryolaştırmış, sonra da uygulamaya koymuşlar.

Üst akıl tarafından uzun vadeli olarak planlanmış, 40 yıl evvel tezgaha konmuş sinsi bir oyun oynanıyor KKTC’de. Bu oyunun özü “Her tür ulusal ve uluslararası kuruluşlar vasıtası ile Türkiye’yi baskı, şantaj, hile, tehdit, yurt içinde içinde kargaşa çıkarmak, vekalet savaşları ile bunaltmak, kurtuluş için önüne Kıbrıs’tan vaz geçmeyi koyarak Kıbrıs’tan Türkiye’nin çıkmasını sağlamak, Kıbrıslı Türkleri Türkiye’ye karşı kışkırtmak ve Kıbrıs’ın tümünü Yunan egemenliği altına sokarak Hıristiyan toprakları içine katmak.

Bugün bölgemizdeki koşullar 40 yıl öncesine nazaran çok değişti ve bu farklılıklara şimdi Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerinin bulunması da eklendi. Günümüzde Kıbrıs’ın jeopolitik konumu ve Kıbrıs adası üzerindeki egemenlik hakkı, 40 yıl öncesine nazaran iki veya üç misli değil, belki de on misli daha önem kazandı.

KKTC’de son 40 yıldır oynanan oyun aklıma Türkiye’nin ünlü şairi ve yazarı Peyami Safa’nın Türk Düşüncesi Dergisinin, Ağustos 1959, Sayı 59-8’da yayınlanan “Arap Harfleri” başlıklı yazısında ve “Eğitim-Gençlik-Üniversite” isimli eserinde yazdığı ünlü cümlesini getirdi; “Bir milleti yok etmek isterseniz askerî istilâya lüzum yoktur. Ona tarihini unutturmak, dilini bozmak, dininden soğutmak ve dolayısıyla mânevî değerlerini, ahlâkını soysuzlaştırmak kâfîdir.”

KKTC’de, tam da bu cümledeki içerikle birebir örtüşen sinsi bir plan yıllar önce uygulamaya kondu. Bu sinsi plan bilinçli olarak, manevi, dini ve milli duygularını aşağılamak ve kötülemek yöntemi ile gencecik evlatlarımızı, Türklüklerinden ve Müslümanlıklarından şüphe duyar hale getirerek beyinlerini bulandırmak hedefi ile öncelikle eğitim sektöründen başlatıldı. Bir kısım zayıf karakterli eğitmen ya satın alındı, ya da hile, şantaj, baskı, özellikle de Yunanistan kökenli Vakıfların verdikleri vaatler, paralar ve benzeri yollarla bu planın uygulama süreci içine dahil edildi. Genç beyinler, devletin parası ile milli, dini ve manevi değerlerinden, Türklüklerinden ve anavatanlarından uzaklaştırılmaya başlandı.

Söz konusu sinsi plan, eşzamanlı olarak ikinci bir sektörde daha uygulamaya kondu. Önce bazı köşe yazarları satın alındı, sonra da bunların kanalı ile medya kuruluşlarının içine sızıldı. Yazılı ve görsel medya kanalı ile halkımızın içinde yer alan bazı kesimler, marjinaller ve kişiler bu planın kapsamı içine çekildi ve planın doğrultusunda çalışmalar yapmaları sağlandı.

Bu planın, daha doğrusu bu çirkin tezgahın sonuçlarının ortaya çıkması çok zaman almadı. Eğer bu gün aramızda bol miktarda Grekofil (Yunan hayranı) ve bizlerin tümünün hayatlarını yüzlerce şehit vererek kurtaran “Türk Silahlı Kuvvetleri” ile yaşamımızın her döneminde, her zamanda ve her koşulda yanımızda olan anavatan Türkiye’mize utanmadan, sıkılmadan “düşmanlık duyanlar” varsa, kökeninde, büyük oranda bu planın sonuçları ve etkileri yatmaktadır.

Artık, dış kökenli üst akılların ülkemizde uzun vadeli bir çalışma sonrasında yaratmayı başardıkları bu yozlaşmadan kurtulmamız ve kendi özümüze, milli, dini ve manevi değerlerimize geri dönmemizin zamanı gelmiştir.

Mevcut hükümetimizi ve gelecekteki hükümetlerimizi bu yönde zor bir görev beklemektedir. Milli benliğin ve kültürün korunması yönünde radikal kararlar alıp uygulamaya koymaları ve Kıbrıs Türkünü bu planlı yozlaşmadan kurtarmaları gerekmektedir.

Prof. Dr. (İnş. Müh.), Dr. (Ulus. İliş.) Ata ATUN
Akademisyen-KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı
ata@ataatun.com //ataatun@gmail.comhttp://www.ataatun.org-Facebook: AtaAtun1

Ecevit'in Kıbrıs vasiyeti ortaya çıktı
Gazeteci Mehmet Çetingüleç'e anlatmıştı...


Kıbrıs Barış Harekatının 44. Yıldönümü dün kutlandı.
Barış Harekatını başlatma emrini 20 Temmuz 1974 tarihinde veren dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, vefatından kısa bir süre önce gazeteci Mehmet Çetingüleç’e anılarını anlatırken, Kıbrıs vasiyetini de açıkladı.
Çetingüleç’in yazdığı “Ecevit’in Anıları” isimli kitapta yer alan Kıbrıs notlarından bir bölümü şöyle:
- Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün –tek kurşun atmadan- Hatay’ı almasından sonra ikinci toprak kazanımı Bülent Ecevit’in Kıbrıs Barış Harekatı ile gerçekleşmişti. Ancak harekat Kıbrıs Türklerinin bulunduğu bölgenin ötesine geçmedi. Türkiye’de bazı yorumcular ‘Eğer harekat sınırlı tutulmasa Türkiye’nin masada eli daha güçlü olurdu’ şeklinde değerlendirmeler yapıyordu, ama Ecevit aynı fikirde değildi :
BÜLENT ECEVİT - Kesinlikle öyle değil, çünkü orada 150 bin kadar Türk vardı, 600 bin kadar da Rum… Biz dünyadan hiç tepki almaksızın Barış Harekatını yaptık. Eğer ölçüyü kaçırsaydık, “işgalci devlet” durumuna düşmüş olacaktık. “Kurtarıcı devlet”işleviyle Kıbrıs’a gittik. Kıbrıs’taki darbeyi önlemek ve Türkleri bir soykırımdan kurtarmak için harekat düzenledik.
Eğer adanın bütününü almaya kalkışsaydık, bütün dünyayı da karşımıza alırdık. Aslında hiçbir diplomasi uzmanı da böyle bir iddiada bulunmuyor.
- Peki Kenan Evren’in bir açıklamasında söylediği gibi Türkiye’nin “fazla toprak alması” gibi bir durum sözkonusu olmuş muydu ?
BÜLENT ECEVİT – Hayır... Öteden beri Türklerin elinde varolan toprak miktarı yüzde 30 küsür oranında. Onun (Evren’in) öyle bir konuşma yapmış olmasına çok içerledim.
- Ecevit, adadaki Türk nüfusun korunmasını esas alıyordu :
BÜLENT ECEVİT –Kıbrıs’taki Türkleri barışa kavuşturmak için ne yapmak gerekiyor? Bunu da düşünerek, ona göre hareket ettik.
1967’de İnönü başkanlığındaki hükümette bakandım ve tabii o dönemde Kıbrıs’ta istenmeyen bazı gelişmeler yaşanmıştı. O deneyimle 1974'de Başbakanlığa geldiğim vakit “Kıbrıs’ta bir şeyler olabilir, Türklerin başı derde girebilir, mutlaka hazırlıklı olmalıyız.” dedim. Genelkurmayla her ihtimale karşı planlar yaptım. Eğer Kıbrıs’ta ve Yunanistan’da gerekli tedbirler almak zorunda kalırsak, durum ne olur, nasıl sonuç alabiliriz? Olumlu sonuçlar alabilmek için neler yapmalıyız? Bütün bunları değerlendirdim. Emindim ki, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücü bir hareketi barış içinde sağlamaya yeterlidir. Ayrıca Yunanistan’da 6 yıldan beri iş başında olan bir cunta hükümeti vardı. O yüzden Yunanlıların dünyada itibarları çok düşüktü. Ayrıca devlet başkanın başı dertteydi. Makul ölçüler içerisinde Kıbrıs’ta sorunu çözebileceğimize inanıyordum. Diplomaside koşulları iyi değerlendirmek çok önemli. Biz o sırada bulunan ortamı çok iyi değerlendirdik. Kısa sürede, birkaç gün içinde çok olumlu bir sonuç aldık.
“KIBRIS FATİHİ” UYARISI
- Ecevit, Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra sokaktaki coşkuyu bir genelgeyle frenlemeye çalıştı:
BÜLENT ECEVİT – Büyük bir mutluluk yayılmıştı Türkiye’ye. Türk ulusu kendine daha çok güvenir duruma gelmişti. Bana“Kıbrıs Fatihi” diyorlardı, ama ben asla bu deyimi kullandırtmadım. Tam tersine mesela otobüslere “Kıbrıs Fatihi” diye miğferli resimlerim asıldığı zaman valilere telefon ettim, “Bu tür şeyleri yaptırtmayın. Bizim amacımız fetih değil barıştır…” diye. Ama buna rağmen, “Kıbrıs Fatihi” sözü yerleşti. Toplumda büyük bir heyecan vardı. Türk ulusu uzun yıllardan beri ilk defa kendini kanıtlamış oluyordu. Dünya kamuoyunda da olumlu etkiler oluyordu.
Tabii büyük bir hayal kırıklığı içine sürüklendi Amerika. İlişkilerimiz büyük bir soğuma sürecine girdi. Biz Amerika Birleşik Devletleri’ni gücendirmemek için elimizden geleni yaptık, fakat kendi hakkımızı da savunduk.
- Ecevit’le sohbet ederken Barış Harekatının üzerinden 30 yıl geçmişti. Savaşla elde edilen toprakların masada kaybedilme riski vardı. Rum tarafını üye yapan Avrupa Birliği’nin baskısıyla Kıbrıs sanki Türkiye’nin üzerinde bir yükmüş gibi hava yaratılıyordu. Ecevit gelişmeleri üzüntüyle izliyordu. Bu konuda vasiyet niteliğinde bir değerlendirme yaptı :
BÜLENT ECEVİT- Kıbrıs’la ilgilenme hakkı bulunan sadece üç ülke var.Türkiye, İngiltere ve Yunanistan. Başka hiçbir devleti ya da kuruluşu ilgilendirmez. Yıllardan beri sanki Kıbrıs’ta Rumlar’ın egemenliği varmış da Türkiye bunu çiğnemiş gibi gösteriliyor. Oysa tarihsel süreç içinde görüyoruz ki, aslında Kıbrıs adası hiçbir zaman Rum adası olmamıştır. Yıllarca Osmanlı yönetiminde kaldı. Ancak 1950’lerin sonunda ilk defa Rumların egemenliğinde bir yönetim kurulmak istendi. Bu yönetim, uluslararası antlaşmalara uygun davranmadı, tam aksine tutum içinde oldular. Adadaki Türklere karşı yoğun saldırılara, soykırım davranışları içerisine girdiler. Sonra Türkiye asker göndermek zorunda kaldı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti varlığı ortadan kalkacak olursa, bu Türk topraklarına saldırı olacaktır. Çünkü KKTC Türkiye’nin uzantısıdır. Hem Türkiye için hem de Doğu Akdeniz için Kuzey Kıbrıs’ın ne kadar önemli olduğu haritaya bakılınca görülür. Kıbrıs bizim için önemli değil diye konuşanlar aslında Türkiye’nin gerçeklerini bilmez görünüyorlar.
Türkiye’nin herhangi bir parçası başka ülkeler tarafından ele geçirildiği takdirde, bundan ne kadar rahatsızlık duyarsak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarının alınması durumunda da o kadar içimize sindiremeyeceğimiz bir durum ortaya çıkar."

22 Haziran 2018 Cuma

PARTİLERİN EĞİTİME DAİR VAATLERİ "Tarihçi: MUSTAFA SOLAK" DİKKAT: "Burada Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekincelerin kaldırılması üniter devletin aşınacağına yönelik kaygıya nende olmaktadır. "

PARTİLERİN 
EĞİTİME DAİR
VAATLERİ

Ülkemiz özellikle AKP hükümetleri döneminde eğitimde gayrimilli bir dönüşüm yaşadı. Millet olgusu yerine ümmetçilik pekiştirildi, laiklik geriledi, Atatürk ilkeleri müfredattan budandı. Cumhuriyet devrimimizin toplumcu, insanların birbirine hoşgörüyle baktığı, eleştirel düşünen, aklını kullanan devrimci ruhunun kayboldu. AKP’yi ideolojik eğitim yaptığı noktasında sıkıştırmak yanlıştır. Çünkü ideolojisiz eğitim de hukuk da kültür de yoktur. Zaten AKP kendinden önceki durumu “İlk olarak, eğitimde geçmiş yıllardan devralınan katı ideolojik, tek tipçi ve anti-demokratik karakteri yok etmeye odaklandık.”diyerek eleştirmektedir. AKP de şikayet ediyorsa o zaman hata kimsede yoktur diyemeyiz.

Öğrenci de ve öğretmen de milli bilinçten uzaklaşıyor
Kaybedilen ruhu, bozulan dengeyi öğrenci ve öğretmen davranışları üzerinden örnekler vereyim.
Bir gün sınav başlamadan öğrencilerimden şu soru yöneltilmişti:
“Öğretmenim siz de diğer öğretmenlerimiz gibi kopya çekersek öbür dünyada hakkınızı helal etmeyecek misiniz?”
Eleştirel, vicdani eğitimin verilmediği bir ortamda dini kısıtlamalar bile insanları yanlış yoldan döndüremiyor.[1]
“Siz de diğer öğretmenlerimiz gibi” dediklerine göre öğretmenler çaresizlikten veya işin içine dini katarak çocuklara istemeden akıl vermiş oldular. Öğretmen, öğrencinin bana karşı dini kullanarak emek hırsızlığını, vicdansızlığı normal gösterecek bir araç elde etmesine neden olmuştu: Din.
Arapça dersi zor olduğu için naklini çalıştığım ticaret meslek lisesine aldıran imam hatip öğrencisi bir gün “Atatürk’ü toprak kabul etmedi, betona gömdüler” derken birkaç gün sonra da “Allah çarpsın en iyi içki Jack Daniels” diyebilmişti. Atatürk’e yönelik dini argüman getiren öğrencinin en iyi içkinin ne olduğunu bilmesi ve ağzından “Allah çarpsın” ifadesinin eksilmemesi, çelişkili görüşleri birlikte dile getirdiğini gösteriyor. Bu durum, psikolojik dengenin kaybolması değil de nedir!
Sivas’ın Kangal ilçesinde bir okulda dinlediğim Din Kültür ve Ahlak Bilgisi öğretmeni öğrencilerinin, sınıfta geçen hamam böceğini göstererek “öldürürsek sevap alır mıyız?” diye sorduklarını anlatmıştı. Bu durum, vicdanın kaybolması değil midir?
Sınıfa “merhaba” dediğimde topluca “aleyküm selam” yanıtı almıştım da “ben size selamün aleyküm demedim ki böyle yanıt veriyorsunuz” dediğimde “öğretmenlerimiz” böyle selamlaşıyor” diye yanıtlamışlardı. Demek ki öğretmenler sınıflarda dini selamlaşmayı tercih ediyorlardı.
Bilginin kaynağı öğretmenlerden tarikat ve cemaatlere kayıyor. Atatürk’ün cinsel hayatına ilişkin hiçbir yerde rastlamadığım iftiraları buralardan öğreniyorlar ve “bu böyle değil” dediğimde “gelin şeyhimizle tartışın” diyebilmişlerdi.
Okulun üç metre ötesinde yer alan “yılbaşı kutlamak haramdır” pankartını gören öğrenci “yılbaşı kutluyor musunuz” dediğim de “günaha giriyorsunuz” diyerek bana bakışı olumsuz hale geliyordu.
Öğretmen, koridorlarda tespih çekiyor. Sınav başlarken savaşa gönderir gibi öğrencilere “Allah yar ve yardımcınız olsun” diyor.
Buna itiraz eden öğretmenler ise öğrenci, öğretmen, idareci nazarında dikkate alınmıyor, yaftalar yapıştırılıyor.
Böyle bir toplum millet olmaktan uzaklaşır, tebaa veya ümmet olmaya yol alır.
Cumhuriyet yönetimine mesafeli olur. Tarikatının, şeyhine biat etmiş tek kişiye bağımlı olur. Çünkü kendi aklıyla değil başkasının aklıyla hareket etmektedir. Akıl günah, sevap, helal, haram, mekruh gibi kavramlarla dumura uğratılmıştır, kadercidir. Padişahlığa, başkanlığa, hilafete, diktatörlüğe hayranlık beslemeye başlarlar.
Bu kişi farklı inançlara saygılı duymaz, kendi inancının dayatmacısı, daha doğru deyimle “kininin bekçisi” olacaktır.
BEYANNAMELERE DAİR GENEL DEĞERLENDİRME
Partilerin seçim beyannamelerindeki eğitime dair görüş ve vaatlerine dair tespit ettiğim 10 önemli hususa dair görüşlerini belirtelim.
Partilerin dinsel, mezhepsel, etnik bakış açılarına karşı milleti, milli devleti, Atatürk ilkelerini savunan, Aydınlanma seferberliği yürüten bir eğitim kavrayışları yok veya sınırlı. Eğitimde reform, öğrenciye burs, meslek liselerine önem verilmesi, öğretmenin özlük ve mali haklarının geliştirilmesine yönelik söylem her partide var. Ama bundan önce eğitimin Atatürk ilkelerine, cumhuriyet değerlerine bağlılığına dair felsefi bakış açısı ve devrimci ruhu yeterince göremiyoruz. Mesele emperyalizme, tarikata, bölücülüğe karşı milletin bütünlüğü olarak değil de vaatler ve teknik noktadan yaklaşılıyor. O zaman bu vaatleri gerçekleştirecek, bilimi üretecek eleştirel ve özgür akla ihtiyaç olacak. Dolayısıyla teknik noktaları da çözecek akılcı, milli birliği pekiştirecek eğitim anlayışıdır. Sanki eğitimde (öğrencisi, öğretmeni, velisi dahil) yukarıda verdiğim anlayış ve davranışlar yokmuş gibi bina yapmaya, öğretmen maaşlarına, bursa, yurt olanağına dair çözümlerin daha fazla yer alması doğru yaklaşım değildir.
1) Milli eğitim eksikliği: ABD güdümlü cemaatçiliğin ve bölücülüğe karşı önünde milletleşmeyi pekiştiren bakış açısı eksikliği var. Öğrenciyi tarikat, cemaate bağımlı olmaktan uzaklaştıran, ümmet yerine milleti öne çıkaran vurgular pek yok. CHP, Vatan Partisi (VP) dışında tarikat ve cemaatleri eğitimdeki durumuna dair görüş yok. Dolayısıyla sıkıntı görmüyorlar.
AKP seçim beyannamesinde “farklı dillerin yanı sıra, farklı inanç ve mezhepler konusunda da cesur adımlar attık. İlk defa “Alevi Çalıştayları” düzenleyerek, İslam inancının farklı yorumlarının daha özgür bir ortamda tartışılmasına ve sorunlarının demokratik bir ortamda aşılmasına zemin hazırladık diyor. Dahası “geleneksel irfan merkezleri ve cemevlerine hukuki statü tanıyacağız” diyerek tarikat, cemaatlere hukuki statü tanıyacağının sinyalini vermiştir.
CHP seçim beyannamesinde “ekonomik sıkıntı içindeki aileler, çocuklarını tarikat yurtlarına göndermek zorunda kalmaktadır. AKP, iktidarını muhafaza etmek için itaatkar, ve koşulsuz biat eden bir gençliğe ihtiyaç duymaktadır… Eğitimi, Atatürk ilkeleri ve Cumhuriyet değerleri ışığında çağdaş, demokratik, laik, bilimsel ve eşitlik ilkesine dayalı bir anlayışla yeniden yapılandıracağız. Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamı, mücadelesi ve ülkemize kazandırdığı her türlü eser merkezde olmak üzere Cumhuriyet Dönemi Tarihi ve Demokrasi Kültürü derslerinin zorunlu ders olarak okutulmasını sağlayacağız” demektedir.
Vatan Partisi (VP) “Cumhuriyet Devrimi Kanunları'na göre yasa dışı olan tarikatlara ve vakıflara ait okullar ve yurtlar ile bütün özel okullar ve özel eğitim kurumları kamulaştırılarak Öğretimin Birliği sağlanacaktır” diyor. Askerî eğitim ve sağlık kurumları yeniden açılacak, Diyanet İşleri Başkanlığı'na verilen eğitimle ilgili yetkiler Milli
Eğitim Bakanlığı'na devredilecektir” diyor.
Diğer partilerde tarikat, cemaat eğitimine, yurtlarına dair ifade yok.
2) Müfredat ne olacak?: Atatürk’ün kaldırılmaya, kadının emeğinin, cinselliğinin sömürülmeye çalışıldığını, cihad kavramının nefisle mücadele ve vatan savunması olarak yansıtılmadığı, insanlık onuruna, millet egemenliğine, laikliğe aykırı müfredatın kaldırılıp kaldırılmayacağı konusunda sadece iki parti net konuşuyor.
İmam hatip müfredatı ve bu okulların sayısı noktasında net duruşa ihtiyaç var. Bugün 4123 imam hatip okulunda (ortaokul ve lise) 1.297.272 öğrenci okumaktadır.[2] Ülkemizin bu kadar imam ve hatipe ihtiyacı yok. Bu okullarda biatçı, şeriatçı nesiller yetiştirilmek isteniyor. Partiler “ihtiyaç dahilinde” diyor ama imam hatip konusunda cesaretli adım atamıyorlar. CHP, VP ve İyi Parti 13 yıl kesintisiz eğitimi savunmaktalar. Geçiş nasıl olacak?
Bu soruya ney yanıt göremiyoruz.
İmam hatip müfredatının gözden geçirileceğine dair CHP, İyi parti, VP söylemde bulunuyor. İYİ parti “müfredat ve sınav sistemini yeniden düzenleyeceğiz” diyor.
SP “Bölgenin sosyal, ilmi ve manevi gelişme-sinde önemli görevler üstlenen medreselerin resmi statüsü gözden geçirilecek ve mezunlarının ilahiyat eğitim sistemiyle bütünleşmesi sağlanacaktır” diyerek medreselerin varlığını normal gördüğünü gösteriyor. CHP “İmam Hatip Okulları’nda verilen eğitimin içerik, müfredat ve niteliğinin iyileştirilmesini sağlayacağız.” diyor, VP “Karma İmam Hatip Okullarında kız-erkek ayırımına son vereceğiz. İmam Hatip Okulları, imam ve din adamı ihtiyacını karşılayacak sayıya indirilecektir. Önümüzdeki süreçte 40 İmam Hatip Okulu yetmektedir. İhtiyaç fazlası İmam Hatip Okulları, öğrencilerin tercihleri de dikkate alınarak normal liselere çevrilecektir” diyor.
MHP, “Eğitimin her kademesinde müfredatın millî ve çağın gereklerine uygun bir şekilde planlanması” gerektiğinden bahsetse de sıkıntıyı, laik eğitimde geri gidişi belirtmiyor.
3) Meslek lisesine olumsuz bakışı kırmak ve sınavı kaldırmak: Neredeyse hepsi sınavı kaldırmaktan bahsediyor, “çocuklarımız istemediği okul türüne yönlendirilmeyecek” diyorlar ama “meslek lisesine önem vermeden, ihtiyaç dahilinde meslek elemanı yetiştirmeden mi bunu sağlayacaklar?” sorusuna teknoloji liseleri gibi yanıt veriyorlar ancak; meslek lisesine yönelik olumsuz algıyı kırmadan bu olmaz. Bu algı da ihtiyaç planlaması yapılarak, iş olanakları artırılarak kırılır.
4) FETÖ ile mücadele: Kimi partiler KHK’lerle meslekten atılanların görevine döneceğini belirtiyor. Burada suçlu ve suçsun hızla ayrıştırılacağına yönelik ifadelerinin olmaması FETÖ, PKKlileri kurtarmaya yönelik algıya neden oluyorlar. CHP, beyannamesinde “tekçi zihniyet, itaat etmeyen ya da eleştirel konumdaki akademisyenleri soruşturmalarla yıldırmaktadır. KHK’lerle meslekten atmaktan çekinmemektedir” diyor.
HDP, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” diyerek düşünce ve ifade özgürlüğü hakkını kullandıkları için OHAL KHK’leriyle haksız ve hukuksuz biçimde üniversitelerden atılan akademisyenlerin, öğretmenlerin ve öğrencilerin geri dönmelerini sağlayacağız” diyor. Her iki ifadede de atılan bütün akademisyenlerin FETÖ, PKK ile bağlantıları hızlı bir yargılanmayla ortaya konmadan mı işlerine geri iade edileceği hususuna açıklık getirilmemiştir. Atılmaların neye göre haksız ve hukuksuz olduğu net değildir.
5) Askeri okullar: Deniz Tabip Albay Doç. Dr. Ece Boylu “bir sivil doktoru harp meydanına paraşütle atmanız zordur ancak askeri bir doktor bunu rahatlıkla yapabilir" diyerek askeri okulların önemini ortaya koyuyor. Askeri okulların açılmasını sadece VP savunuyor.
6) Anadilde eğitim: Seçim beyannamelerinde anadilde eğitim, anadilin öğretilmesi kavramları içiçe geçmiş. Neyin kastedildiği net olarak belirli değil. Bir yandan anadilin öğrenimini savunup diğer yandan “yerel yönetimlerin özerkliklerini AB standartlarına kavuşturacağız” demek, anadilde eğitimin de zamanla gündeme getirileceğine dair üniter devletten yana olan kesimlerde kaygılara neden olmaktadır. Özerkliğin ilk adımı olarak görülmektedir. Bu kaygıların giderilmesi gerekir. Üniter yapıyı zaafa uğratmayacak, ülke demokrasisini geliştirecek çözümü daha net ortaya koymalıdır. Eğitim Türkçe olmalıdır ama talep halinde Kürtçe gibi diller de (hangi lehçe veya lehçeleri olacaksa) seçmeli olarak öğretilmelidir. Ama Kürtçe eğitim demek anaokulundan üniversite bitene dek bütün derslerin Kürtçe öğretilmesi demektir. “Kürtçe’nin ilgili lehçe veya lehçelerinin, bu dersleri öğretebilecek kadar bilim dili özelliği var mıdır?”, “Kürtçe eğitim alanın iş olanağı ne kadar olur? Nerelerde kullanır?” sorularının yanıtı arandığında göreceğiz ki, üniter devlet içinde Kürtçe eğitim olanaklı değildir.
CHP “Kamu hizmetlerinin eşit yurttaşlık temelinde tüm yurttaşlarımıza eksiksiz olarak götürülebilmesi için anadili Türkçe olmayan yurttaşlarımızı da gözetecek bir anlayışı hayata geçireceğiz, okullarımızda, Kürtçe dersleriyle ilgili altyapı sorunlarını çözecek ve seçimlik dersleri çeşitlendireceğiz, Kürtçe’nin yanı sıra Türkiye’deki tüm kardeş dillerle ilgili araştırma enstitülerini yaygınlaştıracağız. Kapatılan tüm enstitüleri kadro tahsis ederek yeniden açacağız, yerel yönetimlerin özerkliklerini AB standartlarına kavuşturacağız, TBMM tarafından 8.5.1991 tarihinde kabul edilen Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı uygulayacağız, anadilin öğrenimi hakkından tüm yurttaşlarımızın yararlanabilmesi için gerekli yasal ve kurumsal altyapıyı kuracağız” diyor.
Burada Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekincelerin kaldırılması üniter devletin aşınacağına yönelik kaygıya nende olmaktadır.
MHP Türkçe’ den başka bir dilde anadilde eğitim yapılmasına karşıdır. HDP “her çocuğun ve gencin anadilinde eğitim hakkını anayasal güvence altına alacağız” diyor. SP “Anadil eğitiminin ve anadil kullanımının önündeki engeller kaldırılacak ve bu haklar anayasal güvence altına alınacaktır” diyor. Yani anadilde eğitimin yanı sıra, yargıda ve başka ortamlarda da anadillerin kullanılacağına yönelik öneride bulunuyor.
VP yabancı dillerin Türkçeyi bozan etkilerini önlemek, Türkçemizi bir uygarlık ve bilim dili olarak geliştirme olanaklarını değerlendirmek amacıyla “Türkçeyi Koruma ve Geliştirme Yasası”nı çıkaracağından bahsetmektedir.
Sonuç olarak bina, burs, ikramiye, akıllı tahtadan önce emeğe saygılı, kamu mallarına özen gösteren, vatansever, paylaşımcı, insanlığa kardeşlikle bağlı, yetenekli, bilgili, sorumlu, “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklar yetiştirmek önemlidir.
Dolayısıyla Atatürk’ün eğitim felsefesin ortaya koyduğumuz bu noktalardan harekete ederek partileri eğitime dair çözümlerini değerlendirmeliyiz.

Tarihçi
Mustafa Solak

29 Mayıs 2018 Salı

CHP'NİN SEÇİM BEYANNAMESİ ÜZERİNE BİR İNCELEME... "BÖLÜCÜLÜK BİLDİRGESİ Mİ?.." Soner Polat (Aydınlık Gazetesi, 29.5.2018)

CHP'NİN SEÇİM BEYANNAMESİ "BÖLÜCÜLÜK BİLDİRGESİ Mİ?.." 

Soner Polat 
(Aydınlık Gazetesi, 29.5.2018)

CHP’nin seçim bildirgesi tam anlamıyla vatanseverleri büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Sırtından bıçaklanan insanlar ne hissederse, Atatürk ve Cumhuriyet sevdalıları da onu hissetti. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olmalıydı! Bu metin, bölücü temalar da içeren bir karşı devrim bildirgesinden başka bir şey değildir. Türkiye’ye onursuzca bölünmeyi dayatmaktadır.

ABDULLAH GÜL’ÜN PARTİSİ
CHP’ye egemen olan güçler daha önce Abdullah Gül ideolojisini CHP’de hâkim kılmıştı. Bu nedenle CHP, Gül’ü muhalefetin çatı adayı olarak göstermek için her yolu denedi. İşin rezilliği ayyuka çıkınca, emperyalist merkezler, “aslında Muharrem İnce’nin önceden kararlaştırıldığını, Gül’ün bir taktik aldatma olduğunu” yaymaya başladı. Ama Saadet Partisi lideri Karamollaoğlu, FOX TV’deki canlı yayında bu yalanı herkesin yüzüne çarptı. CHP’nin başından beri Gül’ün arkasında olduğunu ifşa etti. Zaten Gül’ün adaylığına karşı çıkan bütün vekiller tasfiye edildi. Ayrıca, Gül çizgisini benimsemeyen Muharrem İnce’ye yakın vekiller de kapının önüne koyuldu.

CHP, artık fikirsel ve ideolojik olarak Abdullah Gül’ün partisidir. Bu Parti’de Atatürk ve Cumhuriyet’in bütün izleri silinmiş, bunun yerini, Gül’ün Ortaçağ’dan esinlenen dünya görüşü doldurmuştur. Hiçbir ayırt edici özelliği olmayan bu fikirlerin Gül’den değil de emperyalist merkezlerden kaynaklandığını bilmem söylemeye gerek var mı? Hatırlarsanız, kumpaslarda “Bir savcı bulun, delillendirin!” diyen Gül, Bitlis’in “Güroymak” ilçesini, “Norşin” olarak tanımlamıştı. Gül’e tapanların partisi olan CHP, Gül’e bağlılığının özel bir nişanesi olarak, “Yer ve yörelerin özgün isimlerinin iade edileceğini” seçim bildirgesine koymuştur.

BÖLÜCÜLÜK BAŞKA NASIL OLUR?
İsterseniz, Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığına sorun! Türkiye, “Türk Boğazları” yerine, “Bosphorus ve Dardanelles” ismi geçen NATO yayınlarını veto etmektedir. Yunanistan ve tüm Batı dünyası, Makedonya’yı anayasal ismi ile değil, “Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya” olarak tanımaktadır. Çünkü isim tartışmasının aidiyet tartışmasından önceki aşama olduğunu aklı başında herkes bilir! Demek ki CHP, Gül doktrini çerçevesinde gizli ve sinsi planların içindedir.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekincelerin kaldırılması, eşitlik vatandaşlık, ana dilde eğitim gibi aymazlıklar bölünmeye giden yolun kaldırım taşlarıdır. Kürt sorunu, “güvenlikçi anlayışa teslim olmadan çözülecek” söylemi PKK’ya teslimiyetin siyasi beyannamesidir. Aşırı kertede bilgisizlik ve cehalet doludur. Bu kafalar değil bir ülkeyi, bir dünya imparatorluğunu 15 günde batırır!

ABD, içimizdeki ve dışımızdaki PKK’yı, bir terör örgütü için tarihin bugüne kadar kaydetmediği ölçüde silahlandırarak, maaşa bağlayarak üzerimize salmıştır. Ayrıca 15 Temmuz hain darbe girişimi ile ülkemizi örtülü olarak işgal etmeye teşebbüs etmiştir. Gül’cü CHP ise bu koşullar altında, “ABD ile stratejik ve askeri ilişkilerle sınırlı olmayan kalıcı bir işbirliğini” hedeflemektedir. Herkesi kör âlemi sersem mi sanıyorsunuz? Bunun anlamı, “Sizin hedefleriniz için biz göreve hazırız!” değil midir? Peki, bu dehaların (!) “özgürlükçü laiklik” söylemini nasıl anlamalıyız?

KIRK KATIR MI, KIRK SATIR MI?
Emperyalist siyaset mühendisliği toplumu, AKP ve Recep Tayyip Erdoğan ile CHP ve Abdullah Gül arasında sıkıştırdı. Ya Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’si ya da Abdullah Gül’ün CHP’si! “Hangisi daha zararlıdır?” sorusu hâlâ günceldir. Muharrem İnce, “İkisi arasında tercih yapmak zorunda kalsam Erdoğan’ı seçerdim!” demişti. Bu soru bütün CHP’liler için de geçerlidir. Ben kişisel olarak, “CHP’nin vatansever seçmenlerinin bu dayatmayı kabul edeceğine” ihtimal vermiyorum. Doğru soru şudur: “CHP’nin seçim bildirgesi Atatürkçülüğün neresindedir?” Doğu Perinçek’i yok sayarak, gericileri ve bölücüleri pazarlayan Atatürkçü (!) yayın organları var! Onlar bu rezaleti görmüyor mu, yoksa dışarıdan talimat mı aldılar? “Maazallah, muhalefet bölünmesin!” diyorlar. Muhalefet bölünmesin ama ülke bölünsün! Öyle mi? İyi ki Vatan Partisi var!