17 Mayıs 2018 Perşembe

Orta Doğu Barış Konferansı "ANKARA KALESİ-243" Yazan: Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN

ANKARA  KALESİ-243
ORTA DOĞU BARIŞ KONFERANSI
                                                                                                 Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Dünya pupa yelken üçüncü bir cihan savaşına doğru sürüklenirken , Orta Doğu bölgesi giderek bir savaş alanına dönüştürülmektedir . Savaş rüzgarları batının emperyalist merkezlerinden pupa yelken  estirilirken , neile karşılaşacağını bilmeyen ve her gün sıcak olaylar ile karşı karşıya kalan bölge ülkeleri ve  halk yığınları ne yapacaklarını bilmeden, her geçen gün artırılan silahlı saldırılar ya da terör olayları ile karşı karşıya bırakılmaktadırlar . Her gece dünya televizyonları  terör ve sıcak olayların etkisi altında kalan kadınları, çocukları ve bölge insanlarının nasıl ezildiklerini ve nasıl yok olmaya mahkum edildiklerini gözler önüne sererken , bir büyük insanlık dramı dünya kamuoyunun önünde  siyaset  sahnesine  konulmaktadır .  Dünyada sekiz milyar insan her gece içleri kan ağlayarak bu sahneleri seyretmek zorunda bırakılırken , hiç kimse  emperyaldevletlerin ,küresel şirketlerin  ve bunların kuklası olan çılgın politikacıların önünü kesememekte ve bu yüzden de  kanlı olaylar sıcak çatışmalar üzerinden  sürüp gitmektedir . Bir anlamda insanlığın yok oluş projesinin , Orta Doğu bölgesi  üzerinden sahneye konulmasıyla birlikte , üçüncü dünya savaşı bir kıyamet senaryosu olarak tüm insanlığa dayatılmaktadır . Bir anlamda kutsal kitapları bile siyasal çıkarları doğrultusunda kullanan  süper emperyalizm ile siyonizmin , tanrıyı kıyamete zorlamak senaryosu üzerinden  bütün dünyayı yok etme projesini adım adım uygulama alanına aktarıldıkları  görülmektedir .Bütün insanlığı bu aşamada  bir avuç emperyalistin ya da siyonistin  sömürgeci  emellerine  alet eden böylesine çılgın  bir üçüncü dünya savaşı  senaryosuna , bütün dünya ülkelerinin ve halklarının bir araya gelerek karşı çıkmaları ve savaş sürecinin önünü kesmeleri , yeni bir insanlık  misyonu olarak öne çıkmaktadır .
                Siyaset bilimi siyasal olayları çatışma ve uzlaşma hareketleri olarak iki ana kategoriye ayırarak incelerken , bütün siyasal gelişmeleri  ya barış amaçlı uzlaşma ya da savaş amaçlı çatışma  girişimleri olarak  ele almaktadır . Bugün başta Orta Doğu bölgesi olmak üzere bütün dünyada yaşanan yeni gelişmelere bakıldığı zaman, körü körüne bir sıcak çatışma senaryosunun uluslararası alanda küresel medya aracılığı ile estirildiği görülmektedir . Bütün dünyayı kendi kontrolü altına almak isteyen küresel sermaye , sahip olduğu parasal güç ile hem siyaseti finanse ederek kendi adamları aracılığı ile  işine gelen siyasal senaryoları tezgahlamakta,,hem de  yeryüzünde yayın yapan bütün basın yayın ve medya kuruluşlarını ele geçirerek kendi hedefleri doğrultusunda propaganda  kampanyalarına alet etmektedir . Bu nedenle her gece televizyonları karşısına geçen ya da internet üzerinden  haber kanallarına giren,milyonlarca insan  büyük bir umutsuzluk  ve karamsarlık ortamına sürüklenip  gitmektedir .Basın-yayın ve medya organları , yeni dönemde haber verme  ya da dünya sorunları üzerine tartışma ortamları yaratarak bu gibi  düzenlemeler üzerinden daha sağlıklı bir küresel  kamuoyu yaratmak gibi  ana görevlerinden hızla uzaklaştırılarak , siyasal iktidarların sesi konumuna getirilmektedirler . Bir anlamda , İkinci dünya savaşı gibi bir büyük felaket senaryosunu insanlığa yaşatan Hitler’in propaganda bakanı Göbels  gibi yeni siyaset ve medya aktörleri yaratılarak , sekiz milyarlık insanlık dünyası bir çılgın kıyamet senaryosuna doğru iteklenmektedirler .  Kutsal kitaplar tanrının kıyamete zorlanması gibi yok oluş planları ile  devreye sokulurken , cahil halk kitleleri  savaş çıkartma doğrultusunda yaratılan sıcak olayların kahramanları görünümünde, sıcak  çatışmaların kurbanları olmaya doğru  yönlendirilmektedirler . Medyanın siyasete alet edilmesiyle  artık kamuoyunu yansıtma dönemi sona ererken , savaş görüntüleri üzerinden yeni bir çatışmacı kamu oyu yaratma girişimlerine emperyalist çevrelerin çıkarları doğrultusunda  hız verildiği görülmektedir .
                İngiliz kaynaklarına göre felaketler coğrafyası , Fransız kaynaklarına göre ise karanlıklar  dünyası olarak tanımlanan  Avrasya bölgesinin merkezini oluşturan Orta Doğu alanı, tarihin her döneminde  savaşlar  meydanına dönüşmekten bir türlü kurtulamamıştır . Üç büyük kıta arasında yer alan  merkezi bölge, kıtalar arasındaki geçişler nedeniyle her zaman için hareketli bir alan olmuş ve dünya tarihinin belirleyicisi olan hemen hemen bütün ana olaylar ve bunlara bağlı siyasal gelişmeler, her zaman için  orta dünya adı verilen merkezi bölgenin toprakları üzerinde yaşanan olaylar ile  yönlendirilmiştir . Bugüne kadar yaşanan olaylar ve dönemler dünya tarihini belirlerken ,bir çok savaş gündeme gelmiş ve siyasetin çatışmacı yönü bu savaşlar üzerinden insanlığın geleceğini belirlemiştir . Avrupalı devletlerin  felaketler ya da karanlıklar coğrafyası adını verdiği merkezi bölgede  yaşanan olaylar geçmişe dönük bir biçimde ele alınırsa , bugün yaşanan  gelişmelerin hiç birisinin yeni olmadığı hepsinin geçmişte yaşanan olayların devamı olarak gündeme geldiği ,ya da  geçmişten gelen birikimin bugünün koşullarına uydurularak yeniden  siyaset sahnesine taşınmak istendiği görülmektedir. Böylesine çok olumsuz  bir  durum ile insanlığın karşı karşıya kaldığı  bir dönemde, dünyayı  Siyonist bir çılgınlık doğrultusunda felakete götüren siyasal projenin yansıması olarak ,Orta Doğu alanında gündeme getirilen  yeni gelişmelerin nereye kadar gideceği , hangi noktada duracağı ya da bunların dışında yeni girişimlerin ne zaman ortaya çıkacağı ve bu gibi yenilikler üzerinden  ne gibi farklı tabloların gündeme geleceği şimdiden belli değildir. Bölge  devletlerinin çatısı altında yaşamakta olan  masum halk kitlelerinin gelecekte  bu  gibi yeni sıcak olaylar ya da felaket senaryoları ile karşı karşıya kalacakları gibi umutsuz bir durum tüm bölge için büyük bir tehdit kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.
                Merkezi coğrafyada böylesine kötü bir çatışma ortamının ortaya çıkmasının ana nedeni  Avrasya bölgesini kontrolu altına alan iki büyük imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmiş olmasıdır . İlk olarak Osmanlı İmparatorluğu batılı emperyalistlerin bölgeye girmesi üzerine başlayan Birinci dünya savaşı felaketi üzerine  tarih sahnesinden çekilmiştir . Osmanlı devleti merkezi alanın devleti olarak tarih sahnesinden çekilince, eski Osmanlı ülkelerinden gelen büyük nüfus göçleri , yok olan merkezi imparatorluğun  yerine bu kez merkezi bir ulus devlet kurulmasına neden olmuştur . İngiltere ve Fransa  Birinci cihan savaşının galipleri olarak bölgeye Avrupa’nın ulus devletleri  modelini getirmeye çalışmış ama zaman içerisinde bu planlarında başarısız kalmışlardır . Batılı ülkeler Osmanlı sonrası kurulmuş olan Orta Doğu devletlerine ciddi bir ulus devlet olarak değil ama birer petrol deposu ve benzin istasyonu gibi muamele yapmışlardır . Birinci Dünya Savaşı sırasında  gerçekleşen Sovyet devrimi üzerine Avrasya kıtası yeniden biçimlenirken,  Sovyetler Birliği merkezi alandaki Osmanlı İmparatorluğu boşluğunun doldurulmasında  üzerine düşen misyonları yerine getirerek  etkin olmayı sağlamıştır . Sovyetler Birliği Osmanlı sonrası otorite boşluğu alanının doldurulmasında  istenen  yeni yapılanmayı dünya dengelerinde oluştururken  , küreselleşme aşamasına  gelene kadar merkezi alanda, doğu-batı dengeleri doğrultusunda yeni bir  siyasal yapılanmanın öncüsü olmuştur . Ne var ki , yirminci yüzyılın tam ortalarında Sovyet destekli bir askeri ihtilalin Irak’ta  gerçekleşmesi üzerine , Orta Doğu bölgesinde bir doğu-batı çekişmesi öne çıkmıştır . Irak’a giren Sovyetler sonradan Suriye’ye de girerek bu iki merkez ülkesinin Osmanlı çizgisinden uzaklaşmasını ve giderek Sovyetler Birliği etkisi altında  yeni Rus sömürgelerine dönüşmesini gündeme getirince, başta İngiltere olmak üzere  ABD ve diğer batı ülkelerinin tepkileri ile karşı karşıya kalmışlardır . Rusya’nın Irak darbesi sonrasında  artık Orta Doğu’da bir doğu batı  çekişmesi dönemi  yaşanmaya başlamış ve bu durum soğuk savaş  bitene kadar devam etmiştir . Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine biten soğuk savaş dönemi geride kalırken  ,küreselleşme sürecinin başlamasıyla birlikte  bölgede Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail ortaklığının hegemonya girişimleri öne çıkmaya başlamıştır .
                Dünya tarihine bakıldığı zaman  merkezi coğrafya da ya bir büyük devlet vardır ve onun getirdiği düzen  orta dünyanın  barış yapılanmasını yaratmaktadır ya da  merkezde yer alan büyük devlet doğu –batı ekseninde  bölgeye yeni gelen güçlerin etkisi altında kalarak parçalanmaktadır. Bu durumda bir büyük devletin gücünden gelen otorite düzeni sarsıldığı için, yer yer ayaklanma ya da dışarıdan gelen saldırı olayları aracılığı ile merkezi alan  bir savaş alanına dönüşmektedir . Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte meydana gelen otorite boşluğunu doldurmak üzere , Amerikan ordusu  onbin kilometre uzaklıktan gelerek körfez savaşı senaryosu ile bölgeye yerleşmiştir . Bu arada ,ikinci dünya savaşı sonrasında ABD’nin bölgeye gelişi ile kurulmuş olan İsrail devletinin de  yarım yüzyıllık bir zaman diliminde komşusu Arap ülkeleri ile  sürekli savaşlara yönelmesi de, bölge barışını ortadan kaldırmış ve böylesine bir süreç içerisinde  Orta Doğu bir savaş alanı olarak bugünlere kadar gelmiştir . Osmanlı hegemonyasının bölgede beş asırlık bir düzen sağlaması ,  daha sonra gündeme gelen Sovyetler Birliğinin  bir yüzyıla yakın bir süre bölgedeki otorite boşluğunu doldurması ile merkezi alanda geçici  barış  dönemleri yaşanabilmiştir . Ne var ki , hem Osmanlıların hem de Sovyetlerin tarih sahnesinden çekilmeleri üzerine  ortaya çıkan  otorite boşluğu yapılanmasını , kutsal toprakların yeni devleti İsrail kendi çıkarları doğrultusunda iyi kullanmayı bilmiş , kurulduğundan sonraki  yetmiş  yıl içinde bölge devletleri ile sürekli savaşarak merkezi alanda barış ortamını kaldırmıştır . Orta Doğunun bütün Arap devletleri ile savaşmasını iyi bilen İsrail, uluslararası Siyonist lobilerin desteği ile  orta dünyanın yeni egemeni olmayı hedeflemiştir . Sosyalist sistemin dağılması üzerine Amerikan ordusunun bölgeye gelerek yerleşmesi ve İsrail’in güvenliği doğrultusunda  bütün Arap ülkelerine savaş açması da,  günümüzdeki kıyamet senaryosunun giderek  tırmanmasına  yol açmıştır .
                Orta Doğu sürekli savaşların ortaya çıktığı bir çatışma alanı olarak dünya tarihinde yerini alırken , savaş dönemleri arasında devreye giren barış dönemleri de dünya tarihi içinde yerini almıştır. Dünyanın tam ortasında büyük ve güçlü devletler ya da imparatorlukların bulunduğu dönemlerde merkezi coğrafya da barış düzeni hüküm sürmekte , böylesine büyük devletler ya hegemonya düzenleri yıkıldığı zaman , yeniden bölgeye egemen olma doğrultusunda bütün güç merkezleri devreye girdiği için çatışma olmakta ve uzun süren çatışma ortamları sonrasında diğer rakiplerini yenerek devre dışı bırakan siyasal güçler ya da büyük devletler, orta dünyada kendi barış modellerini oluşturarak merkezi barış düzenleri kurabilmektedirler . PAX ROMANA  Roma imparatorluğunun var olduğu  dönem de , PAX TURCİCA ya da  PAX  OTTOMANA  Osmanlı devleti döneminde , PAXANGİLİCA Britanya imparatorluğunun bölgeye geldiği dönemde , PAX AMERİCANA  gibi barış planları küreselleşme  aşamasında  güçler çekişmesi üzerinden devreye girmiştir . Bugün de , bölgeye gelmiş olan Amerikan ordusunun gücü üzerinden  kutsal topraklarda üçüncü kez  kurulmuş olan yeni İsrail devletinin ,daha da büyütülerek  bütün bölgeye egemen olabilmesi  için bir PAX İSRAİLİCA barış planı , bütün Arap devletlerine saldırılarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır .Büyük İsrail Projesi doğrultusunda  bölgedeki  tüm Arap  devletlerinin tamamının bölünerek parçalanması ve eyaletler biçiminde İsrail’in başkenti yapılacak Kudüs merkezine bağlanabilmesi için , askeri ve terörist saldırılar üzerinden bölge devletlerinin tamamına yönelik bir savaş dönemi ,uzun sürecek bir çatışmalar dizisi olarak orta dünya topraklarında gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır .Kutsal toprakların üç büyük dinin ortaya çıktığı yerler olması  nedeniyle ,bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulmasına hem İslamiyetin hem de Hrıstıyanlığın itirazları olmuş ve bu doğrultuda  üç  büyük dinin çatışmaları tarihte olduğu gibi bugün de  kaldığı yerden devam  ederek dünya barışını tehlikeye sokmuştur. İki milyarlık nüfusa sahip olan  İslam dünyası ile  üç milyarlık nüfusu kapsayan Hrıstıyandünyasının ,dünyanın ortasında  beş milyonluk küçücük bir İsrail devletinin hegemonyası altına  girmesi beklenemeyeceği için , Orta Doğu’nun geleceğinde ciddi bir savaş dönemi yeniden öne çıkmaktadır .
                Osmanlı İmparatorluğu bir biri ardı sıra savaşlar kazanarak merkezi coğrafyanın ülkelerini teker teker kendisine bağlayarak, kendi barış düzenini bir imparatorluk çatısı altında orta dünya halkları için geçerli kılıyordu . Osmanlının merkezi alan barışı savaşlar üzerinden  oluşturuluyordu . Osmanlı sonrasında devreye giren Sovyetler Birliği ise , PAX SOVYETİCA adı verilen  siyasal düzenini merkezi  coğrafya  toprakları üzerinde geçerli kılarken  bir barış kongresi  toplayarak işe başlıyordu .Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra , merkezi coğrafya Osmanlı dönemi sonrasında yeniden düzene konulurken  , bu bölgede var olan halkların temsilcileri  I Eylül 1920 tarihinde Azerebaycan’ın BAKÜ kentinde  Doğu Halkları Kurultayı adı altında bir bölgesel kongre, Sovyetler Birliği’nin öncülüğün de toplanmış ve bu kongreye Osmanlı İmparatorluğunun devamı olarak görülen Türkiye Cumhuriyeti  de temsilci göndererek katılmıştır . Bakü kurultayında İstanbul temsilcisi değil ama Ankara temsilcisi muhatap olarak alınırken , batı emperyalizmine karşı bir ulusal kurtuluş savaşı veren Kuvayı Milliye hareketinin merkezi esas alınmış ve çökmüş bir imparatorluğun kalıntısı olan İstanbul muhatap olarak görülmemiştir . Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunun dünya savaşını kaybetmesine neden olan son hükümetin temsilcisi olarak Enver paşa da muhatap olarak görülmemiş ama Ankara’daki yeni devlet esas alınmıştır .Batı emperyalizminin dünyaya egemen olduğu bir dönemde bütün doğu bölgelerinde devletler düzeni kurulamadığı için  o dönemde doğu halkları muhatap görülerek  ve Doğu Halkları Konferansı adı altında bir bölgesel toplantı yapılarak ,savaş sonrası dönem için barış ortamının oluşturulmasında bölgesel barış ittifakı  kurulmaya çalışılmıştır . Böylece  emperyalist batı blokunun karşısına doğu halklarını yanına alarak çıkan  bir  Sovyetler Birliği ,   kurucusu olduğu sosyalist blok ile   doğu halklarını kaynaştırmaya çalışmıştır . Akdeniz’in doğusunda kalan bütün ülkelere o dönemde doğu ülkeleri adı verildiği için Sovyetler Birliğinin doğu halkları üzerinden merkezi coğrafyanın da yeni hegemon gücü  olarak görülmesi de , Bakü kurultayı kararları doğrultusunda benimsenmiştir .
                Batı emperyalizmine karşı kurulan doğu bloku olarak Sovyetler Birliği, Bakü kurultayı aracılığı ile bütün merkezi coğrafya ve doğu bölgesi halklarını yanına çekerek  dünya konjonktüründe bir doğu-batı dengesi oluşturmaya çalışmıştır .Osmanlı sonrası yeni dönemde merkezi alandaki otorite boşluğunun doldurulması için bütün doğu halklarını yanına çekmek isteyen yeni imparatorluk olarak Sovyetler Birliği , bu doğrultuda merkezi bölgenin ve burada yer alan ülkelerin  barış ortamına yönlendirilmesinde  etkili olmuştur . Bakü kurultayında alınan kararlar doğrultusunda batıdan gelen emperyalist saldırılara karşı anti-emperyalist çizgide bir doğu dayanışması karara bağlanmış ,ayrıca bölge barışı için bütün doğu halklarının işbirliği yaparak oluşturacakları  dayanışma düzeni için de sosyalist yapılanmanın etkin biçimde kullanılacağı dünya kamuoyuna açıklanmıştır. Bakü kurultayı , yeni imparatorluk düzeni olarak Sovyet yapılanmasının bölge halklarına sahip çıkması ve onlar arasında uluslararası bir dayanışma düzeninin oluşturulması doğrultusunda girişimlerde bulunarak  ,bölgede yeniden sıcak çatışmalar yaratılmaması için çaba göstermiştir . Bu bölgesel kongreye  resmi temsilci ile katılan Türkiye Cumhuriyeti de  batı emperyalizminin orta dünyayı ele geçirmesine karşı  oluşturulan bu doğu birlikteliğinin içinde yer alarak , yeni dönemde savaşları önleyecek bir merkezi dayanışma düzeni için  harekete geçmiştir . Bu doğrultuda  , Türk dış politikası Atatürk’ün önderliğinde bir Sovyet dostluğuna dayandırılmış ve bu durumun sağladığı güvence ortamında da  Türkiye’nin sınır komşusu olan ülkeler ile ,dışarıdan gelebilecek emperyalist müdahalelere karşı  bölgesel bir dayanışma ittifakı  devreye sokulmaya çalışılmıştır . Birinci Dünya Savaşı sonrası koşullarında İkinci Dünya Savaşına engel olmak ve bu doğrultuda yeniden  Orta Doğu’da savaşlar dönemini başlatmamak  amacıyla , Orta Doğu ülkeleri ile Sadabat Paktı adı altında  bir merkezi  dayanışma ittifakı antlaşması İran ile ortaklık üzerine dayandırılmış ve böylece doğu ülkelerine yönelik bir açılım yapılmıştır . İran Şahı ,Afgan Kralı ,Ürdün Kralı gibi  doğulu krallar Türkiye’ye gelmişlerdir.
                Sadabat Paktı sayesinde  Sovyetler Birliğinin Orta Doğu’ya inmesi önlenirken , Balkan Paktı ile de  Hitler ve Mussolini gibi Avrupalı faşist diktatörlerin merkezi bölgeye saldırmalarının önü kesilmeye çalışılmıştır . Dün  İkinci  dünya savaşı günlerinde merkezi coğrafya büyük emperyalist tehditler ile karşı karşıya kalırken , bugün de bölgeye gelen ABD ve onun yavrusu konumundaki İsrail devletinin emperyal amaçları öne çıktığı için,  her iki gücün önderliğinde  yeni bir savaş dönemi  Avrasya   ülkelerine dışarıdan dayatılmaktadır . İsrail’in bölgeye egemen olması için  bütün bölge devletlerinin parçalanarak eyaletler halinde İsrail’in başkenti yapılacak Kudüs’e bağlanması istenmektedir .  Bu nedenle tehdit altına giren bütün bölge devletlerinin bir araya gelerek bir Orta Doğu Barış Konferansı toplamaları acil olarak gerekmektedir . Aksi takdirde dün Irak’ta başlayan terörist savaşın bugün Suriye’de devam etmesi ve yarın da İran ,Mısır,Arabistan ,Lübnan , Ürdün,Yemen,Libya ve Pakistan gibi yedi ülkenin parçalanması da savaşlar aracılığı ile de  gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . Bir Nato ülkesi olan Türkiye açıktan hedef alınmazken , dolaylı yollardan Türkiye’nin de hem savaşa girmesi hem de  parçalanmasına giden yollar devreye sokulmakta ve bir ulus devlet olarak kurulmuş olan  Atatürk Cumhuriyeti de ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır . Batı emperyalizminin merkezi alana egemen olmak için  yüz yıldır sürdürdüğü saldırıların önlenebilmesi için, tıpkı Atatürk’ün  iki savaş arası dönemde yaptığı gibi Türkiye’nin sınır komşusu olan ülkeler ile bir araya gelerek terör ve savaş girişimlerinin önlenmesi  ,Avrupa Birliği gibi bir merkez birliğinin oluşturulması ve bu doğrultuda bir Orta Doğu ortak pazarının devreye girmesi bölgede barışın tesisi açısından zorunlu görünmektedir .
                Osmanlı sonrası  dönemde  bölge düzeni nasıl ilk BAKÜ kongresi ile sağlandı ise , bu gün de üçüncü dünya savaşına doğru tırmanmakta olan terör ve savaş girişimlerinin önünün kesilebilmesi amacıyla ikinci bir BAKÜ kurultayının  toplanması , devam etmekte olan sıcak çatışmaların bir an önce önünün kesilebilmesi için  zorunlu görünmektedir . Atatürk döneminde olduğu gibi ,  Türkiye’nin burada başı çekmesi ve İran ile bir araya gelerek bölge barışının sarsılmaz  temeller üzerine kurulmasını sağlaması gerekmektedir . Yirminci yüzyıl içinde İran ile gerçekleşmiş olan  SadabatPaktı,Bağdat Paktı ,Ekonomik İşbirliği  Örgütü , Bölgesel kalkınma Teşkilatı  veCento gibi   merkezi yapılanmaların benzeri olabilecek bir çizgide ,ikinci  BAKÜ Kongresinin  bölgedeki  komşu devletlerin işbirliği ile yapılması gerekmektedir . Öncelikle devam eden terörün ve askeri saldırıların bir an önce önlenmesi , sıcak olayların bir üçüncü dünya savaşına dönüşümüne izin verilmemesi  , merkezi alana batılı emperyalist güçlerin dışarıdan müdahale etmelerinin önüne geçilmesi , yeni  BAKÜ Kongresi kararları ile sağlanması acil olarak gerekmektedir . Ayrıca , bölgedeki otorite boşluğunu dolduracak ve bölgesel çatışmalara izin vermeyecek, güçlü bir güvenlik örgütünün bölge ülkelerinin eşit katılımı ile  ortaya  çıkarılması da dünya barışı açısından önem taşımaktadır . BAKÜ hem Orta Doğu Barış Konferansının yapıldığı sembolik kent haline getirilmeli ve İran ile Türkiye arasında bir köprü olan Azerbaycanın başkenti olarak bölgesel yapılanmanın da  merkezi yapılmalıdır .Böylece  , İsrail’in Kudüs’ü ,ya da ABD’nin Bağdat’ı  merkez yaparak bütün oluşturulacak eyaletleri buralara  bağlama  biçimindeki emperyal  planlarının önüne geçilerek ,  bölgesel bir insiyatifin kendi merkezli bir düzeni merkezi alanda ortaya çıkarması sağlanabilecektir . Orta Doğu Barış Konferansına , Merkezi Devletler Birliğine girecek bütün bölge devletleri ile birlikte  , batı emperyalizminin doğu bölgelerine yaptığı saldırıların hedefi olan bütün doğu ülkeleri de katılmalıdır . Böylece , ilk BAKÜ Kurultayında olduğu gibi  bütün Doğu ülkelerinin merkezi coğrafya ülkeleri ile birlikte hareket etmesiyle,  batı emperyalizminin dünya ülkelerine egemen olmasına giden yolun önü kapanarak , mazlum ulusların dayanışmaları üzerinden bir dünya barışı merkezi alanda gerçekleştirilebilecektir .ANKARA  ile TAHRAN’ınBAKÜ’de bir araya gelmesiyle birlikte   İran ve bölge devletlerine yönelik savaş senaryoları önlenerek , bölgesel barış ,dayanışma ve yapılanmaya giden yolların  önü açılabilecektir .
Yurtta ve dünyada  barış düzenlerinin oluşturulabilmesi için gelinmiş olan aşamada bölge de barışın da öncelikli bir konuma sahip olduğu görülmektedir .Küresel emperyalizm ile Siyonizm ortaklığının hedefleri haline gelen bölge devletleri ile birlikte, uluslararası alanda söz sahibi olan büyük devletlerin de devreye girmesi üzerine , merkezi bölgede  barışı kalıcı bir biçimde gerçekleştirmek üzere  çeşitli girişimler  ile  bazı uluslararası yapılanmalar kendiliğinden öne çıkmaktadır . Yüzlerce yıldır dünyayı yönlendirme çizgisinde etkin olan batı emperyalizmi , hem İsrail’i kontrol etmek hem de  bir an önce kalıcı barış düzeni oluşturabilme doğrultusunda  batılı merkezlerde toplantılar düzenleyerek , savaş sürecinin kontrol altında tutulmasına çalışmaktadır . Amerikan devletinin giderek İsrail lobilerinin etki alanına girmesi yüzünden Avrupa’nın önde gelen büyük devletleri bir araya gelerek Birleşmiş Milletler ideali ile ilkeleri doğrultusunda bu Siyonist gidişe dur demeye çalışmaktadır . Batılı başkentlerdeki toplantılardan beklenen sonucular elde edilemeyince , bu sefer doğu ülkeleri ile birlikte  bu ülkelerin başkentleri de devreye girerek  merkezi alanda devam edip gitmekte olan  kıyamet senaryosu savaşının durdurulması için  çabalarda bulunmaktadırlar . Tahran’a dönük bir biçimde batının silahları merkezi coğrafyaya döndürülünce,Moskova ,Pekin ve Astana gibi  doğunun büyük başkentleri devreye girme zorunda kalmışlardır . Batının önde gelen başkentlerinde  Orta Doğu barışı için arayış toplantıları yapılırken , Rusya’nınSoçi kenti ile birlikte Kazakistan’ın başkenti Astana  kenti de  doğu ülkelerinin bir araya geldiği merkez olarak , barış arayışları çabalarının  alternatif  yapılanması olarak öne çıkmıştır . Rusya ve  Çin ile  merkezi  coğrafya yüzünden karşı karşıya gelen  batılı sömürgeciler , Tahranı hedef tahtasına oturturlarken ,  Astana  da başlayan görüşmeler zinciri,  barış arayışlarının  alternatifi olmuştur .
Merkezi alanda doğu ve batı ülkeleri karşı karşıya gelirken, Birleşmiş Milletler  çatısı  kalıcı bir arayışı için yeterli adres olamamış ve bu doğrultuda dünyanın önde gelen büyük devletleri kendilerinin öncü olacağı bir barış düzeni oluşturmak üzere  devreye girmişlerdir . Küreselleşme sürecini kendi çıkarları doğrultusunda  yönlendiren uluslararası tekelci şirketler , Orta Doğu devletlerini de bu doğrultuda paramparça ederken , bölgesel çekişmeleri iyice üçüncü dünya savaşı doğrultusunda yönlendirme arayışları içinde olmuştur .  Küresel şirketler büyürken , devletlerin küçültülmesi operasyonu gündeme getirilerek , geleceğe dönük bir istikrarsızlık ortamı üzerinden  yeni dünya düzeni  oluşturma  arayışları  tırmandırılmaya devam edilmiştir . İnsanlık geleceğe dönük bir  biçimde kalıcı bir barışın arayışı içine girerken , devletler arası çekişmeler ve her ülkenin kendi çıkarları doğrultusunda  öne çıkartılan siyasal plan ve projeler  hızlı bir barışın elde edilmesine yardımcı olmamış, aksine birbirinden çok farklı çizgilerde öne çıkan ülkelerin çıkarları devletlerin ulusal çıkarları ile bir araya gelerek aşılması çok zor olan geçiş aşamalarını zorlamıştır . Bir kaç ülkenin bir araya gelmesi ya da komşu ülkelerin birbirleriyle sürtüşme noktalarına düşmesi gibi  her zaman rastlanan durumların ötesinde toptan bir yeni  Orta Doğu yapılanması gerçekleştirme arayışı , dünyanın büyük devletlerinin de meseleye  kendi çıkarları açısından müdahale etmesinin önünü açmıştır . Kalıcı bir barış düzeninin ilgili ülkeler arasında  yardımlaşma ve destekler yolu ile  elde edilebilmesi her geçen gün daha da zor bir duruma sürüklenirken, uluslararası alanın getirmiş olduğu dayanışma düzeninden yararlanılmaya çalışılmıştır . Batının başkentlerinin yanısıra İstanbul,Soçi ve Astana gibi Asya kıtasının önde gelen kentleri üzerinden barış arayışlarının kesin bir kalıcılığa kavuşabilmesi için elden gelen her yol denenerek çeşitli alternatifler üzerinde  durulmuştur . Bu kadar arayışa rağmen henüz bir ciddi çözüm denemesine geçilememesinin nedeni olarak  ülkeler arasındaki çıkar çekişmelerinin  etkili olduğu görülmektedir .İnsanlık tarihinde görülen barış  arayışlarının somut bir çözüm getirebilmesi için  yapılan arayışlar ancak  tarafların  çabaları ile sonuçlandığından hiçbir özveri göstermeden  barış antlaşmaları yapılmasının mümkün olmadığı  anlaşılmıştır .
 Türkiye ile birlikte bütün orta dünya ülkelerini tehdit eden  üçüncü dünya savaşı girişimlerinin  sona erdirilebilmesi için  Türk devletinin  proaktif girişimlerde bulunarak  , kalıcı bir barış düzeni oluşturulabilmesi için buna uygun bir ortamın yaratılmasına çaba gösterilmesi gerekmektedir . Savaş kalkışmalarına direnerek ya da karşı koyarak bir yerlere gidilemeyeceğini   çeşitli gelişmeler ortaya koymuştur .Türkiye Cumhuriyeti  devleti  Orta Doğu’da kalıcı bir barış düzenine kavuşulabilmesi için tarihte yaşanmış olan olaylardan ders çıkarmasını bilerek hareket etmelidir . Bütün bölgesel gelişmelerin  arkasında yatan nedenler  dikkate alındığı zaman  geçmişin bugünlere getirmiş olduğu  derslerin sonuçlarından yararlanılarak , kalıcı bir barış ortamı yaratılması doğrultusunda emin adımlarla ilerlenebilecektir . Tarihin insanlığa öğrettiği üzere , merkezi alanda barışa ulaşmanın ve bu durumu geleceğe dönük olarak koruyabilmenin  ancak geniş bir dayanışma  ve anlayış ortamı ile mümkün olabildiğini  görmek gerekmektedir . İletişim yolları ile  tüm  bilgi birikiminden her aşamada geniş boyutlarda  yararlanılabilmesi , var olan devlet düzenleri sayesinde en geniş boyutlarda  sağlanabilmektedir .Bu durumda ,her devlet kendinden önceki dönemin ortaya çıkarmış olduğu siyasal birikimden yararlanarak sonuç alabilecektir . Özellikle Avrasya kıtasında yer alan  bölge devletlerinin  merkezi alandaki barış arayışlarını , geçmişten bugüne uzanan bir çizgi içerisinde  ele alarak değerlendirmek mümkün olabilecektir . Belki de  , soğuk savaş sonrası merkezi bölge yapılanması  arayışları , tıpkı Rusya’nın Doğu Halkları Kurultayını topladığı dönemdeki gibi yeni bir açılımın  gerçekleştirilmesiyle mümkün olabilecektir .
Doğu Halkları Kurultayı incelendiği zaman, bugüne ışık tutan konuşmaların bu çatı altında yapıldığı göze çarpmaktadır . Batının önde gelen sermayeci kapitalist devletlerine karşı çıkan doğu halkları  ekonomik açıdan çok zor durumlarda olmalarına rağmen  gene de barış arayışından vazgeçmeyerek,  geleceğin barışını yakalayabilme doğrultusunda arayış ve çalışmalarını  bugüne kadar  sürdürmüşlerdir .Sömürgelerin uyanışı dönemine paralel bir çizgide barış arayışları sürüp giderken  Asya’nın  temsilcisi konumundaki  mazlum uluslar, emperyalizme karşı kendilerini koruyacak bir koruyucu kalkan düzeni oluşturabilmek için  ellerinden  gelen her yolu denemişlerdir . Milli devletler ve sömürgelerin uluslararası düzendeki yerleri  ele alınarak tartışılırsa o zaman  bağımsız ulus devletlerin konumları daha da kesin hatları ile belirlenebilmektedir . Devletler arası rekabet ve çekişmelerin geride bırakılarak  hep birlikte dayanışma içinde barış arayışlarının gündeme getirilmesi, daha gerçekçi bir biçimde  barışa yönelebilmeyi sağlamaktadır .Emperyalizmin  barışçı bir hareketmiş gibi bütün dünya ülkelerine benimsettirmeye çalıştığı turuncu devrimlerin, yeni bir tür sömürgecilikten başka bir  şey olmadığı  anlaşıldığından artık benzeri bir renkli devrimler oluşumu ile gerçek anlamda barışı elde edebilecek yeni bir yaklaşım mümkün olamayacaktır .Emperyalizm gerçek boyutları ile ele alındığı zaman ,anti-emperyalizmin de böylesine bir  ciddi yaklaşımın  ürünü olarak ortaya çıktığı daha iyi bir biçimde anlaşılabilmektedir . Yirminci yüzyılın başlarında yaşanan Birinci dünya savaşı sürecinde yapılan  Doğu Halkları kurultayının bir  benzerinin günümüz koşullarında Merkezi Devletler Birliği biçiminde ele alınarak yeniden yapılmasının  gerektiği anlaşılmaktadır . Bu tür bir  yaklaşımın sonucu olacak ikinci bölge konferansında , Orta Doğu barışı her  yönü le alınarak tartışılacaktır . Merkezi alanda barışı engelleyen ve zaman içerisinde eskiden olduğu gibi savaşları ve çatışmaları ortaya çıkaran nedenler ve konjonktür üzerinde her açıdan durulması gerekmektedir .  Doğu halklarının yerini yeni barış konferansında Merkezi Devletler alacağı için artık bölge barışının  güvencesi halklar olmayacak ama bunların yerine bölgesel devlet düzenleri, sorumluluğun yükünü taşıyacaklardır .Küreselleşmenin bittiği ve bunun yerini bölgeselleşmenin aldığı yeni dönemde , bölge barışı için eskisinden çok farklı bir yaklaşım ile hareket edilmesi , devletler ile güç merkezlerinin  ne gibi bölgesel yapılanma plan ve programlarına sahip olduklarının öncelikle  anlaşılması gerekmektedir.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

AB’nin Türkiye hayalleri "Prof. Dr. Ata ATUN" KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

AB’nin 
Türkiye 
hayalleri!.. 

Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs adasının Kuzey yarısında yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkler ile Türkiye’yi yok sayarak tek taraflı ilan ettikleri egemenlikleriyle, tek başlarına anlaşmalar yapmakta, ittifaklar imzalamakta. 

Tabi burada önemli olan Rumların ne yaptığı değil, üst akılların bölgedeki girişimleri.

Rusya’nın asırlardır süregelen arzusu Doğu Akdeniz’de güvenli bir yerinin olması. Adının ne olduğu çok önemli değil. İstediği, Kıbrıs’taki Ağrotur (Akrotiri) ve Dikelya gibi tamamen kendine ait toprağının bulunması. Körün istediği bir göz Allah vermiş iki göz misali şimdi Rusya’nın hem tamamen kendi kontrolünde bir deniz limanı var, hem de Ağrotur gibi… Tabi bir de hava üssü.

Gelelim aynı bölgeden bir taş atımı uzaklıktaki Suriye’ye. Suriye’nin petrol üretimi bilinenden çok daha fazla ve zengin. Petrol yerin sadece 250 metre altında. Çıkarması çok kolay. Toplam olarak 14 petrol kuyusu var ve üretimi de 6-7 milyar varil civarında. Kıyaslama yapmak gerekirse, dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olduğu iddia edilen Suudi Arabistan’ın petrol üretimi ise 12 milyar varil düzeyinde. Sadece bu bilgi bile niye Rusya’nın ve ABD’nin Suriye’de olduklarını açıklamakta. Doğu Akdeniz’deki doğalgaz yatakları da üç aşağı, beş yukarı aynı konumda.

Rusya’nın dünyanın en zengin doğalgaz yataklarına sahip olduğu iddia ediliyor ancak

2009 verilerine göre İsrail’in Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) içinde yer alan Tamar’da 260 milyar metre küp (m3) ve Leviatan’da da 450 milyar m3 doğalgaz rezervi bulunmakta.

2012 verilerine göre de Afrodit bölgesinde 200 milyar m3 doğal gaz rezervi bulunmakta.

Bölgedeki toplam doğalgaz rezervi yaklaşık 900 milyar m3 civarında. Bu rakam ise Rusya’daki rezervin yarısına denk gelmekte.

Suriye ve Kıbrıs’ta mevcut sorununun niye çözülemediğinin yanıtını veriyor bölgedeki petrol ve doğalgaz kaynaklarının varlığı ve büyüklüğü. Gerçekte sorunun kökeninde yatan üst akıl Avrupa Birliği (AB).

AB’nin yumuşak karnı enerji.

Avrupa kıtasında artık ne kömür kaldı ne de başka bir toprak altı zenginliği. Yaşam koşullarının maddi açıdan zorlaşması nedeni ile aileler küçüldü, nüfus artmak yerine gerilemeye başladı. Yüzyıllardır sömürgelerinden elde ettikleri varlıklarını yemeye başladılar. Enerji gereksinimlerini de Rusya’dan petrol ve doğalgaz alarak karşılayabiliyorlar. Diğer üretici ülkelerden tedarik edilen petrol ve doğalgaz taşımacılık ve depolama nedeni ile Rusya’nınkinden daha pahalı. Kısaca AB’nin boğazına Rusya’nın eli yapışmış durumda. Rusya AB’nin boğazını sıkarsa AB ölmez ama yaşam koşulları daha da zorlaşır.

AB bu olasılığı bertaraf edebilmek için Rusya’yı devre dışı bırakmak istiyor ve bu nedenle de gözünü Suriye’ye ve Doğu Akdeniz’e dikti. Niyet çok açık; Suriye’de PYD ve PKK’yı silah ve para desteği ile güçlendirmek, silahlı terör gücünün sayısını 60 bine çıkartmak, ki an itibarı ile bu sayı 60 bini geçmiştir, Kuzey Irak’tan başlamak üzere Doğu Akdeniz’e kadar ulaşan güvenli ve PYD-PKK kontrolünde bir bölge oluşturmak ve bu bölgeye petrol boru hattını döşeyerek Kerkük petrolünü kendi kontrolündeki bu bölgedeki bir limana akıtmak ve Avrupa’ya göndermek.

Aynısını da doğalgaz konusunda yapmak için AB düğmeye basmış durumda. Hedefi Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğalgazı da İsrail, Kıbrıs Rum ve Yunanistan arasında yapılacak bir anlaşma ile Avrupa’ya taşımak. Hafta içinde Lefkoşa’da Kıbrıs Rum, Yunanistan ve İsrail liderleri toplanarak 2018 sonunda East Med doğal gaz boru hattı projesinin mutabakatını yaparak, imzalar attılar

Anlaşmalar yapmak tek başına bir önem arz etmemekte. Önemli olan yapılan anlaşmanın sürdürülebilir olması. Bunun için de AB’nin ileriye dönük 3 aşamalı bir de stratejik planı var.

- Türkiye’de önümüzdeki 10 sene içinde iç savaş çıkarılması,

- İsrail ile Suudi Arabistan’ın bölgede stratejik ortak ve müttefik haline getirilmesi,

- PKK-PYD terör örgütünün, hukuk dışı olmaktan çıkarılarak yasal hale getirilmesi.

Bu pembe ama olmazsa olmaz hayale engel olabilecek bir tek ülke var bölgede. Bu nedenle de ekonomi ve terör başta olmak üzere her türlü yöntemle, her yönden saldırılıyor anavatan Türkiye’mize…

Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

e-mail: ata.atun@atun.com veya ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org  - Facebook: AtaAtun1

4 Mayıs 2018 Cuma

Kabullenmeden kabul etmiş gibi gözükmek!.. ("PUSUDAKİ İHANET") Prof. Dr. ATA ATUN, - KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

Kabullenmeden kabul etmiş gibi gözükmek

Rum lider Anastasiadis’in gerçekte oynadığı oyun bu. Bugüne değin yedi Rum lider geldi geçti müzakerelerden. Hepsinin de taktiği aynı oldu. Kıbrıs adasının Rum egemenliği altına girmesinin dışında hiçbir öneriyi kabul etmemek ama kabul etmiş gibi görünüp, dünyayı kandırmak, Türk tarafını da suçlu durumuna sokmak…

Günümüzde de Anastasiadis, Guterres çerçevesini, bile bile çirkin bir Bizans oyunu ile yanlış ve çarpıtarak takdim etmeye çalışıyor. Yalanın bini bir para Anastasiadis’de.

Anastasiadis, Cumhurbaşkanı Akıncı’nın yaptığı açıklamadan sonra yaptığı açıklamasında 4 Temmuz tarihli bir kağıttan bahsediyor ve “o şekilde olacaksa kabul ederim” diyor. Guterres çerçevesi tek bir tane ve başka bir versiyonu da yok ama Anastasiadis sanki de 4 Temmuz tarihli ikinci bir çerçeve daha varmış gibi davranarak, BM’yi, AB’yi, ABD’yi ve de Kıbrıs konusu ile ilgili herkesi kandırmaya çalışıyor.

Guterres taraflara kendi çerçevesini 30 Haziran’da verdi ve çerçevenin içeriği o gün açıklandığı gibi altı maddeden oluşmakta. Açıklanan bu çerçeveyi Türk tarafı, KKTC ve Türkiye kabul ederken, Rum tarafı kabul etmemiş ve buna ilaveten de Yunanistan kabul etmeye sıcak bakarken Anastasiadis’in müdahalesi ile reddetmiş, bu nedenle Rum tarafı çerçevenin dışında kalmış, müzakereler de Rumların olumsuz yaklaşımı nedeni ile çökmüştü.

1 Temmuz’da AnastasiadisGuterres’in çerçevesine yanıt gibi bir mektup yazmış ve niye Guterres çerçevesini reddettiği ile kendi görüşlerini belirtmişti. İşte Anastasiadis’inbahsettiği ikinci belge de bu. Anlaşılacağı üzere, sanki Guterres Rumların isteklerini kabul etmiş ve ikinci bir çerçeve belgesi yayınlamışhavasını yaratmaya çalışıyor Rumlar.

Anastasiadis’in öncelikle, Guterres Çerçevesini sadece kendi işine gelen iki maddesini değil, tümü ile kabul ettiğini açıklaması gerekmekte. Dönüşümlü Başkanlığı, yani ikiye bir oranını, Türklerin belirleyici oyunu (Onefavorablevote), iki mülkiyet rejimini yani Türk bölgesinde (KKTC) kalacak topraklarda ilk söz sahibinin bugünkü kullanıcıda olacağını kabul ettiğini açık ve net olarak açıklaması gerekiyor masaya oturmadan önce. Ama Anastasiadis’in işine gelmiyor bunları kabul ettiğini açıklamak. İstiyor ki masaya oturulsun ve sadece askerin çekilmesi ile Güvenlik ve Garantiler konuşulsun.

Anastasiadis’in yalancılığı ve Bizans oyunu, Guterres çerçevesini kabul ettiğini net ve anlaşılır bir şekilde açıklayamaması ama “Akıncı’nın kabul etmesini memnuniyetle karşıladım” diyerek sanki de Guterres çerçevesini kendisi kabul etmiş de, Akıncı kabul etmemiş havasını çizmeye çalışması…

Orijinal Guterres Çerçevesinin içeriğinde de “İki” tane değil, “Altı”tane başlık veya madde var. Ama yalancıların kralı Anastasiadis, sanki de sadece “iki başlık” varmış gibi, kendi işine gelen başlıkları yani Güvenlik ve Garantiler ile Asker konuları çerçevede var, diğer dört tanesi olan, Siyasal Eşitlik, Mülkiyet, Dönüşümlü Başkanlık, Oylama dışarda bırakılmış ve yokmuş gibi takdim etmeye çalışmakta.

Daha da ötesi, Guterres’in çerçevesinde Anatasiadis’in iddia ettiği gibi “Sıfır asker, sıfır Garantiler” diye bir kavram ve madde de yok. Bunlar Anastasiadis’in hayal dünyasında mevcut sadece. Çerçevede garantörlerin tek yanlı müdahale hakkının sürdürülebilir olmadığı dile getiriliyor ama her iki toplumun korkularını giderecek, iki toplumun kendini güvende hissedeceği ve iki toplumun ayrı ayrı kabul edeceği bir garanti sisteminin bulunmasıgerektiği tavsiye ediliyor.Birinin güvenliğinin diğerine tehdit oluşturmayacağı ve özellikle de Türklerin kabul edeceği bir garanti sisteminin olması gerektiği belirtilmekte.

Hatırlatalım; Guterres müzakerelerde,“asker konusu da ayrı bir konudur, asker çekilmesi gerekir mi, çekilecekse ne kadar sürede kaç tane çekilmelidir. Bana sorarsanız bu konuya sizler değil, garantörler tartışmalıdır” demiş, bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı da “4 saat içinde gelir masaya otururuz” yanıtını vermişti anında.

Tabi, Anastasiadis’i Rumlar da eleştiriyor fena halde. “Kaypaklığın ve yalancılığın bizi sıkıntıya sokuyor, inanılırlığımızı da senin yüzünden yitirdik” diyor bazı Rum siyasiler.

Artık ne eskisi gibi ucu açık müzakereler olacak, ne de sadece Rumların isteklerinin yer aldığı planlar masaya konacak. Müzakereler çökmüşse ve gene çökecekse bunun sorumlusunun Türk tarafı olmayacağı da kesin…

Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

e-mail: ata@ataatun.com veya ataatun@gmail.com
http://www.ataatun.org - Facebook: AtaAtun1

10 Nisan 2018 Salı

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN "ÇİN VE YENİ İPEK YOLU" Ankara Kalesi, No: 242

ÇİN 
VE 
YENİ İPEK YOLU

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


Küreselleşme dönemi sona ererken ve bunun yerini bölgeselleşme süreci alırken , yeni dünya düzeni arayışları içerisinde, uluslararası konjonktürde gene orta dünyanın öne çıktığı ve bu bölge üzerinden bir yeni İpek yolu arayışının belirginlik kazandığı görülmektedir . Tarihin derinliklerinde kalmış bir konu olarak bilimsel araştırmalara konu olan İpek yolu oluşumunun , yirmi birinci yüzyılın ortalarına doğru yeniden dünyanın gündemine girmesi , üzerinde durulması gereken bir konu olmuştur . Eski İpek yolu tarihe mal olmuş bir konu olarak geride kalırken , bugünün dünyasında yeni bir İpek yolu oluşturma girişimlerinin arkasında yatan gerçekleri ve gerekçeleri ele alarak öncelikle tartışmak gerekmektedir . Tarihin kötü yönlerinin tekrar gündeme gelmemesi için , tarihten dersler alarak ve bunlardan faydalanarak daha iyi bir yönde yeni bir tarih çizgisinin tamamlanması , insanlık aleminin dünyanın geleceği için dikkate alması gereken bir husustur . Hiçbir siyasal gelişme ya da toplumsal olay durduk yerde tekerrür etmediği gibi , tarihsel sürecin devamı çizgisinde birbirine benzer bir çok olay sırasıyla yeniden ortaya çıkabilmektedir . Bu durumun değerlendirilebilmesi için sadece tarih bilimi değil ama bütün sosyal bilimlerin ortak bir tavır içinde konuyu inceleyerek açıklamaları gerekmektedir .İpek yolu olgusu da bu doğrultuda hem bir tarihi konu hem de bir güncel oluşum olarak gündeme yeniden gelmektedir .Bu nedenle konunun her yönü ile ele alınarak tartışılması gelecekte dünya düzeni açısından kaçınılmaz bir biçimde zorunlu hale gelmiştir .

İpek yolu , tarihin ilk dönemlerinde Çin’de ipek kozasından üretilen çeşitli giyim eşyasının ve benzeri malların bir kervan yolu ile batı bölgesine taşınmasını sağlayan geçiş yolunun adı olarak konulmuştur . Akdeniz kıyılarından başlayarak Çin’e kadar bütün Avrupa ve Asya bölgelerini baştan başa kat eden kervan yoluna , tarih biliminde ve coğrafya kitaplarında İpek yolu adı verilmiştir . Hatay bölgesinden Asya kıtasına giriş yapan İpek yolu, İran ve Afganistan’ın kuzeyini geçtikten sonra Pamir bölgesine ulaşmakta ve burada kara bölgelerinin doğusu ile batısından gelen çeşitli kervanlar bir araya gelerek ipek ürünlerini takas ederek değişmekteydiler . Taş kule adı verilen bir ticari merkezde gerçekleştirilen değiş tokuş işlemleri ,dünya ticaretinin önde gelen etkinlikleri olarak tarih boyunca devam edip bugünlere kadar gelmiştir . Rusya ve Türkistan toprakları ipek yolunun kuzey bölgelerini oluştururken , İran ve Hindistan ise güney bölgeleri olarak ipek yolu kervanlarının gelip geçtiği ülkeler olarak coğrafya alanlarında yerlerini alıyorlardı . Taklamakan çölü geçilemez bir bölge olarak kesişme noktaları arasındaki bağlantıları önlerken , kervanlar bu hattın kuzeyi ve güneyinden geçerek mallarını gidecek adreslere ulaştırabiliyorlardı . Batıyı uzak doğuya , Avrupa’yı Asya’ya ,Hindistan’ı Çin’e , Orta Asya’yı Akdeniz’e bağlayan ipek yolu güzergahları zaman içerisinde dünya ticaretinin ana merkezleri olarak yeryüzü haritası üzerindeki yerlerini alıyorlardı . İlk zamanlarda Çin’in Sarı ırmak bölgesinde gerçekleştirilen ipek üretimi daha sonraki aşamalarda ülkenin her bölgesine yayılınca , bu kez ipek eşya taşıyan kervanlar hem Asya’nın her bölgesine yayılıyorlar hem de güneydeki Akdeniz hattının üzerine çıkarak , Osmanlı İmparatorluğu ile Rus Çarlığının toprakları üzerinden , dünya ana karasının batı bölgesini oluşturan Avrupa kıtasının bütün bölgeleri ile kentlerine doğru genişleme eğilimleri gösteriyorlardı . Büyük Okyanus kıyılarından yola çıkan İpek yolu kervanları uzun mesafeleri arkada bırakarak Atlas okyanusu kıyılarına kadar ulaşabiliyorlardı .İki okyanus arasında kalan üç kıtayı sürekli olarak kateden ipek yolu kervanları Asya ve Avrupa kıtalarını ekonomik açıdan birleştirirken , Akdeniz üzerinden Afrika kıtasının kuzey yarısındaki yerlere kadar gidebiliyorlardı .

Tarihi İpek yolu geride kalırken , bugünün dünyasında bir de yeni İpek yolu oluşumunun ortaya çıkması , küreselleşme sonrası dönemde dünya bir bölgeselleşme oluşumuna doğru giderken güncellik kazanmıştır . Özellikle yüz yıllardır kendi içine kapanmış ve sırtını batı dünyasına dönmüş bir biçimde yaşayan Çin gibi bir büyük dev ülkenin bütün dünyaya açılımı sırasında , yeni İpek yolu tartışmalarının önem kazanarak öne çıktığı artık yadsınamaz bir biçimde evrensel kamuoyunda yer etmiştir . Tek bir yol olmayan İpek yolu kervanların geçip gittiği bölgelerin zaman içindeki genel adı haline gelmiştir . Doğu yarıkürenin büyük bölümünü kapsayan ticari rotalardan oluşan İpek yolu aynı zamanda bir ulaşım kanalları ağı konumunda idi .Dağlık bölgeler ile ovaları , platolar ile denizleri bir araya getirerek kaynaştıran İpek yolu havzası ,geçen yüzyıllarda olduğu gibi yirmi birinci yüzyılda da dünya ticaretinin ana havzası olarak etkinlik kazanmaktadır . Resimlerde gösterilmeye çalışıldığı gibi aslında İpek yolu bir deve yolu değildi . O dünya ticaretinin küreselleşmesi süreci içinde bu oluşumun prototipi olarak gerçeklik kazanıyordu . Milat sonrası dönemlerde dünya üretiminin ana merkezi olan Çin bölgesi , yüzyıllarca İpek yolu üzerinden batı pazarlarına açılarak mallarını gönderebiliyordu . Ticaretin devam ettiği barış dönemlerinde bu ticari yolun kavşakları mal değişimi sayesinde canlanırken , savaş dönemlerinde bu gibi hareketlenmelerin durakladığı görülmüştür . Birbirine bağlı bir yollar şebekesi olarak gerçeklik kazanan İpek yolu güzergahı , birbirini izleyen dönemler içinde yeni ve eski devlet düzenleri doğrultusunda değişimler geçirerek farklı yapılanmalara sürüklenmiştir . Asya kıtasının sonsuz steplerinde kurulan imparatorluklar , birbirini izleyen bir sıra içinde etkinlik kazanırken , ticareti denetimleri altında tutan para ve sermaye sahibi toplum kesimlerinin tercihleri doğrultusunda çeşitli yönelimler , İpek yolu üzerinden Avrupa ve Asya kıtalarının farklı bölgelerine doğru yansımalar gösteriyordu . İsa’dan önce ikinci yüzyılda başlayan İpek yolu ticareti , modern çağın batı merkezli su yolu ticaret düzeninin kurulduğu on beşinci yüzyıla kadar devam edip gelmiştir .

Hun İmparatorluğundan Han İmparatorluğuna dönüşen Çin devleti , Roma imparatorluğu döneminde , batı ülkelerinin mal gereksinmelerinin karşılanmasında önde gelen bir rol oynayarak , İpek yolu üzerinden Asya-Avrupa hattının oluşumuna giden yolu açıyordu . Normal karayollarının yapımından yüzyıllar önce oluşturulan İpek yolu , bozkır ve dağlık alanlar üzerinden ülkeleri birbirine bağlıyordu .Birbirine bağlanan ülkeler üzerinden geçip giden İpek yolu alanında kervansaraylar kurulurken , yerel pazarlar da İpek yolu ticaretinin destekleri ile önem kazanıyordu . Ankara –İstanbul hattı üzerinde Samanpazarı-Beypazarı-Adapazarı gibi üç büyük pazarın birbirine bağlı bir sıra çizgisi içinde gerçeklik kazanması , İpek yolunun ortaya çıkardığı pazarlar arasındaki yol bağlantısı ekonomi üzerinden bir küreselleşme sürecinin gerçeklik kazanmasına giden yolu açıyordu .Pazarlar arasında gidip gelen ipek kervanlarının gittikleri bölgelere hareketlilik getirmesi , bu coğrafya üzerinde kurulmuş olan yeni devletler ile imparatorlukların zenginleşmesine katkıda bulunuyordu . Bu yoldan zenginleşen devletler de sahip oldukları ekonomik zenginlikler sayesinde daha geniş alanlara yayılarak imparatorluklara dönüşüyorlardı . İpek yolunun geniş dağıtım şebekesinin sayesinde bin bir çeşit mal develerin sırtlarında ülkeden ülkeye taşınıyordu .Altın, gümüş gibi kıymetli madenler bu yollarda taşınırken Çin barutu ile Venedik camı ,Semerkandkağıtı ile Çin porselenleri dünyanın çeşitli ülkelerinde satılma şansı elde ediyorlardı . Selçuklu devletini yıkan Moğollar Kırım’a gelince veba mikrobundan kırılarak yok olma noktasına gelirken , İpek yolunun çıkmazına saplanıp kalıyorlardı . Ay ışığında tiril tiril titreyen bir kumaş türü olarak ipek ürünleri her zaman için dünya ticaretinin önde gelen malı konumunu İpek yolu sayesinde koruyordu .Orta Asya stepleri İpek yolu sayesinde yaşam kazanırken , üç büyük kıtanın bozkırları da aynı doğrultuda yeni bir jeopolitik önem kazanıyorlardı . Asya topraklarında petrol ve diğer madenler çıkana kadar , ülke ve bölgelerin önem kazanmaları, İpek yolu hatlarına dayanılarak elde ediliyordu .

Petrol yatakları ile birlikte yeraltı maden sahaları da önem kazanırken , gene İpek yollarının kavşakları üzerinden tüccarlar dünya pazarlarına çıkabiliyorlardı . Çin gibi Asya ülkelerinin geniş sahalar ile var olduğu kıtasal topraklar üzerinde , ticaret sayesinde canlı bir yaşam düzeni kurulurken , kuş uçmaz kervan geçmez bozkırlar geride kalıyordu . Büyük devletler sahip oldukları emperyal düzen üzerinden İpek yolu sahalarına egemen olmaya çalışmışlar ama bölge halklarının direnmesi yüzünden istedikleri bağımlı düzenleri kuramamışlardır .Orta Asya’nın Türk devletleri platolar üzerinde geçirdikleri eski durgun dönemlerden zamanla uzaklaşırlarken , dünya ticaretinin yeni merkezleri konumuna gelmişlerdir . Çöl alanda tarım yapan halklar , elde ettikleri ürünlerini dünya pazarlarına ulaştırırlarken , İpek yolu yapılanmalarından olabildiğince yararlanmışlardır . Petrol alanları sarı altın yaratırken , pamuk tarlaları da beyaz altın olarak kabül edilmişlerdir . Bölge halkları kendi toprakları üzerinden kazandıklarını İpek yolu kanallarından giderek dünya ticaretine yansıtmaya çaba göstermişlerdir .Bu düzen Milat yıllarından başlayarak on beşinci yüzyıla kadar devam edip gelmiştir . Ne var ki, iki büyük cihan savaşının gerçekleştiği yirminci yüzyılda imparatorluklar dağıtılırken , ulus devletlere giden yollar açılmış ve bu nedenle de İpek yolu hatlarının geçtiği alanlarda sınırlar yeniden çizilerek eskisinden farklı devlet yapılarının ortaya çıkması sağlanmıştır . Yeni dönemde devletler imparatorluktan ulusal yapılara dönüşürken , İpek yolu farklı bir yola girmiştir . Bir yandan yeni başkentler İpek yolu ticaretinde hegemonya kurmaya çalışırken eski ticaret kentleri de konumlarını koruyarak yeni dönemde ulus devletlerin başkentleri ile rekabet şansını kullanmaya çalışmışlardır .

Eski İpek yolu Çin’de üretilen ipek malı giyim eşyalarının batı pazarlarına eriştirilmesine dönük bir hedef doğrultusunda oluşturulmaya çalışılmıştır . Ne var ki , yirmi birinci yüzyılda uluslararası konjonktürün değişmesi üzerine, ikinci kez siyasal gündeme gelmiş olan yeni İpek yolu ise bu kez bir süper güç ve endüstri devi konumuna gelen Çin Halk Cumhuriyetinin dünya piyasalarına açılması gibi bir amaç çizgisinde ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyıla kadar kapitalizm batı merkezli olarak gelişirken , Asya kıtasının tamamı batılı emperyal ülkelerin işgali altına girmiş ve bu doğrultuda Çin,Hindistan ve Endonezya gibi büyük ülkeler sömürgeci batı emperyalizminin dominyonları konumuna düşmüşlerdir . Birinci ve İkinci dünya savaşı sonrasında yerküre yeniden düzenlenirken , Çin Afyon savaşından kurtarılarak komünist bir devlet biçimine dönüştürülmüş , Hindistan ise İngiliz emperyalizminin Asya kıtasındaki ana merkezi konumuna gelmiştir . İngilizler onbeşinci yüzyıl sonrasında Birleşik Krallık adı altında bir dünya devleti kurmaya yöneldiklerinde ,Çin ve Hindistan’a özel önem vermişler ve bu iki büyük ülkenin kendi hegemonyaları altında kalmasını istemişlerdir . Çin bir afyon savaşına mahkum edildiği aşamada uyanıp kalkınabilmek için en az yüzyıllık bir zaman kayıbınauğramıştır .Hindistan ise daha yoksul ve geri bir ülke konumundan kurtulamadığı için İngiliz emperyalizminin elinde bir deneme tahtası olarak kullanılmıştır . Batı emperyalizmi , Akdeniz üzerinden doğu sularına girerek Orta Doğu’ya egemen olmaya çalışırken eski İpek yolunun merkezi konumundaki kentlere de el koymuştur . Böylece , eskiden doğudan batıya doğru yönlendirilen dünya ticareti bu aşamadan sonra yön değiştirerek tamamen ters bir biçimde batıdan doğuya doğru yönlendirilmeye başlanmıştır . İngiliz kumaşları Asya pazarlarında en ön planda yer almaya başlarken , Çin malı ipek eşyaların bu pazarlardaki eski yerlerini kaybettikleri görülmüştür .”Asılacaksan İngiliz sicimi ile asıl “ biçimindeki sözler ile İngiliz mallarının sağlamlığının reklamı yapılmış ama Çin işi ipek eşyalar zamanla önemini yitirmiştir . Böylesine bir emperyal dönüşüm sonrasında , İpek yolu eskisi gibi çalışamamış ,savaşlar sonrasında imparatorlukların dağılması ve yeni devletlerinkurulmasıyla birlikte doğu bölgesi ve Orta Doğu pazarlarında gerileme ve durgunluk dönemlerine sürüklenilmiştir . Emperyalizmin bölgeye gelmesiyle birlikte batılı ürünler doğunun pazarlarında geniş yeralmıştır .

Yirminci yüzyılda Rusya ve Çin sosyalist rejimlere yönelirken , batılı kapitalist ülkeler ile ekonomik rekabet şansını elde edememişler ve bu yüzden yoksul kalmışlardır . Çin’de eskisi gibi dış pazarlara yönelen bir ekonomi olmadığı için İpek yolu üzerinden ticaretin dünya pazarlarına açılışı yapılamamıştır . Sosyalist rejimler içe dönük üretime yöneldiği için dış ticaret gerilemiş ve bu durum da İpek yolu ticaretinin durgunlaşmasına neden olmuştur . İngilizler Orta Doğu’ya gelirken aynı zamanda Afrika’nın güney ucu olan Kap burnundan deniz yolu açarak , doğu batı ticaretini kendi sömürgeleri aracılığı ile kontrol etmeye çalışmış ve böylece İpek yolunun gerilemesinden doğan ticaretteki durgunluğu aşabilme yolunda yeni bir alternatifi devreye sokmuşlardır . Aynı dönemlerde Mısır’daki Süveyş kanalının açılması da doğu-batı ticaretini hızlandıran önemli bir gelişme olmuş ve böylece eski İpek yolu ticaretinin yerini Süveyş kanalı ile Kap burnu yolları almıştır .Dünya savaşları sırasında bu bölgelerde de karışıklıklar öne çıktığı için ticaret yollarındaki güvenlik ortadan kalkmış ve bu aşamadan sonra gene eski İpek yolu aranmaya başlanmıştır .Sosyalist sistemin çöküşü sonrasında devreye girmiş olan küreselleşme olgusu dünya ticaretini her yönü ile geliştirirken, İpek yolu arayışları yeniden önem kazanmıştır .Batılı ülkelerin malları bütün dünya ülkelerinde piyasa ekonomisi üzerinden yaygınlık kazanırken , sosyalist Çin de yeni dünya düzeninde dış ticarete açılmıştır .Çine Hong Kong gibi bir İngiliz sömürgesinin devredilmesi dönüm noktası olmuş ,bu aşamadan sonra Çin’in batı bölgesinde Şangay merkezli bir ekonomik üretim merkezi kurulmuştur . Çin Pekin merkezli devlet yapısında sosyalist sistemi korurken , dünya ülkeleri ile piyasada rekabete girmek için Şangay merkezli ikinci bir Çin düzenini kapitalizm uygulaması ile yaratarak ,dünya ekonomisinde başa güreşmeye doğru yol almıştır .

Çin’in yeni dönemde bir ekonomik dev olarak piyasalara yönelmesi ile birlikte , Amerika Birleşik Devletleri ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında ekonomik büyüklük yarışı başlamış ve küreselleşme döneminin çeyrek asırlık dönemi geride bırakılırken , Çin Şangay düzeni ile kurduğu ekonomik devlet yapılanması ile dünyanın bir numaralı ekonomisi konumuna gelmiştir . Çin kendisinden beklenen bu gelişmeye on yıl önceden ulaşarak , yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde bu aşamaya gelirken Amerika Birleşik Devletleri gibi bir Atlantik devini resmen geride bırakmıştır . ABD ekonomisinin bütün değerli kağıtlarını ele geçiren Çin , sahip olduğu bu ekonomik gücü giderek artan üretim gücü ile de destekleyince , haklı olarak dünyanın yeni süper gücü konumuna gelmiştir . Çin bugün gelmiş olduğu yeni aşamada ,giderek dünyanın geleceğini belirleme şansını daha fazla kullanabilmekte ve batılı emperyalist devletleri geride bırakmaktadır . Asya kıtasının en büyük devleti olan Çin Halk Cumhuriyeti ticarette önceliği Asyalı komşusu olan ülkelere verirken , eskisi gibi İpek yolu güzergahlarından yararlanmakta ve bu yol aracılığı ile son dönemlerde geliştirdiği üretim fazlası malları Asya’nın yoksul ülkelerine öncelikli olarak ulaştırmaya çalışmaktadır . Pekin’deki sosyalist rejim eskisi gibi yoksul ülkelere öncelik tanırken , Şangay’daki kapitalist Çin’ de batının önde gelen ekonomik devleri ile her alanda yarışarak küresel bir ekonomik hegemonya oluşumunu dikkatli bir biçimde gündeme getirmektedir . Sosyalist Çin’in sesini daha da yükselterek dünya siyasetine müdahale etmesini isteyen çevreler kadar , Şangay’daki kapitalist Çin’in gelişmekte olan ülkelere daha fazla ekonomik yardım yapmasını isteyenler de öne çıkarak Çin’e baskı yapmaya çalışmaktadırlar . Küreselleşme döneminde insiyatif tekelci şirketlerin eline geçerken , devletler eski güçlerini kaybetme noktasına gelmiştir . Böylesine bir gerileme süreci içine giren ulus devletlerin batılı kapitalist emperyalistlerin altında kalmamak üzere, Çin önderliğinde yeni bir ekonomik düzen arayışına gittikleri son zamanlarda görülmektedir . Sosyalist düzenini koruyarak kapitalizme yönelen Çin, hem doğu-batı ilişkilerinde hem de sosyalizm-kapitalizm tartışmalarında giderek öne çıkmakta ve dünyanın yeni önderi konumu ile bütün devletlere ve halklara yön gösterebilmektedir .

İkinci dünya savaşı sonrasında sosyalist bir Çin’in ortaya çıkması sürecinde Çin’e en yakın olan bir ülke olarak İngiltere yeni dönemde de başı çekerek , kapitalist Çin’in oluşturulmasında Hong Kong adasını bu ülkeye iade ederek önemli bir katkı sağlamıştır . Daha sonraki yıllarda Çin ve İngiltere ticareti önemli miktarda gelişmeler gösterirken , Avrupa ekonomisinin durgunluğundan şikayet eden İngiltere, bu birlikten Brexit kararı ile çıkarak bağımsız bir siyasete yönelmiş ve daha sonra da Çin ile bir araya gelerek Pekin-Londra hattında etkin olacak bir yeni İpek yolu oluşumunu gerçekleştirmiştir . Yeni İpek yolu resmen gündeme gelirken “Bir kuşak ve bir yol” sloganı kullanılmış ve bu doğrultuda yepyeni bir İpek yolu inşa edilmeye başlanmıştır .Sosyalist rejimi ile refah toplumuna ulaşmayı hedefleyen Çin , kapitalist yönü ile de aynı hedefe yönlenerek, kısa bir zaman dilimi içinde dünyanın en zengin ülkesi olma başarısını göstermiştir .Ekonominin geliştirilmesi ile daha üst düzeyde refah toplumuna geçmeyi düşünen Asya ülkeleri, kısa zamanda Çin’in yanında yer alarak yeni İpek yolu üzerinde kendilerine merkezi yer aramaya yönelmişlerdir . Yoksul ülkelerin batı emperyalizminin tuzağına düşerek savaşlara yönlendirilmesi gibi bir oyuna Çin seyirci kalmayarak ,sahip olduğu yeni ekonomik gücü ile yoksul ülkeleri savaşlara sürüklenme batağından kurtarmaya çalışmaktadır . Bu çerçevede yeni kuşak ve yol insiyatifi girişimi tam anlamıyla bir barış programı olarak devreye girmektedir . Pekin- Londra hattı üzerinde bulunan bütün Asya ve Avrupa ülkelerine yeni İpek yolunun refah oluşumu zenginlik olarak yansıtılırken , batılı emperyalistlerin engellemeleri öne çıkmaktadır . Kuşak ve yol girişimi bir barış girişimi olarak öne çıkartılırken doğayı koruyarak bölge halklarının insanı gereksinmelerinin karşılanmasına öncelik verecek bir proje olarak ilan edilmektedir . Çin’in cesur bir girişimi olarak gündeme gelen yeni kuşak İpek yolu, İngiltere’nin Avrupa Birliğinden çıkarak Çin’in yanına gelmesiyle birlikte daha hızlı bir gerçekleşme aşamasına gelmiştir . Batı emperyalizmine karşı çıkan doğu uluslarının lideri konumundaki Çin Halk Cumhuriyeti ,insanlığı emperyalizmin esaretinden kurtarmak üzere yeni İpek yolu üzerinden bir büyük barış ve dayanışma projesini tüm insanlığa sunmaktadır .

Küreselleşme döneminde çok büyüyen Çin ekonomisi dünya liderliğine gelirken , eskiden kalma her türlü emperyal yapılanmaları tasfiye ederek yoluna devam etmeye çalışmaktadır . Ortak bir gelecek için insanlığın yararına girişimlerde bulunan Çin Halk Cumhuriyeti , yeni İpek yolu aracılığı ile de barışçı girişimlerini Asya,Afrika ve Avrupa kıtalarına yaymakta ve böylece ABD işgaline karşı bir İpek yolu dayanışması yaratarak , dünya barışını korumaya öncelik vermektedir . İnsanlığın birliğini engelleyen her türlü sorunun çözümüne öncelik veren Çin, dünyanın ana karası konumundaki üç büyük kıtanın üzerinde etkinliğini artırarak yoluna devam etmeye çalışmaktadır . Üç kıtanın ülkelerini ABD saldırganlığına karşı korumaya öncelik veren Çin diplomasisi , zamanla komşularla sıkı dayanışma sağlayarak emperyal saldırıların önünü kesmeye çalışmaktadır . Çin devleti Pekin’de düzenlemiş olduğu bir büyük kongre aracılığı ile uluslararası işbirliği ve dünya barışını korumak üzere Kuşak yol insiyatifini başlattığını açıklamıştır . Çin devlet başkanı bu kongre de Çin’in gelecekte yeni İpek yolu aracılığı ile bölgesel ve kıtasal sorunların çözümüne ağırlık vereceğini resmen açıklamıştır . Daha iyi bir geleceğe yolculuk yaparken insanlığın öncelikle barış ve refah düzenine kavuşması gerektiğini belirten Çin devlet başkanı, aynı zamanda bütün ülkeler ile karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesine de öncelik vereceklerini ilan etmiştir . Halklar arası dostluk ve dayanışma gücünün artırılabilmesi için Kuşak yol insiyatifi ile hareket edeceğini açıklayan Çin;herkes için güvenlik politikalarına öncelik verileceğini ,adalet ruhu ile insan ilişkilerinin daha eşitlikçi bir çizgide düzenleneceğini ,terörün önlenmesi için her türlü girişimin yapılacağını , halk kitlelerinin daha fazla refah düzenlerinden yararlandırılacağını ,ekonomik büyüme sağlanırken yeniliğe yönelen bir kalkınma oluşumuna öncelik verileceğini ,her türlü kalkınmanın çevreci çizgide doğaya açılacağını açıklamıştır .

Farklı ülkeleri ve uygarlıkları birbirine bağlayacak olan orta kuşak yol projesi , herkes için yenilikler getirerek daha iyi bir dünya düzeninin oluşumuna katkı sağlayacak gibi görünmektedir . İnsanlık için ortak bir eğitim ve kültür düzeni oluşturulması çabalarında yeni İpek yolunun alt yapı sağlayacağını söyleyen Çin devlet başkanı , herkesin kazanacağı ve çok yönlü bir çizgide çalışacak Kuşak yol projesi sayesinde turizmin gelişeceği ve insanların eskisinden çok daha fazla sayıda ülke görmesinin sağlanacağı yeni İpek yolu girişiminin hedefleri arasında yer aldığını açıklamıştır . Kapitalizmi emperyal çizgide uygulayan batılı ülkelerin Çin’in önderliğindeki yeni İpek yolu projesine karşı çıkmaları ya da bu büyük projeye engel olmalarına izin verilmeyeceği de açıkça ifade edilmiştir . Yol güzergahında yer alan bütün ülkelerin sınır komşuluğu üzerinden sıkı bir dayanışma içine girerek ortak refahtan pay almalarına dikkat edileceği de resmi toplantıda açıklanmıştır . Kökleri kadim İpek yoluna giden yeni Kuşak yol projesinin bir an önce tamamlanabilmesi için bölge devletlerinin işbirliği yapmaları talep edilmiştir . Uzun bir yolculuğun yalnızca tek adımla başladığını söyleyen Çin atasözünü dile getiren Çin devlet başkanı , Roma’nın bir günde kurulmadığını bu yüzden belirli bir süre içinde Kuşak yol projesinin tamamlanmasına çaba gösterileceğini de dünya kamuoyuna ifade etmiştir. Çin böylesine bir büyük proje ile tüm insanlığa işbirliği önerirken , terör ve savaşlara yol açan emperyal kapitalizme karşı bir dayanışma oluşumunu da gerçekleştirmiştir . Özellikle Rusya,Hindistan ve Brezilya gibi çok büyük ülkelerle işbirliği yaparak oluşturduğu Bric ülkeleri dayanışması aracılığı ile alternatif bir yeni dünya düzeni oluşturabilmek için çaba göstermiştir.

Yeni dönemde dünya liderliğine soyunan Çin , yeni yıla girerken açıklamış olduğu “Yeni Dünya Bildirisi “ ile yepyeni bir uygarlık yapılanmasının gerçekleştirilmesi gerektiğini açıkça ilan etmiştir . Çıkış noktası olarak insanlık kavramını ele alan Çin devleti ,insan odaklı bir bakış açısı ile her türlü dünya efendiliği ya da hegemonyacılık girişimlerine karşı çıkarak, daha hümanist bir dünya düzeni için bütün ülkelere işbirliği çağrısında bulunmuştur . Bağımsızlığını koruyabilen devletlerin daha insancı politikalar ile kendi toplumlarının ilerlemesine katkı sağlayacağını kabül eden Çin yönetimi ,milli devletlerin bir araya gelerek emperyalizme karşı bir insanlık barikatı oluşturmaları gerektiğini ifade etmiştir . Ekonomik gelişmelerin yarattığı refah düzeyinin daha adil bir biçimde paylaştırılması gerektiğini Çinliler her fırsatta dile getirmişlerdir . Terör ve savaşlara karşı bir ortak güvenlik sisteminin güçlü bir biçimde kurulması için bütün devletlerin işbirliği yapması istenmiştir . Yepyeni bir uygarlık düzeni ile yeni bir dünya düzenine girilmesi gerektiğini vurgulayan Çin yönetimi,bu doğrultuda atılması gereken adımları da yılbaşı bildirisinde saymıştır . Yeni dünya bildirisi ile alternatif bir küresel düzen öneren Çin devleti , bu doğrultuda bütün devletlere ve halklara dönük bir çağrı yapmıştır . Kapitalist ekonomisinin yanı sıra sosyalist devlet düzenini de koruyarak sürdüren Çin her açıdan büyük bir atılıma girerek, insanlığın gereksinmesi olan farklı bir dünya düzeni oluşturabilmek üzere adımlarını atmaya devam etmektedir .Yaşamstandarlarının istikrarlı bir biçimde yükseltileceği toplum düzeni ile birlikte kalkınmaya yönelik olarak atılan adımların ekolojik gerçeklere ve çevre koşullarına uygun olarak sürdürülmesi gerektiği gene Çin aracılığı ile kamuoyuna aktarılmıştır . Pekin’de yapılan bir toplantı ile Pekin insiyatifi adı altında haksız ve adil olmayan dünya düzenini değiştirmek üzere, Çin’in her türlü girişimde bulunacağı bir anlamda insanlığa vaad olarak açıklanmıştır . İşlemeyen demokrasilerin ve çökme noktasına gelmiş devlet düzenlerinin yeniden onarılabilmesi için küresel bir işbirliği programını insanlığa sunan Çin yönetimi ,önümüzdeki dönemde bu doğrultuda her türlü girişimlere kalkışacağını da bir söz verme olarak ifade etmiştir . Bir anlamda , var olan dünya düzenindeki bütün sorunlarayönelik çeşitli çözüm önerileri geliştiren Çin Cumhuriyeti bütün dünya halkları için geleceğin umudu olmaya yönelmiş ve önerdiği çözümlerle de yirmi birinci yüzyılın süper gücü olmaya adaylığını koyarak yeni bir seferberliğe kalkışmıştır .

Yeni dönemde Büyük Britanya İmparatorluğu ile Çin Halk Cumhuriyeti ortaklığında yeniden gündeme gelen İpek yolu oluşumu , geleceğin dünyasını belirleyecek gibi görünmektedir . Pekin’den yola çıkacak malların ,Çin’in komşularından başlayarak Türkistan bölgesi ile Afganistan, Pakistan,İran ve Türkiye hattı üzerinden Akdeniz kıyılarına getirilmesi heyecan verici bir gelişme olarak, dünya ticaretini orta dünya çizgisinden batı pazarlarına taşıyacakmış gibi görünmektedir .Böyle bir proje doğrultusunda komşu olan ülkeler arasında sıkı bir dayanışma gerekmekte ve bu yoldan sağlanacak güvenlik hattı ile de Kuşak yolu projesi gerçekleşme yoluna girmektedir . İngiltere batı ülkeleri ile ilişkilerini yenilerken , Çin ABD ile Pasifik savaşını bırakarak dünya ticaretini Avrasya hattı üzerinden üç kıtanın ortasına getirirken , merkezi coğrafya da daha önceden geliştirilmiş olan Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail gibi emperyalbölgesel projeler ile karşı karşıya kalmaktadır .ABD ve İsrail ikilisi kendi projelerini eski Osmanlı hinterlandı üzerinde geliştirmeye çalışırken , tüm Avrasya bölgesini üçüncü dünya savaşı olarak dile getirilen yeni bir kıyamet senaryosu ile karşı karşıya bırakmaktadırlar . İsrail sahip olduğu atom santralları üzerinden bölgede üç yüzü aşkın nükleer silahı depolarken bütün merkezi coğrafya devletleri yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmaktadır . Siyonist lobilerin denetimi altında tutulan dünyanın eski süper gücü olan ABD ‘de tam bu aşamada bölgeye beş bin Tır kamyonu dolusu silahı getirerek parasını petrol zenginlerinin banka hesaplarına el koyarak ödetmekte ve bu silahları hızla bölge ülkelerine dağıtarak yeni bir cihan savaşını kendi hegemonya düzenini korumak üzere İsrail siyonizmi ile gerçekleştirmeye çalışmaktadır . Çin ile Pasifik okyanusunda savaşmak istemeyen ABD’nin ise, yeni süper güç olan Çin’i Orta Doğu’da savaştırmak için çalıştığı görülürken , gelecekte Almanya önderliğindeki Avrupa kıtası ile Çin önderliğindeki Asya kıtasının ordularını Orta Doğu bölgesinde savaştırarak , süper güç konumuna gelmekte olan başlıca rakiplerini uzaktan kumandalı bir dünya savaşı ile yok ederek yeniden dünyanın tek egemen gücü haline gelmek istediği anlaşılmaktadır .

Türkiye tam bu aşamada komşuları ile birlikte geleceğin savaş alanı olabilecek merkezi bölgedeki devletler ile birlikte yok olmak tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmaktadır . Yeni İpek yolunun içinden geçeceği merkezi ülkeler içerisinde Türkiye’nin İran ile birlikte komşu ülkeler olarak yer alması beklenirken , ABD’nin silah taşıyarak , İsrail’in saldırılar düzenleyerek kışkırtmaya çalıştığı Armegedon savaşı tehlikesi ile yüz yüze gelmektedirler . Bütün Asya ülkeleri ile birlikte İran ve Türkiye gelecekte çok kazançlı bir ortaklığa geliştirilmiş komşuluk ilişkileri üzerinden yönlendirilirken , böylesine büyük bir projeyi önlemek üzere ABD-İsrail ikilisinin orta kuşak üzerindeki yeni İpek yolunun önünü kesmek üzere, Türkiye ile birlikte bütün bölge ülkelerini üçüncü dünya savaşı konumundaki bir kıyamet senaryosuna doğru sürüklemektedirler . Türkiye yeni İpek yolu aracılığı ile daha gelişmiş ve zengin bir ülke olmaya doğru ilerlerken ve bu doğrultuda komşuları ile sıkı bir dayanışma içerisinde işbirliğine yönelirken , İsrail ile ABD’nin çıkarları doğrultusunda bir bölge savaşı merkezi alanda yer alan ülkelere dayatılmaktadır . Böylesine büyük bir savaşın bütün bölge ülkelerini yok etmesini planlayanlar ise, bu işe Türkiye-İran savaşını kışkırtarak başlamaya çalışmaktadırlar . Gelecekte Türkiye ve İran gibi iki komşu ülke , sınırları içerisinde barındırdıkları yüz elli milyonu aşkın Türk asıllı vatandaşları ile bir araya gelerek bir Merkezi Devletler Birliği adı altında antiemperyalist bir dayanışma düzenini dünya barışı için kuracaklarına , doğu ve batı güçlerinin cephe ülkesi olmaya doğru itelenmektedirler. Böylesine bir yok olma senaryosuna seksen milyonluk iki komşu ve soydaş ülke olarak İran ve Türkiye alet olmamalıdırlar . Bu amaçla , hem merkezi alan devletleri hem de İpek yolunda yer alan merkezi coğrafya ülkeleri yeni bir Avrasya paktında bir araya gelerek , Atlantik güçleri ile Siyonizm ortaklığının insanlığı yok etmeye yönelen savaş senaryolarını ortadan kaldırmalıdırlar .Atatürk’ün yurtta ve dünyada barış ilkesine bölgede de barış anlayışı da bugün için acilen eklenmelidir .

6 Nisan 2018 Cuma

Kıbrıslı Türkler Rum mu olmuş? - Prof. Dr. ATA ATUN (KAYNAK & DAYANAK: 02 Nisan 2018 Hürriyet gazetesinde yayınlanan, muvazaalı (sözde) haber)

Kıbrıslı Türkler 
Rum mu olmuş?

2 Nisan Pazartesi günü Türkiye’nin amiral gemisi olarak tanımlanan bir gazetesinde yer alan “Kıbrıs’ta 110 bin Türk Rum vatandaşı oldu” başlıklı haber gerçekten de hem yanıltıcı hem de üzücü. Söz konusu gazeteyi kınıyorum.

Başlığın devamında yer alan “110 bin 734 Kıbrıslı Türk, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nden kaynaklanan hakları nedeniyle Avrupa Birliği (AB) vatandaşlığı aldı.” cümlesi de gazete tarafından yapılan yanlışın ve bilgisizliğin ne boyutlarda olduğunu gözler önüne sermekte. Böylesi büyük isimli ve Kıbrıs davasına büyük hizmeti geçmiş bir gazetenin bu denli bilgisizce/araştırmadan yaptığı bu habere diyecek bir söz bulamıyorum zira Kıbrıslı bir Türk olarak benim kendi geçmişim, yazılanlara tamamen zıt ve bu habere konulan başlığa uymamakta.
***
Doğduğumda, Kıbrıs adası İngiliz Sömürge Yönetimi tarafından yönetildiğinden İngiliz toprağı olarak kabul edilmekteydi. Yürürlükte olan yasalar, mahkemeler, idari yapılaşma ve bütün idari kurallar, Türkçe adı ile “Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallığı” (United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland) olan, halk dilindeki adı ile İngiltere’de fiilen uygulananlardı. Paramız İngiliz Lirası, şilin ve kuruş, uzunluk ölçüleri inç (25.4 mm), çarşı arşını (68 cm), inşaat arşını – yarda- (61 cm), mil (1609 m.), ağırlık ölçüleri de okka (1282 gr), libra ve pound (454 gr) idi. Devlet dairelerindeki resmi dil İngilizce, bizler de İngiliz Sömürge İdaresi vatandaşları idik. Pasaportlarımız İngiliz Pasaportu, kimliklerimiz de İngiliz Sömürge İdaresi Kimliği idi. İngiltere’ye veya Ortak Refah (Common wealth) topluluğu üyesi herhangi bir ülkeye gidip yerleşmek, çalışmak, iş kurmak vb. serbestti bu pasaportlarla.

İngiliz vatandaşlığımız, 16 Ağustos 1960 tarihinde, yüzde 70 Rum ve yüzde 30 Türk ortaklığı ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile son buldu. Anayasada var olan bir madde nedeni ile Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, İngiliz vatandaşlığı ve Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığı arasında bir seçim yapmak zorunda bırakıldı. Babamın “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucusuyuz. Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olarak hayata devam edelim” kararı ile ailecek Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olduk. Yani 1960 yılında ailecek hepimiz Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olarak kayda geçtik, isimlerimiz Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşları listesinde yerini aldı.

Kıbrıslı Rumlar adanın yönetimini ele geçirmek için 21 Aralık 1963, Cumartesi günü sabahı Kıbrıslı Türklere organize saldırılar başlatınca, bizleri Türkiye halkına “Rum Vatandaşı” olarak tanıtan gazetenin iddialarının aksine, derme çatma silahlarla Rumlarla çatışmalara girdik ve kahramanca karşı koyduk. Anavatanımız Türkiye’nin desteği ve yardımları sayesinde, yüzlerce şehit ve evlerimizin yakılmasına, taşınabilir eşyalarımızın Rumlar tarafından yağmalanması pahasına, Kıbrıs adasının tüm Türk yerleşim yerlerinde dimdik ayakta durabildik ve Rum egemenliğini kabul etmedik. Çok eziyetler çektik. Aramızda 3-4 kez göçmen olan aileler oldu. Bu aileler her seferinde hayata sıfırdan başlayıp tırnakları ile toprağı kazıyarak hayata tutundular ama “Rum olmayı veya da Rum vatandaşı olmayı” asla kabul etmediler. Ne pahasına olursa olsun ata yadigarı Kıbrıs adasını da asla terk etmediler.

15 Temmuz 1974 günü adayı Yunanistan’a bağlamak için adadaki Yunan subayları tarafından darbe yapılıp sıra Kıbrıs Türklerini yok etmeye gelince, Türkiye Enosis’e giden bu hamleyi kabul etmedi ve askeri müdahale de bulundu. Ben dahil hepimiz, Mücahit olarak kahraman Türk Ordusu ile, Mehmetçik ile omuz omuza, bizleri “Rum Vatandaşı” olarak Türkiye halkına tanıtan gazetenin iddialarının aksine, Rumlara karşı birlikte savaştık. Mehmetçik 20 Temmuz 1974’de, Cumhuriyet tarihimizin en büyük destanını yazdı Kıbrıs’ta.

Benim, ailemin ve benim durumumda olan tüm Kıbrıslı Türklerin adları 16 Ağustos 1960 yılından beridir Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşları arasında yer almakta. Rumlar kendilerini, silah zoru ile 21 Aralık 1963 günü el koydukları Kıbrıs Cumhuriyetinin sahibi zannediyorlarsa ve 16 Ağustos 1960 tarihinde kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin vatandaş olan Kıbrıslı Türkleri kendi vatandaşları addediyorlarsa, hem kendileri, hem de bizleri Türkiye halkına “Rum Vatandaşı” olarak tanıtan gazetenin sözde yazar ve editörleri çok yanılıyor.

Özetle; Aramızda her ne kadar Rum aşığı hainler olsa da biz Rum değiliz, olmadık, olmayacağız. Rumlarla, İngilizlerle yaşadığımız 400 küsur sene boyunca ne dilimizi unuttuk, ne dinimizi. Bu pasaport/kimlik bize 1960 yılında kurucu ortağı olduğumuz cumhuriyet tarafından verilmiş olup, Rumlarla hiçbir ilgisi yoktur. Türkiye’nin bu sözde lider gazetesi, Kıbrıslı Türkleri aşağılayıcı ve kamuoyunu yanıltıcı haber başlığından dolayı özür dilemelidir ki, ben artık bu gazeteyi, bizlerden özür dileyene kadar almayacağım ve okumayacağım. Tüm Kıbrıslı Türkleri ve bizlere inanan, güvenen, yıllarca desteklerini esirgemeyen Türkiyeli kardeşlerimizi de bu gazeteyi bizlerden özür dileyene kadar boykot etmeye davet ediyorum.

Yazıklar olsun böylesi çirkin, aşağılayıcı ve yanıltıcı başlığı kullanan yazara ve buna onay veren editöre.

Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı
e-mail: ata@ataatun.com veya ataatun@gmail.com // http://www.ataatun.org // Facebook: AtaAtun1

5 Nisan 2018 Perşembe

"AVUKATLAR GÜNÜ KUTLAMA MESAJI" Avukat. Prof. Dr. Nurullah AYDIN

AVUKATLAR GÜNÜ KUTLAMA MESAJI
Av. Nurullah AYDIN
Türkiye kaos içinde ama çoğu farkında değil.
Devlet kavramının altüst edilişi,
Ülkenin yeraltı yerüstü kaynaklarının yabancıların eline geçişi,
Zengin yoksul/fakir farkının artması,
Tarafsızlık ve yansızlığın terkedilmesi,
Millet kavramının azınlık radikal dinci zihniyetin inancı düşüncesi imiş gibi yansıtılması,
Hukukun, adaletin katledilmesi.
Ayrımcılığın ve nefret söyleminin egemen hale geldiği, bir dönemde, aydınların hukukçuların görevi, diğer meslek gruplarına göre daha da önem kazanmaktadır.
Halk; derin bir uyku içindedir. Rahat, huzurlu memnun. Olup bitenleri görememenin, uyandırılacağını düşünememenin keyfini sürüyor. Saadetin hep böyle devam etmesini, hiç uyandırılmamasını ister. Ama bir gün gelecek, uyandırılacaklar.
Biliyorum; halk okumayı, düşünmeyi sevmiyor. Düşünürse rahatının kaçmasından korkuyor. Mücadeleden ürküyor. Öylesine ürküyor ki; sizin için yapılan mücadelelerle ilgisinin olmadığını, göstermek ihtiyacını duyuyor.
Ülkenin birçok sorunu var. Şer güçler, sayılamayacak kadar çok. Diken üzerinde. Fakat halk dikenli bir yolda ayağını yaralamadan yürümenin, mümkün olmayacağını unutuyor.
Tehlikeyi görünce, korkulu bir rüya görürmüşçesine sırtını dönüyor. Yeni ve eskisinden daha derin bir uykuya dalıyor.
Hiçbir feryat, halkı uyandıramıyor. Tehlikeyi anlamasını temin edemiyor. Yaklaşan düşmanın, ara sıra yumruğunu yiyor; hassas bir yerinize iğne batırılmış gibi şöyle bir sıçrıyor; şaşkın şaşkın bakıyor ve sonra da başını yastığa gömüyor.
Nasıl mı? Türkiye’de, Siyasetin Yargı’yı Kuşatmasından öte; Yargı’nın, Siyaset tarafından teslim alınması ve yapılandırılması gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Yargı dahil olmak üzere, devletin ve toplumun kurumları, köhnemiş çağdışı zihniyete sahip olanların birimi haline dönüştürülmüştür.
Siyasete tabi olan Yargı kimliği sergileniyor. Belli zihniyete sahip kişilerce devlet bünyesinde oluşturulan Yargı’nın dramatik bir örneği ortaya konulmuştur. Yargı, siyaset iç içedir, birbirine şirin görünme yarışı içine girmişlerdir.
Uygulamalarla; yasama, yürütme ve yargı arasındaki danışıklı ilişki, bağımsız ve tarafsız Yargı anlayışıyla bağdaşmayan unsurlar bütün gerçekliğiyle ortaya çıkmaktadır.
Türkiye; kin, nefret ve öfke ile intikam diye sayıklayan, dini istismar eden, adaleti katleden bir kesimle karşı karşıyadır.
Üstünlerin Hukukunu gerçekleştirmenin hazzıyla birbirlerini kutlayanlar artmaktadır. Devlet nüfuzunun kötüye kullanılması suretiyle oluşan böyle bir tablodan demokrasi, insan hakları, kamu hizmeti verimliliği ve toplumsal barışın çıkmayacağı açıktır.
Türkiye, hukuku askıya alan bu ilişkiye mahkûm olmayacaktır. Kendisini kuşatan yapıyı kıracak ve Hukuk Devletini yeniden inşa edecektir.
İnanıyor ve umut ediyorum ki;
Ülke sathında kamu gücünün kötüye kullanılması suretiyle oluşturulmuş çıkar ilişkilerine girmeden ve tenezzül etmeden;
Sivil Toplumun sesi olacaklardır.
Mağdurların hak ve hukukuna sahip çıkacaklardır.
Çevre katliamına karşı çıkacaklardır.
Yaratılan korku ve baskı iklimine karşı haykıracaklardır.
Hukuktan yana, adaletten yana, haktan yana olacaklardır.
Üstünlerin hukukunun temsilcisi olmayacaklardır.
Güçsüzlerin, mazlumların ve mağdurların sesi olacaklardır.
Bu gerçekler ortamında Türk Milleti’nin avukatlarının avukatlar gününü kutlarım.
Av. Nurullah AYDIN

27 Mart 2018 Salı

Ankara Kalesi-240 "TÜRKİYE VE ARAP DEVLETLERİ" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

TÜRKİYE VE ARAP DEVLETLERİ

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

Türkiye Cumhuriyeti dünyanın tam ortalarında merkezi bir devlet olarak tarih sahnesine çıkarken ; Balkanlar, Kafkaslar , Karadeniz ,Akdeniz gibi bölgelerden komşulara sahip olduğu gibi , güneyinde Akdeniz’den İran sınırlarına kadar ulaşan bin kilometreden uzun bir sınır boyunca iki büyük Arap devleti ile komşu olmuştur . Osmanlı döneminden gelme insan yerleşimi ve göçler yolu ile meydana gelen nüfus kaymaları ortaya belirli bir sosyolojik harita çıkarınca , imparatorlukların dağılması sonrasında her ülkenin nüfus yapısına göre ulus devlet kurulmuştur . Fransız devrimi sonrasında ilk ulus devletler Avrupa kıtasından kurulurken , ülkeler arasında ciddi nüfus kaymaları ortaya çıkmış ve ulus devletlere dayanan dünya haritası böylesine bir yapılanmaya göre yeniden biçimlenmiştir . Birinci dünya savaşına kadar Avrupa kıtasında bu doğrultuda gelişmeler olurken , Osmanlı İmparatorluğunu çökerterek merkezi coğrafya bölgelerini ele geçiren , İngiltere ve Fransa gibi sömürge imparatorlukları eski Osmanlı hinterlandı üzerinde sayıları otuza yaklaşan bir doğrultuda yeni devletler oluşturmuşlardır . Türkiye Cumhuriyeti bu emperyal tavıra karşı çıkarak eski Osmanlı topraklarında bir ulusal kurtuluş savaşı veren Türk ulusunun kurduğu devlet olarak, birinci dünya savaşı sonrasında dünya haritası üzerindeki yerini almıştır .

Orta Doğu tarihi incelendiği zaman bugünkü batı uygarlığını yaratan ilk siyasal ve toplumsal gelişmelerin , Mezopotamya adı verilen orta dünya bölgesinde meydana geldiği genel olarak görülmektedir . Tarih öncesi dönemlerden başlayarak insanlığın en eski yerleşim ve yaşam alanları olan bu bölgede, son iki bin yıllık gelişmeler bölgedeki bugünkü sosyal yapılanmayı ortaya çıkarmıştır . Milat tarihinin başlangıcında gündeme gelen dini oluşumlar bölgedeki siyasal ve sosyal gelişmeler açısından öncü bir rol oynamıştır . İnsanlar kabile türü yaşamdan din esaslı toplum düzenlerine doğru gelişirken , dinlerin içinden çıkan tarikatlar ve cemaatlar , tek tanrılı dinlerin doğduğu merkezi alan ve kutsal toprakların biçimlenmesinde etkili olmuşlardır . Dinler üzerinden cemaatlar aracılığı ile tarikatlar yaşam düzeninde öne çıkarken , Avrupa’daki Fransız devrimi doğrultusunda başlayan uluslaşma süreçleri de, batının etkisi ile Orta Doğu bölgesinde ortaya çıkmıştır . Dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan insan toplulukları, bulundukları ülkelerin coğrafyasına uygun bir tarzda geleceğe dönük uluslaşma süreçlerine ,çatısı altında yaşadıkları devlet yapılarının etkileri ve yönlendirmeleri ile kavuşmuşlardır . Bölge halkları sonraki dönemlerde devam eden uluslaşma süreci içinde yeni bir toplumsal kimlik kazanmışlardır . İmparatorluklardan ulus devletlere geçerken , Avrupa benzeri yeni ulus devletlerin eski Osmanlı hinterlandı içinde de zamanla meydana geldiği görülmüştür . Avrupa kıtasında imparatorluklar ile ulus devletler çatışırken , Osmanlı devleti çatısı altında yaşayan ahali içinde yer alan Yunanlılar imparatorluktan ayrılarak kendi ulus devletlerini on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı içinde kurarak , Osmanlı hinterlandı içinde de Avrupa ülkelerindekinin benzeri bir ulus devlete sahip olmuşlardır . Böylece başlayan uluslaşma süreci Balkanizasyonu gündeme getirerek merkezi imparatorluk olan Osmanlı devletinin parçalanmasına yol açmıştır . Bu gelişmenin daha sonraki aşamada gündeme getirdiği Orta Doğu bölgesindeki uluslaşma sürecinin tarih sahnesine çıkardığı yeni yapılanma , Arap ulusu olarak kimlik kazanmıştır . Arap yarımadası üzerinde oluşmaya başlayan Arap ulusu ,yüzyıllar içinde önce Asya kıtasının içlerine doğru ve daha sonra da Kuzey Afrika’nın ortalarına kadar yayılarak bölge halklarının sosyolojik yapısının oluşumunda temel bir misyona sahip olmuştur .

İslamın doğuşu ve yayılması ile birlikte bölgede yaşayan Arap toplumlarının dini kimlikli yöneticileri ,yeni kabül ettikleri dinin yaygınlık kazanabilmesi için İslam devletleri oluştururlarken ,bölgenin temel halkı durumundaki Araplar önce bir ırk olarak ve daha sonra da kurulan devletler üzerinden Orta Doğu bölgesinin biçimlenmesi için çalışmışlardır . Dört halife dönemi sonrasında Orta Doğu bölgesinde kurulmuş olan Emevi ve Abbasi imparatorlukları temelde Arap devletleri olarak ortaya çıkmış ve Arap ırkının o dönemde önde gelen bir yere sahip olmasında etkili olmuşlardır . Çok çeşitli bölgelere Araplar yayıldıkları için bir uluslaşma süreci yaşamamışlar ama İslamın devletini kuran doğrultuda Arap toplulukları bir arada hareket etmesini bilmişlerdir . Bugünkü merkezi coğrafyadaki büyük Arap nüfusunun oluşması , İslam devletlerinin savaşlar sonrasında bölgeye yayılmaları sayesinde tamamlanabilmiştir . Bu süreç içinde , Akdeniz’in doğusunda yer alan Orta Doğu bölgesinin Arap nüfusu ,İslamın dünyaya yayılması çizgisinde zamanla Akdeniz kıyılarına yayılmıştır . Bu gibi gelişmeler sonrasında Akdeniz’in batısında yer alan İberik yarım adasına kadar giden Araplar , bu yarımadanın tam ortasında Endülüs Emevi devletini de kurarak , Avrupa tarihinde de İslam dini ile birlikte Arapların yer almasını , İspanya’da geçirdikleri yedi yüzyıllık devlet olma durumu ile gerçekleştirmişlerdir .

Orta Doğunun çeşitli ülkelerinde yüzlerce yıldır yaşayan Araplar , bazan devlet olma şansını yakalamışlar , bazan da dağınık topluluklar olarak Orta Doğu bölgesinin çeşitli yerlerinde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmışlardır . İslam öncesinde Yahudilik ve Hrıstıyanlık gibi tek tanrılı dinlerin etkisi altında kalan Araplar , İslamiyetin kutsal topraklarda ortaya çıkmasıyla birlikte hızla bu yeni dinin çatısı altında bir araya gelmişler ve oluşturdukları askeri birlikler ile dünyanın merkezi coğrafyasında Müslümanlığın taşıyıcısı olmuşlardır . Milattan önceki dönemlerde ilkel ve tek tanrılı dinlerin etkisiyle bölge halkları ile birlikte yaşamlarını sürdüren Araplar, sonraki dönemlerde hem bölgenin hem de İslam dininin temsilcileri olarak etkinlik kazanmışlardır . İslamiyet sonrasında Arapların başına geçen Emeviler ve Abbasiler kendi adları ile ifade edilen büyük imparatorluklarını kurduktan sonra , egemenlik altına aldıkları ülkelerin insan topluluklarının Müslümanlığı kabül etmesinde önemli roller oynamışlardır . Bir çok din adamının eserleri incelendiğinde İslamın ve Arapların gelişimi birlikte ele alınmaktadır .Arapların Orta Doğu’da başlayan İslamiyet misyonu batıda İspanya’ya kadar gittiği gibi, doğuda da güney Asya ülkeleri üzerinden Çin seddine kadar olan geniş bölgelerde yayılma şansını elde etmiştir. Kuzeyde Rusya toprakları ile doğuda Malezya’ya kadar İslamın yayılmasında Araplar’ın önemli taşıyıcı rolleri olmuştur .

Merkezi coğrafya da Arapların hükümranlığı bölgeye Türklerin gelmesine kadar devam etmiş ama Selçukluların onuncu yüzyılda Horasan bölgesinden kalkıp gelerek bugünkü İran ,Irak ,Suriye ,Azerbaycan ve Anadolu’ya yerleşmeleri üzerine bölgede bir Türk egemenliği dönemi başlamıştır . Çok kısa bir zaman dilimi içinde bölgeye yayılan Selçuklular , hem İslam dini ile tanışarak bu dinin çatısı altına girmişler hem de büyük bir İmparatorluk kurarak Orta Doğu alanının yeni egemen gücü konumuna gelmişlerdir . Gazneliler ve Karahanlıların da kurmuş olduğu Türk devletleri de Selçuklu dönemi öncesinde Türklerin İslamiyete girişinin ön hazırlıklarını sağlamış ve daha sonraki aşamada da merkezi alanda İslamiyetin önde gelen bir din haline gelmesinde ,Türkler üzerlerine düşen sorumlulukla hareket ederek tarihin başka bir yönde ilerlemesine katkıda bulunmuşlardır . Asya’dan gelerek Türkleri arkadan vuran Moğol istilası olumsuz gibi gelişmeler sonucunda ,Selçuklu hegemonyası Orta Doğu’da uzun süreli bir egemenlik kuramamış ve birkaç yüzyıllık gelişmeler sonucunda Selçuklu devleti dörde bölünerek dağılırken , bu Türk imparatorluğunun yerini Selçuklu sonrasında kurulmuş olan Osmanlı Beyliğinin oluşturduğu bir başka Türk İmparatorluğu almıştır . Orta Doğu’nun kuzey bölgesinde yaşamakta olan Türkler din değiştirdikten sonra , İslamiyetin kuzey kolunu oluşturmuşlardır . Onuncu yüzyılda göçler yolu ile merkezi alana gelen Türkler dünyanın ortasının yeni egemen gücü konumuna gelerek, Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altına giren bütün Orta Doğu bölgesini yönetmişlerdir . On üçüncü yüzyılın başlarında tarih sahnesine çıkmış olan Osmanlı devleti Orta Doğu ile birlikte , Kafkasya , Karadeniz , Balkanlar ,Ege ,Orta Doğu bölgeleri ile birlikte Kuzey Afrika bölgesini de sınırları içerisine katarak ,on milyon kilometrekarelik bir alanda dünyanın merkezi imparatorluğunu yedi yüzyıl boyunca ayakta tutabilmişlerdir . Selçuklu döneminde Türkler ile Araplar zaman zaman karşı karşıya gelmişler ama Osmanlı döneminde ise iki ayrı millet kökeninden gelmelerine rağmen tek bir imparatorluğun çatısı altında birlikte bir yaşam düzenini kurarak ortak bir yaşam düzenini uzun uzunca bir dönem sürdürmüşlerdir .

Osmanlı İmparatorluğunun yirminci yüzyılın başlarında Birinci Dünya Savaşı sayesinde dağılması yüzünden Türkler ile Arapların ortak düzeni bozulmuştur . Anadolu’da bir Türk devleti Türk milliyetçiliğinin desteği ile kurulurken , Osmanlı yönetiminde gelişmiş olan Arapların yaşam düzeni Türkler’den ayrılmıştır . Balkan savaşları sonucunda yıkılma noktasına gelmiş olan Osmanlı’nın son büyük padişahı olarak , Abdülhamit imparatorluğu Araplar ile Türklerin bir İslam devleti çatısı altında yeniden bir araya gelmesiyle sürdürmek istemiş ama İngiltere’nin araya girmesi üzerine Türklerin ve Arapların birlikte oluşturacağı ortak İslam devleti projesi çöküntüye uğramıştır . İngilizler Türk milliyetçiliğini kışkırtarak Anadolu yarımadası üzerinde bir Türk devleti kurulmasını dolaylı yollardan desteklerken , öte yandan Arap milliyetçiliğini de destekleyerek Abdülhamit’in Şam merkezli kuracağı büyük İslam devletini Anadolu yarım adası ile Arap yarımadasını birbirlerinden ayırarak önlemiştir. İngiliz emperyalizmi tarafından Türkiye -Suriye sınırı aslında bir Türk-Arap sınırı olarak düşünülmüştür . Üç yarımadadan oluşan Osmanlı İmparatorluğunun Balkan yarımadasının ayrılması üzerine çöküşe geçmesi üzerine , Abdülhamit geride kalan iki yarım ada üzerinde Türk ve Arapların dayanışmasıyla bir merkezi İslam devleti oluşturmak isterken , Büyük Britanya İmparatorluğu Osmanlı sonrası dönemde merkezi alana egemen olmak için , Türk ve Arapların böylesine bir birliktelik oluşturmasını istememiş ve iki milliyetçilik akımını birbirlerine karşı kışkırtarak birleşmeyi önlemeye çalışmıştır .

Osmanlı devletinin ana unsuru olan Türkler, kuzey Müslümanları olarak Orta Doğu’dan dışlanırlarken , Orta Doğunun Arap nüfusu cetvel ile çizilen sınırlar üzerinden bazı yapay devletlere bölünmüşlerdir . Arap yarımadasını öncelikle güney ve kuzey olarak bölen İngiliz emperyalizmi ,Mezopotamya bölgesinde Irak adı ile bilinen ayrı bir Arap devleti oluşturmuş , bu devletin Akdeniz ile bağlantısını kesmek üzere de yarımadanın kuzey batısında bir de Suriye adı ile başka bir devlet oluşumuna destek vermişlerdir . Üç büyük tek tanrılı dinin sahneye çıkmış olduğu Filistin bölgesinin haritası çizilirken , Lübnan Suriye için , Ürdün ise Irak için birer tampon küçük devletçikler olarak yaratılmış ve böylece Filistin bölgesi güvence altına alınarak , gelecekte Yahudilerin bu bölgeye dönerek yeniden kendi devletlerini iki bin yıl sonra kurabilmelerinin önü açılmıştır .Suriye’nin üstünde kalan Anadolu yarımadası Türkiye Cumhuriyetine dönüşürken , Orta Doğu’nun bir çok bölgesinden Türk asıllı topluluklar göç ederek yeni Türk devletinin vatandaşları olabilmek amacıyla bugün olduğu gibi o zaman da Anadolu yarımadasına göç etmişlerdir . Buna karşılık , Osmanlı döneminden kalma Arap topluluklarının da Anadolu yarımadasını terk ederek Arapların ülkesi olarak ilan edilmiş olan topraklara göç etmeleri de yeni uluslararası düzen tarafından desteklenmiştir . Böylece bir imparatorluk sonrası dönemde ulus devletler çağı Orta Doğu’ya getirilirken , Türkler ve Araplar ortak devlet çatısı altında yaşamak gibi eski bir statüden uzaklaşmışlardır . Lozan Antlaşması sonrasında Türkiye’nin sınırları belirlenirken ,Türkler ve Arapların hangi devletin vatandaşları olacağı konusunda bir altı aylık karar verme ve geçiş süresi tanınarak bu süreç tamamlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortak devletleri ellerinden alınan Türkler ve Araplar ayrı devletler halinde yeni dünya haritası üzerinde ortaya çıkarlarken, yeni komşular olarak hareket etmesini öğrenmişler ve bu doğrultuda ikili ilişkileri geliştirerek , Orta Doğu bölgesinde gündeme gelen batı emperyalizmi döneminin sorunlarını birlikte aşabilmenin yollarını aramışlardır . Yirminci yüzyıl Orta Doğu tarihi incelendiği zaman Arap yarımadasının parçalanmasıyla oluşturulan yeni Arap devletleri ile bölgede Türklerin devleti olarak Türkiye Cumhuriyetinin karşılıklı olarak oluşturdukları komşuluk ve dayanışma ilişkilerinin önem kazandığı görülmektedir . Yeni dönemde Türk-Arap ilişkilerinin artması ve bu doğrultuda bölge devletleri arasında her türlü emperyal müdahaleye karşı ortak direnişin örgütlenmesini önlemek üzere, batı blokunun önde gelen büyük devletleri merkezi alana müdahale ederek ,eskisi gibi bir Türk-Arap dayanışmasının ortaya çıkmasını önlemek için çaba göstermişlerdir .Bu doğrultuda eski Osmanlı bölgesinde yeni kurulan ulus devletlerin Türkiye ile birlikte bölgesel pakt oluşturmasını önleyerek , Türk devletini Arap sınırında yer alan komşu devletler olan güneydeki sınır komşuları ile karşı karşıya getirmek ana amaçları olmuştur .

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında bölgedeki en önemli gelişme iki bin yıllık bir tarih sonrasında üçüncü kez bir Yahudi devletinin kurulmasıdır . Birinci Dünya Savaşının galibi olan İngiltere aslında bu bölgede yeni bir Yahudi devleti ile karşı karşıya gelmek istemediği için Siyonist lobilerin ısrar ve baskılarına karşı direnirken , ikinci dünya savaşının gündeme gelmesi ve bu savaşı Yahudilerin yönetiminde bulunduğu Amerika Birleşik Devletlerinin kazanması üzerine , Yirminci yüzyılın ortalarında bir Yahudi devleti olarak İsrail’in üçüncü kez kurulabilmesi için elverişli bir ortam doğuyordu . Filistin gibi küçük bir alanda yeniden bir Yahudi devletinin ilan edilmesi üzerine, Orta Doğu yeniden bir karışıklık dönemine sürükleniyor ve Arap-İsrail savaşları bu küçük devletin kurulmasıyla birlikte başlayarak yirmi birinci yüzyılın başlarına kadar devam ediyordu . Arapların bütünüyle kendi vatanları olarak gördükleri Arap yarımadasının tam ortasına bir başka din mensupları olarak Yahudilerin gelip ayrı bir devlet kurmasını, bölgedeki Arap devletlerinin hiç biri benimsememiş ve bu yüzden , İsrail’in kurulması üzerine bölge bir savaş bataklığı alanına hızla dönmüştür . İsrail uluslararası hukuka aykırı bir biçimde kurulduktan sonra, sınırlarını resmen ilan etmemiş ve sürekli olarak ülkesini genişletme doğrultusunda her fırsatta savaşlar çıkartarak , batı dünyasının zengin Siyonist lobilerinin desteği ile bu küçük devletin gelecekte bütün orta dünyaya egemen olabilecek Büyük İsrail İmparatorluğuna ya da Federasyonuna dönüşebilmesi için siyasal konjonktür giderek tırmandırılmıştır . Tarihsel olarak yarım yüzyılı çoktan geride bırakan İsrail deneyinin bölgeye barış yerine savaş getirmesi , hem üçüncü dünya savaşı ihtimallerini hem de kutsal kitaplar üzerinden kıyamet senaryolarını güncelleştirmiştir . Kutsal kitaplar kaynak gösterilerek , Tanrının kıyamet senaryolarına alet edilmek istenmesi , üç büyük dinin eskisi gibi dinler arası savaş senaryolarına doğru yeniden sürüklenmeye zorlanması gibi durumlar Orta Doğu’daki savaş senaryolarını bir kaç misli artırarak bugünün kaotik gelişme ortamını yaratmıştır .

Bugünün dünyasında Orta Doğu denilince akla hemen İsrail gelmekte , batının zengin ülkelerinde güçlü konumlarda olan Yahudi lobilerinin denetimi altındaki uluslararası medya ve basın organlarının yaptıkları yayınlar doğrultusunda ,Orta Doğu sorunu meselesi gelip Yahudi devletine takılmaktadır. Batı dünyasının entelektüel kesimleri merkezi coğrafyaya batıdan bakınca ,milyonlarca Arap insanını bir yana bırakarak İsrail’den başka bir şey görememektedir . Siyonist kesimlerin gözünü boyamış olan Büyük İsrail hülyasının giderek etkinliğini artırması yüzünden, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Yahudilerin geleceğini Siyonist plan ile bir araya getirme gibi yeni bir durum ortaya çıkmaktadır . Kendi iç yapısı nedeniyle son derece karışık bir görünüm veren Orta Doğu haritasının, İsrail’in sınırlarının belirsizliği yüzünden sürekli olarak bir sorun konumunda kalması ve bu bölgedeki her sorunun giderek büyüme göstermesinin ana nedenidir . İki bin yıl önce ülkelerinden sürülen Yahudilerin bu kadar uzun zaman sonra tekrar bölgeye dönerek devlet kurmaları ve bu devlet üzerinden de merkezi coğrafyanın tamamına sahip çıkmak istemeleri bugünün dünyasında eski sorunları devam ettirdiği gibi beraberinde yeni sorunların da ortaya çıkmasına neden olmaktadır . Bu yüzden bölge giderek bir sorunlar yumağı görünümü kazanmaktadır . Bölge devletlerinde yaşayan Yahudilerin yanı sıra büyük devletlerde varlıklarını sürdüren diğer Yahudi kesimlerin güçlü bir lobicilik yaparak dünyaya egemen olmaya çalışmaları , beraberinde bir çok karmaşık konuyu gündeme getirdiği gibi ,var olan sorunlarında giderek karmaşık bir hale gelmesi içinden çıkılmaz bir kaos ortamının bu bölgede devreye girmesine yardımcı olmaktadırlar . İsrail sorunu giderek bir Orta Doğu sorunu olmaktan çıkarak uluslararası bir sorun haline gelirken , dünyanın dört bir yanında yaşayan tüm Yahudiler de, bu ana sorunun tarafı konumuna gelerek ,bugünün devlet yapılarının karşısına dev bir yapıda İsrail olgusunu öne çıkarmaktadırlar . İsrail konusunun bu kadar büyüyerek dünyanın gündemine oturması üzerine , uluslararası konjonktür değişiklik göstermekte ve içinden çıkılmaz ilişkiler yumağı halinde devletler arası ilişkiler bir kaotik ortama doğru hızla sürüklenmektedir .

Geçmişten gelen son derece karışık İsrail sorununa paralel bir doğrultuda bölgedeki zengin petrol ve diğer enerji kaynaklarının belirginlik kazanmaları nedeniyle emperyal güçlerin acil müdahaleleri birbirini izleyerek , bölgede var olan sıcak çatışma ortamının giderek savaşa dönüşmesini beraberinde getirmiştir . İsrail’i çevreleyen haritada birden fazla Arap devletinin bulunması , Suriye ve Irak gibi Lübnan ile Ürdün’ün de bölge devletleri olarak öne çıkmaları yol açmakta ve Yahudi devleti her fırsatta sınır komşusu olan bu Arap devletleri ile karşı karşıya kalmaktadır . İkinci dünya savaşı sonrasında İsrail’in kurulmasıyla birlikte bölgedeki bütün Arap ülkeleri Yahudi devleti ile savaşlara girmek zorunda kalmıştır .ABD sayesinde en yüksek teknolojileri kullanan Siyonist devlet Araplar ile girdiği her savaşı kazanınca , sürekli kaybeden taraf olarak Araplar birleşme ihtiyacı duyarak Orta Doğu ‘da Birleşik Arap Cumhuriyeti kurmaya kalkışmışlardır .Mısır ve Suriye’nin bir araya gelerek ilan etmiş olduğu bu yeni devlet Irak, Ürdün ve Lübnan gibi Arap ülkelerinin girmemesi üzerine havada kalmış ve bir süre sonra da böyle bir adımdan vazgeçilmek zorunda kalınmıştır . Arap devletleri , sömürgelik sonrasında bağımsız devlet yapılanmasına kavuşurken ortaya mezhepler , tarikatlar ve hanedanlar girmiş ve bunların bir türlü bir araya gelememesi yüzünden, Birleşik Arap Cumhuriyeti gibi bir büyük devlet Orta Doğu’da kurulamamıştır . Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın en büyük hayali olan Arap Birliği’nin bölgesel bir devlet olarak ortaya çıkmasını batılı gizli servisler ile İsrail lobileri engellemişlerdir . ABD’nin sonradan idam ettirdiği Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin Irak’ın başına bir darbe ile geçerken Birleşik Arap Cumhuriyeti oluşumuna karşı çıkmıştır . Daha sonraları ise gerçekleri görerek Arap milliyetçiliğine yönelen Saddam Hüseyin’i ABD ve İsrail ikilisi iktidardan indirerek Mezopotamyayı bir sürekli savaş alanına çevirmişlerdir . Başlangıçta böylesine büyük bir Arap devletinin kurulmasını ABD baskısı yüzünden önleyen Saddam Hüseyin bu hatasının faturasını idam olarak ödemek zorunda kalmıştır .

Orta Doğu’nun bütün alanlarını kapsayan bir büyük Arap devletinin oluşturulmasını batı emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi engelleyerek küçük İsrail ‘in Büyük İsrail’e dönüşmesini sağlayacak Siyonist oluşumun önünü açık bırakmışlardır . Arap devletlerinin birleşerek bir büyük ordu kuramaması yüzünden, küçük Yahudi devleti batıdan aldığı desteklerle her zaman savaşlardan başarı ile çıkmış ve geleceğe yönelik bölgesel imparatorluk planlarını geliştirmek için çaba göstermiştir . Güçlü bir bölgesel devlet kuramayan Araplar , bu boşluğu gidermek üzere uluslararası alanda etkili olmak üzere Arap Birliği adı altında bir bölgesel örgüt kurarak Arap dünyasının çıkarlarını korumak üzere yeni bir yapılanmaya girmişlerdir . Her biri Orta Doğu bölgesinin farklı yerinde bulunan Arap ülkeleri böyle bir uluslararası örgütün çatısı altında birleşerek ortak çıkarlarını mezhep, tarikat, hanedan, siyasi parti ve devlet çekişmeleri yüzünden gerçekleştirememişlerdir . Bölgesel bir devleti İsrail’e karşı oluşturamayan Araplar bu boşluğu doldurmak üzere Arap Birliğine bağlı yeni örgütlenmelere gitmişler ve bu doğrultuda ekonomi ,sosyal ,kültürel gibi alanlarda Arap Birliği’ne bağlı çalışacak bazı yan örgütleri oluşturarak, yeni etkinlikler kazanabilmenin arayışı içinde olmuşlardır . İslam Kalkınma Bankası ,İslam Ekonomi Kurumu bu doğrultuda kurularak Arap nüfusun yoğun olduğu Körfez bölgesi merkezli olarak çalışma yaşamına katılmışlardır . Bu gibi ortak kuruluşların oluşturulması bile Arapları bir araya getirememiş, tek bir büyük devlet gibi hareket edemeyen Araplar her zaman için Batının emperyal devletleri ile İsrail karşısında güçsüz kalarak kaybetmişlerdir . İsrail ile yürütülen bölgesel savaşlarda bile bir araya gelerek ortak hareket edemeyen Arap devletleri , iç çekişmeler ve dağınıklık yüzünden her zaman kaybetmekten bir türlü kurtulamamışlardır . Arapların içine giren batılı ajanlar da var olan ayrılıkları her zaman körükleyerek batılı emperyal ülkelere hizmet ettikçe , gerçek bir Arap birliği hiçbir zaman söz konusu olamamıştır .Batılı gizli servisler Orta Doğu ülkelerinde cirit atarken , Arap devletleri her türlü provakasyona alet olmaktan kurtulamayarak birbirleriyle uğraşmaktan ya da çekişmekten bir türlü uzaklaşamamışlardır . İslamiyetin ilk dönemlerinde başlayan Abbasi-Emevi ayrılığının izleri daha sonraki dönemlerde bir türlü silinemeyince, bu ayrılık zamanla her alanda farklılıklar ve çatışmalar yaratmıştır.

Türkiye , Arap dünyasının egemen olduğu Orta Doğu’ya , Türk olduğu için uzak ama bölgenin içinde Araplara komşu bir ülke olduğu için yakın bir konuma sahip bulunmaktadır . Bu nedenle Türkiye hem Orta Doğunun içinde hem de dışında bulunan bir devlet görünümüne sahiptir . Yıllar geçtikçe ve olaylar ortaya çıktıkça , Türkiye Orta Doğu gelişmelerine bazan uzak kalmakta bazan da hiç beklenmedik bir anda kendisini siyasal gelişmelerin tam ortasında bulabilmektedir . Bu nedenle , Türkiye siyasal gelişmelere göre hareket etme serbestisini kendisinde görmekte ama kalıcı bir bölge siyasetini oluşturamadığı için de beklenmedik durumlar ile de karşı karşıya kalabilmektedir . Türkiye ve Orta Doğu tarihi birlikte ele alındığında bu gibi bir çok gelişmenin örnekleri ortaya çıkmaktadır . Bölge nüfusunun dörtte üçünü oluşturan Arapların tek bir temsilcisi olmaması sorunları çözümsüz bırakmaktadır . Bölünmüş Arap dünyasında yer alan devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda başka yönlere doğru hareket etmeleri yüzünden karşısında Arap dünyasını temsil eden tek bir güçlü makam bulamayan Türk diplomasisi , Arap devletlerinin bütününü dikkate alarak devletler arası çekişmeler ile farklı davranış biçimlerini hesap ederek davranmak zorunda kalmıştır . Özellikle siyasal bunalım dönemlerinde bu durumdan kurtulmak için yeni yollar denemek zorunda kalan Türkiye , Arap bütünlüğünü bir yana bırakarak her Arap devletini birbirinden ayırarak muhatap olma yolunu bilinçli bir biçimde tercih etmiştir . Türk diplomasisi , Orta Doğu sorunları üzerinde çalışırken , bölgeye has özel durumların dikkate alınmasına her zaman için öncelik vermek zorunda kalmıştır .

Anadolu yarım adasını Arap yarımadasından ayıran Türkiye-Suriye sınır hattı aynı zamanda Türkler ve Araplar arasındaki sınır hattı olarak belirlendiği için , Türkiye her zaman bu durumu dikkate alarak hareket etmiştir . Osmanlı sonrasında bölgeye gelen Britanya emperyalizmi yeni bir Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaşmamak için, her zaman Türkler ile Araplar arasına mesafe koymaya ve bu iki grup insanın yaşadıkları ülkelere göre farklı siyasetler geliştirmeye dikkat etmiştir . Batı bloku bu bölgede yeni bir düzen kurarken, oluşturulan farklı devletlere birbirinden ayrı siyasal rejimlerin getirilmesine çalışmıştır .Emperyalistler , Sünnilerin çoğunlukta olduğu ülkeye Şii yönetimi , Şiilerin çoğunlukta olduğu ülkeye ise Sünni yönetimi getirerek , bölgedeki devletlerin kendi halklarından ya da toplumlarından kopuk kalmasına , tabansız yönetimlerin işbaşına gelmesine ve bunların sosyal desteğe sahip olmasının önlenerek tavanda bırakılmalarına, böl ve yönet ilkesi doğrultusunda öncelik verilmiştir .Özellikle Baas partisinin Arap milliyetçiliği doğrultusunda bir Arap birliği oluşturmasına karşı çıkılmış ve bölgedeki Şii-Sünni farklılıklarının bölgesel bir bütünleşmeye gitmemesi için çok çeşitli siyasetler devreye sokulmuştur. Lübnan diye bir tampon devlet Suriye’ye karşı kurulurken bölgedeki gayrimüslim nüfustan yararlanılmış , Ürdün diye bir tampon devlet Irak’a karşı oluşturulurken Kafkasya’dan getirilen Çerkez nüfus bu yapay ülkeye halk topluluğu olarak monte edilmeye çalışılmıştır. Ürdün ve Lübnan sahte devletler olarak yeni haritada konumlandırılırken, bir büyük Arap birliği dayanışmasının Filistin ülkesinde yeni kurulan İsrail’i hedef alması önlenmeye çalışılmıştır . Nüfus çoğunluğu Çerkez olan Ürdün , İngiltere’ye yakın bir yol izlerken , eski bir Fransız sömürgesi olan Lübnan da gene Fransa’nın yolundan gitmekte böylece İsrail için oluşturulan iki tampon devlet olarak bir araya gelmelerinin ve ortak bir politika izlemelerinin önü kesilmektedir . Fransa bölgeye girerken Lübnan’ı giriş kapısı olarak görmekte , İngiltere ise bölge haritasının çizicisi olarak Ürdün kapısından Orta Doğu’ya yönelen manevralarını uygulama alanına getirmektedir . İsrail ise her zaman için Amerika’nın Orta Doğu eyaleti biçiminde hareket etmektedir. ABD’den kalkan uçakların en çok gittiği ülke konumuna sahip olan İsrail , ABD için bölgeye giriş kapısı konumundadır . ABD diplomasisinin merkezi konumundaki bu küçük ülke kendisini çevreleyen Arap baskısına karşı ,Amerika’yı her zaman için kurtarıcı görmekte ve bu doğrultuda Amerikan devletinin bölge üzerindeki siyasetlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilme doğrultusunda adımlarını atmaktadır .Bu durumda İsrail yerine ABD Arap ülkeleriyle muhatap olmaktadır .

Orta Doğu’da İsrail’e karşı Arap Birliği kurulamadığı gibi , uluslarası alanda etkinliklerde bulunan Arap Birliği örgütü de , Arap çıkarlarını doğru dürüst koruyamamaktadır . Hemen hemen her sene toplanan Arap Birliği zirvelerinde bu yüzden etkili kararlar alınamamakta ve bu nedenle de istendiği gibi çalışamamaktadır . İslamın mezhepleri içinde bölünen Arapların toparlanabilmesi açısından Arap milliyetçiliği de yeterince etkin olamamıştır . Dinin siyasetten ayrılması noktasında tam bir belirginlik sağlanamayınca Türk milliyetçilerinin gerçekleştirdiği laik devlet düzenini hiçbir Arap ülkesi kendi toprakları üzerinde bir siyasal düzen olarak kuramamıştır . Milliyetçilik akımı İslamiyet’ten sonra Arapların düşüncelerini en fazla etkileyen oluşum olmasına rağmen , ülke farklılıkları yüzünden güçlü bir Arap milliyetçiliğinin merkezi alanda gerçekleşmesi mümkün olamamıştır . Baascılık bugün yıkılmak istenen Irak ve Suriye devletlerinin yönetiminde etkin olurken ,bir İslamiyet-Milliyetçilik ve Sosyalizm sentezi oluşturulmaya çalışılmış ama mezhep farklılıkları yüzünden bu deneyimin geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşması önlenmiştir . Arap dünyasında ilk çökertilen rejimlerin Baas partileri düzenine sahip olan Irak ve Suriye’de gerçekleşmesi böylesine bir sentezin ortaya çıkmadığının en önemli kanıtı olmuştur . Bu durumda , İslamiyetin çatısı altında bir araya gelemeyen Arapların güçlü bir milliyetçilik akımının çatısı altında da toparlanamadıklarını gözler önüne sermektedir . Pan-Slavizm , Pan Cermenizm ya da Pan-Türkizm gibi aynı kökten gelen bir ülkeler arası dayanışma düzenini ,Araplar Pan-Arabizm çizgisinde gerçekleştirememişlerdir . Arap dili ve bu dilin çevresinde gelişen Arap kültürü de bir büyük Arap birliğinin oluşumu açısından yeterli olamamıştır . Arap asıllı liderler kendi vatandaşlarının çıkarlarının ötesinde , tüm Arap dünyasının sorunlarını çözmeye dönük bir bölgesel tavrı geliştiremediği için de Arap milliyetçiliği cılız kalmıştır .Nasır , Saddam ve Kaddafi gibi Arap devletleri başkanları tüm Arap dünyası için milliyetçiliğe kalkıştıkları zaman yalnız kalmışlar ve emperyalizmin baskıları ile iktidardan uzaklaştırılmışlardır .

Arap ülkelerinin topraklarının altında uzayıp giden enerji kaynakları bu ülkelerin bazılarını çok zengin yapmış ama bazılarının da geride kalarak yoksullaşmalarına neden olmuştur . Batının zengin ülkeleri Arapların elinde birikmiş olan petro-dolarları geri çekebilmek için silah satışı senaryosunu her zaman için ön planda tutmuştur . Söz dinlemeyen , İran ,Mısır,Irak,Libya ve Arabistan gibi ülkelerde halk kitleleri isyanlara kışkırtılarak ve bu gibi devletlerin elinde uluslararası bankacılık sisteminde birikmiş olan para hesaplarına el konularak birikmiş paralar geri alınmıştır .İran şahı bağımsız politikalara yönelince İslam devrimi batı emperyalizmince hazırlanmıştır . Nasır,Saddam ve Kaddafi batı insiyatifine karşı çıkarak direnince halk isyanları üzerinden bu liderlerin tasfiyeleri gerçekleştirilmiştir . Petrol ve doğal gaz rezervleri batı emperyalizmini bu ülkelerin üzerine çekerken Araplar baskı altında kalmışlar ve bu doğrultuda bir çok ayaklanma senaryolarına alet olma noktasına düşmüşlerdir. En son olarak devreye giren Arap Baharı olayları gene batılı gizli servislerin provakasyonları ile gündeme gelmiş ve Arap dünyasını bir kez daha iç karışıklıklara mahkum ederek çok büyük zararlar vermiştir .Orta Doğu bölgesinde İsrail’in büyük bir bölgesel imparatorluk oluşturma planları gerçekleşemeyince , Yahudi devleti iki bin yıl önce kendisini yok eden Roma İmparatorluğu gibi davranarak bir Akdeniz hegemonyası arayışına girmiştir . Bu plan çerçevesinde Roma kentinin yerini Kudüs alacak ve tıpkı Roma devletinde olduğu gibi bütün Akdeniz kıyıları , Kudüs merkezli yeni imparatorluğun sınırları içerisinde yer alarak , karada gerçekleştirilemeyen Siyonist imparatorluğun merkezi denizin kıyılarında gerçekleştirilmesi operasyonuna katkı sağlayacaktı . Arap baharı Tunus gibi bir Arap ülkesinde başlıyor ve kısa zamanda dilimi içinde bütün Arap dünyasına yayılarak yerleşik devletler düzenini bozuyordu . Burada istenen yeni olgu , sivil ayaklanmalarla Arap devletlerin çökmesi ve giderek parçalanmasıydı . Tunus’ta yabancı gizli servisler aracılığı ile başlatılan olaylar zinciri Libya’da Kaddafi rejimini devirerek , Arap ülkelerinin Irak ve Suriye gibi parçalanmalarına giden yolu yeniden açıyordu .

Büyük İsrail’in Akdeniz kıyılarında kurulması sürecinde Tunus ve Libya ile birlikte Mısır’da da Hrıstıyan Kıptiler üzerinden parçalanma olaylarının tırmanma göstermesi , Kuzey Afrika bölgesinin de aslında Orta Doğu bölgesinin güney kısmı olduğunu ortaya koymuştur . Bu doğrultuda olaylar daha sonraki aşamada Sudan ve Somali gibi ülkelere de sıçramış ,bu gidişin sonunda Sudan bölününce bu ülkenin güney bölgesinde yeni bir devlet İsrail’in kontrolü altında ilan edilmiştir . Daha önceleri aynı durum Habeşistan’da cereyan edince , bu ülkenin deniz kıyısındaki eyaleti olan Eritre bölgesi ayrı bir devlet olarak bağımsızlığını ilan etmiş ve İsrail Güney Sudan’da olduğu gibi bu ülkeye gelerek askeri üs kurmuştur . Orta Doğu’nun güneyi konumundaki Kuzey Afrika bölgesi uzun süren Osmanlı devletinin hegemonyası nedeniyle genel olarak Müslüman bir nüfusa sahip olduğu için,bu durum tam bir Orta Doğu hegemonyasına soyunan Siyonist devletin bölgenin güneyine de el atması gibi bir emperyal gelişmeyi gündeme getirmiştir. Fas’tan Malezya’ya kadar uzayıp giden Ekvator çizgisine paralel bir biçimde yan yana dizilen İslam ülkelerinin sınırlarının değiştirilmeye çalışılması ile birlikte gündeme gelen batı merkezli saldırı sürecinde ,Arap ülkeleri gene yalnız başlarına var olma mücadelesine sürüklenmişler ve bir türlü bir araya gelemedikleri için küresel emperyalizmin sınırları değiştirme görünümlü yeni saldırı ve parçalama senaryolarına karşı planlı ve örgütlü bir biçimde karşı çıkamamışlardır . Arapların dağınıklığı diğer Müslüman ülkelerde de görüldüğü için batılı ülkeler rahatça emperyalist saldırılarına devam ederek Arap topluluklarını iyice dağıtmışlardır .

Türkiye’nin Orta Doğu bölgesi ile ilişkileri hem İslamiyet üzerinden hem de Türk-Arap ilişkileri açısından ele alınmak durumundadır . Türkiye Cumhuriyetinin nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle, İslam ülkeleriyle yakınlaşma içinde olan Türkiye aynı zamanda Türk-Arap ilişkileri üzerinden komşuluk bağlantılarını geliştirerek ,Orta Doğu ülkeleri üzerinde etkin olabilmenin arayışı içinde olmuştur . Türk devleti ,Birinci Dünya Savaşı ve kuruluş yıllarından gelen bir çizgide Batı bloku ile yakınlaşma ve hesaplaşma ilişkileri içinde olduğu için kuruluş yılları döneminde Orta Doğu bölgesi ile yakından ilgilenme şansını elde edememiştir . Türkiye’nin Orta Doğu ile ilgilenmesi ikinci dünya savaşı öncesinde saldırılara karşı komşu ülkelerle dayanışma paktları kurmak biçiminde olmuştur . Balkan ve Sadabat Paktları kurulurken Türkiye sınır komşuları ile yakınlık içine girmeye çaba göstermiştir . Savaş sonrasındaki dönemde ABD’nin Orta Doğu bölgesine gelmesi , İsrail’in kurulması ve Türk devletinin Nato askeri paktına katılması ile Türkiye-Orta Doğu ilişkileri batı yönlendirmeli olarak başlamıştır . İncirlik üssünün kurulması İsrail’in korunması için Türkiye’nin devreye sokulması ile gerçekleşmiştir . ABD’nin bölgeye gelişi ve İsrail’in kurulması ile Türk dış politikasında da önemli bir değişiklik yaratmış ve Türk diplomasisi giderek Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm çizgisine doğru kayma göstermiştir . Daha önceleri kurulmuş olan Sovyetler Birliğinin getirdiği soğuk savaş ortamının güçler dengesi doğrultusunda oluşturulan Türkiye’nin merkezi konumuna uygun dış politika anlayışı geride kalmış ve yerini giderek Atlantikçilik ve Siyonizm aldıkça Türkiye daha çok Orta Doğu ülkelerine yönelik siyasi açılımlarda bir tür batı karakolu olarak Nato üzerinden kullanılmaya çalışılmıştır .Yeni dönemde Türkiye’nin giderek ABD ve İsrail ikilisinin dümen suyunda giden bir ülke konumuna gelmesiyle ,Araplar giderek Türkiye’den uzaklaşmışlar ve Türkiye’yi ABD-İsrail ikilisinin karakolu olarak görmüşlerdir . İsrail’i koruyacak bir üs olarak İncirlik tesisinin Türk topraklarında kurulmasını , Araplar arkadan vurulmak olarak açıklamışlar ve bu yüzden Türkiye’yi sorumlu görmüşlerdir .Cihan savaşları sonrasında batı hegemonyası altına girmekten kurtulamayan Türkiye , Atatürk’ün bağımsızlık çizgisinden batıya bağımlılık noktasına gelmiş ve bu yüzden de komşuları ile ilişkileri kopma noktalarına gelmiştir .

“ Ne Arabın yüzü ,ne de Şam’ın şekeri “ sözü ile Türkiye’de Arap düşmanlığı pazarlayan batı işbirlikçileri ve Siyonistler , Türkler ile Arapların arasını bozarak Türkiye’nin batının ileri karakolu bir yarı sömürge konumuna düşürülmesini sağlamışlardır .Bu arada Türkiye’yi İsrail’e yaklaştırmak çabaları ve İsrail’in kendi çıkarları doğrultusunda geliştirdiği Orta Doğu politikalarının uygulama alanına getirilmesi girişimlerinde, Türkiye’nin bölge ülkesi olarak kullanılması ,ya da batı blokunun çıkarları doğrultusunda bir taşeron devlet konumuna sürüklenmesi için Araplar aleyhinde ciddi bir propaganda yapılmıştır . Arap ülkeleri şeriatçılıkla suçlanırken , Türkiye’nin laik devlet rejimi dayanak noktası olarak kullanılmış ve bu durum giderek bir Arap düşmanlığı politikasına dönüştürülmüştür . Türkiye’nin güney komşusu olan Arap ülkeleri ile ilişkilerinin geliştirilmesi ve komşuluk ilişkileri üzerinden bir bölgesel dayanışma ittifakına yönelmesi ,sürekli olarak batıcı ve İsrailci lobiler tarafından Türkiye’nin iç politika sahnesinde engellenmeye çalışılmıştır . İngiltere,Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail üçlüsü Türkiye’yi İsrail’in çıkarları doğrultusunda bir batılı çizgide yönlendirmeye ağırlık vermiştir. Bu doğrultuda Türk devletinin iç politikası ile bölgeye yönelik diplomasisi dolaylı yollardan Siyonizm doğrultusunda manüple edilmeye çalışılmıştır . Uzaktan kumandalı batı emperyalizmi bölgedeki İsrail Siyonizmi ile işbirliği yaptıkça , bütün bölge ülkeleri ciddi anlamda tehdit rüzgarları ile karşılaşmış ve bu yüzden de Avrupa kıtasında olduğu gibi bir bölgesel güvenlik şemsiyesi oluşturulması gerçekleştirilememiştir . Soğuk savaş döneminde Türkiye’yi Bağdat paktı ile denetim altına almak isteyen batı emperyalizmi , Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ün zamanında oluşturduğu bölge ülkeleri dayanışma örgütü olan Cento’nun yeniden gündeme getirilmesine ısrarla karşı çıkmışlardır . Dünyanın en büylük savaşlarının ve çatışmaların yaşandığı bir coğrafya olarak Orta Doğu bölgesini elinde tutmak isteyen batı bloku , bölge ülkelerinin bir koruyucu şemsiye altında bir araya gelerek kendilerini güvence altına alacakları bir bölgesel işbirliği ve güvenlik örgütlenmesine hiçbir zaman izin vermemişlerdir . Bu tür bir gelişmeyi önlemek üzere de işlerine geldiği gibi bölge ülkeleri arasındaki sıcak çatışmaları körüklemeye devam etmişlerdir . Kendi yetiştirdikleri bazı kişileri siyaset sahnesine yönlendirerek , stratejik derinlik gibi aldatıcı kavramlar üzerinden Türkiye’nin güney komşuları olan Arap ülkeleri ile sıcak çatışmalara ve savaşlara girmesini açıktan desteklemişlerdir .

Birinci dünya savaşı sırasında İngilizlerin kışkırtmış olduğu Arap şeyhlerinin önderliğindeki Arap toplulukları , Osmanlı İmparatorluğunun kendi yarımadalarından çıkması doğrultusunda ortaya koyduğu direniş hareketlerini , Türklerin arkadan vurulması olarak gösteren batı işbirlikçisi mandacı çevreler bu noktadan hareket ederek büyük bir Türk düşmanlığının Arap ülkelerinde yaygın olduğu gibi bir görüntüyü kamuoyu önünde yükseltmektedirler . Şerif Hüseyin’in bir Arap krallığı peşinde koşması , bazı Arap şeyhlerinin Osmanlı yönetimine karşı isyan etmelerini gündeme getirdiği için Türkler ve Araplar yedi yüzyıl sonra yeniden karşı karşıya getirilmişlerdir . Osmanlı dönemini Türk emperyalizmi olarak gösteren Siyonist kesimler , Araplar’ı Türkiye’ye karşı bir araya getirerek yeni bir Osmanlı macerasına bölgenin sürüklenmesini önlemeye çalışıyorlardı . Türkiye ise , yeni kurulan bir devlet olarak ayakları üzerinde durmaya çalışırken , hem tarafsızlığını korumuş hem de ikinci dünya savaşı gibi hedefi belli olmayan bir büyük savaşa alet olmamak üzere uluslararası alana kendisini kapadığı bir iç düzene yönelme dönemine doğru yönelmiştir . Sovyetler Birliğinin varlığı merkezi coğrafyada bir doğu-batı dengesini ortaya çıkardığı için,Türkiye batıya yönelerek kendisini sosyalist sistemin baskılarından ya da işgal tehditlerinden kurtarmaya öncelik vermiştir. Sovyet tehdidi Türkiye ile birlikte bütün Arap dünyasını da hedeflediği için , Arap ülkeleri de batılı ülkeler ile yakınlaşarak böyle bir büyük gücün Asya’nın kuzeyinden Orta Doğu bölgesine doğru inmesini istemiyorlardı . Ne var ki , savaş sonrası dönemde olayların hızlı gelişmesi yüzünden yirminci yüzyılın tam ortalarında Irak’ta bir darbe yaptıran Sovyetler Birliği merkezi coğrafyaya resmen adımını atıyordu . Rusya’nın sosyalist sistem adına Orta Doğu’ya girmesiyle birlikte , Türkler ile Arapların arasını açmaya dönük bir emperyalist güç daha bölgede öne çıkıyordu . Rusya’nın Irak sonrasında Suriye’ye de müdahale etmesi ve kendisine yakın rejimleri bu iki ülke üzerinden bölgeye getirmesi ile birlikte Rus emperyalizmi de Orta Doğu’da batı emperyalizmine karşı çizgide devreye giriyordu .

Sovyetler Birliği ile sınır komşusu olan Türkiye aynı duruma Arap ülkeleri ile de ortak bir çizgi üzerinden sahip olduğu için , Türkiye’nin Arap dünyasına yönelik açılımlarında Rus hegemonyasının da etkileri olmuştur . Soğuk savaş yıllarında Türkiye ile Arap dünyasının arasına hem batı bloku hem de doğu bloku olarak Sovyetler Birliği giriyor ve bölgede geleceğe dönük bir Arap-Türk yakınlaşmasına gidebilecek tüm gelişmeleri önlüyorlardı . Türkiye’nin Nato üyesi olması da , batılı ülkeler açısından Türkleri Araplardan uzak tutmanın bir başka yolu olarak kullanılıyordu . Türkiye’yi batı emperyalizminin sözcüsü olarak gösteren bir çok senaryo batılı gizli servisler ve basın organları aracılığı kamuoyuna taşınarak, yapay bir Türk_Arap çekişmesi ortamı yaratılıyordu . Türkiye Nato üyesi olduktan sonra , batı bloku Türk devletini hem Ruslara karşı sınır karakolu hem de Araplara karşı askeri üs olarak kullanma yoluna gidiyordu . Bu durum Türkiye Cumhuriyetini sosyalist blok ile olduğu kadar Arap ve İslam dünyası ile de karşı karşıya getiriyordu . Sosyalist sistemin dinsizlik çizgisinde İslam dünyasına karşı durması , İsrail’i bölgede rahatlatıyor ve böylece Türkiye’de laik devlet modeli ile İslam dünyasına mesafeli kalırken, batı ile birlikte doğu blokuna yakın bir çizgiye yöneliyordu . Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Amerikan emperyalizmi Basra körfezine gelerek Irak ve Kuveyt bölgelerinde savaşı başlatıyordu . Bölgede meydana gelen otorite boşluğunun doldurulmasını Araplara bırakmak istemeyen ve Rusya gibi Asya güçlerinin merkezi alana inmesinin önüne geçmek isteyen Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ittifakı Irak sonrasında, Suriye, Libya, Yemen gibi Arap ülkelerini de savaş alanına dönüştürmesi üzerine, bütün Arap devletlerinin parçalanacağı yeni bir emperyalist süreç bölgeye dışarıdan dayatılıyordu. Bu aşamada, Türkiye, Siyonist ve emperyalist oyunlarda kullanılmaya çalışılmaktadır. Bir 3.dünya savaşı tehlikesini de beraberinde getiren bu gibi gelişmelere karşı,Türkiye bağımsız hareket etmeli ve bölge ülkeleriyle bir araya gelerek,Türk-Arap birlikteliği çizgisinde yeni bir dayanışma düzeninin temelleri atılmalıdır.